Eren Odabaşı
Avatar’ın izleyicide bıraktığı iz, boyutu filmi izlediğiniz perdenin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak artabilecek, bu yüzden de güvenilirliği tartışmalı bir tortu. Avatar öylesine yoğun ve uzun bir görsel-işitsel bombardıman ki, deneyim sona erdiğinde geriye kalanları bir araya getirip tam bir film elde etmek zor; etkileyiciliği su götürmez “tortularla” yetinmek gerekli. Süresi üç saate yaklaşan bir film olması bir yana, Avatar her sahnesinde tasarlanmışlığını izleyiciye anımsatmayı, kurduğu dünyanın benzersizliği ile hatırlanmayı hedef olarak belirlediği için perdede birbirini takip eden imgeleri tek izleyişte sindirmek pek olası değil. Filmi IMAX perdelerde izleyenlerin karşılarındaki epiği bütünüyle algılamaları ise neredeyse imkânsız. Üç boyutlu gözlüklerini takıp elinde dev boy popcornuyla salona gelen izleyicinin bu “kaybı” pek önemsemediği aşikâr; aslında Avatar gibi filmleri çekici kılan şey tam da bu altından kalkılamaz “büyüklük”; filmin yarattığı evrende kaybolabilme şansı. James Cameron’ın bu enginlik beklentisiyle nasıl oynadığına bakmak ilginç olabilir, zira Avatar’ın çoğu güçlü ve zayıf noktası, benzer tarzdaki diğer filmlerle yapılan boyut bazlı karşılaştırmalarda ortaya çıkıyor.
James Cameron filmlerinin en tuhaf yanı, anlatılan öykü ile öykünün anlatılış biçimi arasındaki bariz nicelik uyumsuzluğunun aslında niteliksel bir biçim-içerik uyumu oluşturarak bir kazanç sağlaması. Kuşkusuz Titanik’in (Titanic, 1997) çok bayat bir aşk öyküsü anlattığını, Aliens’ta (1986) yaratıkların sayısı artıp hikâye basitleştikçe ilk filmin anlatımındaki beklentiye dayalı etkinin düştüğünü ya da Avatar’daki bolca aksiyon-biraz romans mantığıyla işleyen hikâyenin tanıdık formülleri yinelemekten başka bir şey yapmadığını Cameron da en az izleyici ve eleştirmenler kadar iyi biliyor. Ama bu hafifleşme, Cameron’a görsel anlamda ustalıkla değerlendirdiği bir özgürlük alanı sağlıyor. Cameron filmlerinde, dakikalarca süren aksiyon sekansları, tüm detayları özenle kurulmuş olan alternatif dünyanın tasarımı, ses bandının doluluğu, özel efektlerin benzersizliği o kadar üst bir noktaya taşınmış ki öykülerin önemsizliği filmin takip edilebilir olmasını sağlayarak işlevsel hale geliyor. Aliens eğer Bıçak Sırtı (Blade Runner, 1982) kadar düşündürücü bir bilimkurgu olsaydı, Titanik tematik olarak da görsel ihtişamını destekleseydi, filmlerin izleyiciye ulaşmakta zorlanacağını, yapılış amacından uzaklaşacağını söylemek mümkün. Dolayısıyla Cameron filmlerinde öykünün küçüklüğünün biçimsel büyüklüğü desteklediğini, efektlerdeki sayısal artışın sadece bir tercih olarak kalıp dezavantaja dönüşmediğini savunabiliriz.
Avatar bu açıdan bakınca tipik ve sağlam bir James Cameron filmi. Kolayca fark edilen ve kalın çizgilerle belirginleştirilen çevreci mesaj, farklı gezegenlerden iki karakter arasındaki imkânsız aşk hikâyesine ve bilim kadını-maço asker çatışmasına paralel olarak veriliyor. Avatar’ı perdede izlemek yerine filmin senaryosunu okumakla yetinirseniz karşınıza arada bir didaktikleşen eski usul bir tür kırması çıkıyor. Zaten Avatar’ın formalist baskınlığıyla ancak bu sözel tanıdıklık sayesinde baş edebiliyorsunuz.
Bu tespitler Avatar’ın zaafları hanesine yazılmalı belki de, ancak filmin bu zaaflardan avantaj sağlamasını olası kılan önemli bir nokta var: Avatar tüm bu basitliğin son derece farkında ve basitliğini gururla açığa vurmaktan da çekinmiyor. Peter Jackson’ın King Kong’u (2005) gibi epik olmayan bir kaynaktan yola çıkıp bu küçüklükten utanarak çıkış noktasını yapay biçimde epikleştiren filmlerden ya da Kara Şövalye (The Dark Knight, 2008) gibi politik açılımları zengin epiklerden ayrı bir yerde duruyor Avatar. James Cameron hikâyenin iyi işleyen bir matematiğe sahip olmasının ve bir mit gibi çeşitli eklentilerle genişletilebilecek bir çıkış noktası oluşturmanın yeterli olduğunu biliyor. Avatar ile ilgili kurulan onlarca web sitesinin, hayranlar tarafından hızla kapsamlı bir Avatar külliyatı üretilmesinin de gösterdiği temel nokta, Cameron’ın çok iyi bir yazar olmasa da hikâye anlatmasını (ya da gereğinden fazla anlatmamasını) çok iyi bildiği. Cameron Avatar’da yıllar içinde gelişmesi muhtemel alternatif bir evren kurarken gerekli esleri veriyor ancak izleyiciye tanınan esnekliğin bir boşluk olmadığını da sürekli belli ediyor. Evrenin yaratılış süreci de Cameron’ın bütün ve tek bir filmden ziyade alternatif bir dünya kurmak istediğini gösteriyor: Yönetmenin 1970’lerde oluşturmaya başladığı Pandora ve Na’vi halkı ile ilgili bir senaryo yazması 1996’yı buluyor.1
ÖNEMSİZ CİDDİYET
İzleyici olarak Avatar karşısındaki konumumuzun bu noksan dünyaya çok iyi uyduğunu, film boyunca sık sık boyumuzun ölçüsünü alarak fark ediyoruz. Avatar’a DVD’de aksiyon içermeyen sahneleri ileri alınarak izlenecek bir eğlencelik muamelesi yapmaya kalkarsanız, isimlerin mitolojideki karşılıkları, James Cameron’ın filmin emperyalizme bakışını 60’lar kuşağına bağlayan sözleri2 gibi etkenler karşınıza dikiliyor. Ancak filmin geneline hakim olan naif “çevrecilikten” yola çıkıp günümüze dair ilginç sonuçlara ulaşmak da Avatar’ın güç bölgesinin dışına taşıyor. Avatar’ı besleyen çelişkilerden biri görkem ve basitlik üzerine kuruluyorsa, diğeri de hikâyenin ciddiyeti ve önemsizliği arasındaki zıtlıktan doğuyor. İnsanların kendi bedenlerini terk edip Pandora adlı dünyayı andıran bir gezegendeki yaşam formuna bürünebildikleri, esas vücutlarından çok daha güçlü ikinci bir bedene sahip olabildikleri, üstelik bir süre sonra bilinçli olarak yeni bedenlerini eski vücutlarına tercih ettikleri bir öyküyü kimlik arayışı, gerçekliği kabullenme/reddetme, bir topluluğa kendini kabul ettirme gibi derinleşebilecek temaları es geçerek anlatan bir film Avatar. Filmde, Pandora’nın Tanrı’sı diyebileceğimiz Eywa’nın anıları saklama yetisinin akla getirdiği bellek/geçmiş odaklı sorular da yanıtsız bırakılıyor. Eğer yine de derinlemesine ele alınan bir tema ararsanız karşınıza “aslında bizler doğanın bir parçasıyız, onu yok etmemeliyiz” fikri üzerine kurulmuş bildik çevreci mesajlar çıkıyor, insanın yok etme içgüdüsü ve gücü doğanın yapıcılığının karşısına konuyor; alttan alta Pandora’nın dünyadan çok da farklı olmadığı ve insan işgalinin bugünün dünyasında devam eden pek çok savaşı anımsattığı sezdiriliyor. Neredeyse didaktik olan bu metnin sonunda filmin ismi yeşil olarak perdeyi kaplıyor; hikâyenin kırılma noktaları dev bir ağacın yıkılmasına ve insan yapımı silahların yenemediği güçlü hayvanların harekete geçmesine denk düşüyor. Pandora halkı, ağaçlar arasına gerilmiş ağlarda uyuyup çok gerekmedikçe en tehlikeli hayvanları bile öldürmüyor. Hatta bazı yaratıkların vücutlarına saçları aracılığıyla kenetlenip kelimenin gerçek anlamıyla doğanın bir parçası haline geliyorlar.
DEMODE MODERN
Peki Avatar gerçekten de sinemasal bir devrim mi, sinemanın bundan sonra alacağı yolun habercisi mi? Bu şekilde pazarlanmasına rağmen Avatar eşsiz bir film ya da bir öncü değil. Baştan sona üç boyutlu çekilen, animasyon bölümler ile gerçek oyuncuların rol aldığı sahneleri harmanlayan, izleyicisini farklı gezegenlere götürüp sinema dışındaki medya formlarında büyüyen başka filmler de var. Ama yine de Avatar’ın Pandora’sının göz alıcı olduğunu, gezegenin renk skalasının ve geometrisinin tüm karmaşaya rağmen akılda kaldığını ve belki de ilk kez bir filmi üç ya da iki boyutlu izlemek arasındaki farkın bu kadar belirginleştiğini kabul etmek gerekli. Bu noktada Avatar’ı çekici kılan üçüncü bir uyumsuzluktan söz edilebilir; ev sinemasının giderek önem kazandığı, yan gelirlerin gişe rakamlarını solladığı, filmlerin mobil sistemlerde izlenebilmesinin amaçlandığı bir dönemde Avatar, en iddialı sinema salonlarının hakkını veremeyeceği bir görselliği her şeyin önüne koyuyor. Avatar’ı üç boyutlu izlemek filmi zenginleştirdiği kadar şimdilik kaçınılmaz olan iki boyutlu deneyimi de zayıflatıyor. Sinemanın teknik olanaklarını genişletip yeni olanın peşinde olduğu için övülen bir film, filmlerin sadece dev salonlarda, kalabalık izleyici gruplarıyla birlikte izlendiği eski günlere ait bir deneyimi yeniden canlandırmayı da kendi modernliği ölçüsünde başarıyor.
Film eleştirisinin bu soruyu ille de yanıtlamak zorunda olduğundan şüpheliyim ama “Avatar iyi bir film mi, neden?” gibi temel bir noktaya geri dönersem eğer, sorunun ilk kısmına gönül rahatlığıyla evet diyebilirim. Ancak bu ‘evet’in tek gerekçesi Avatar’ın birbirine zıt görünen kavramları şaşırtıcı şekilde kendi lehine kullanıp epik ve küçük arasında, derin ve sığ arasında, yeni ve eski arasında neredeyse haddinden fazla şık köprücükler kurması olmaz. Filmi korkutucu büyüklükte bir perdede izlerken salondaki diğer üç yüz kişinin film bittikten sonra Pandora’ya gitmeyi hayal edebileceğini ya da Jake ve Neytiri’nin kavuşmasını gerçekten istediğini fark ettim, sonra da bu insanlardan en azından bir kısmının Avatar’ı farklı yapan şeyler üzerine kafa yorduklarında ilgi çekici yanıtlar bulabileceklerini düşündüm. Sanırım bu birliktelik, bahsettiğim tüm çelişkilerden çok daha sağlam bir beğeni gerekçesi oluşturuyor.
notlar:
1 http://movies.nytimes.com/2009/12/18/movies/18avatar.html
2 http://www.nytimes.com/2009/12/13/movies/13avatar.html?_r=4&pagewanted=all