Altyazı
Ajanda
Makaleler
Söyleşiler
arsiv
Seminerler
Proje Ofisi

 


GÜNCEL

 

ZOMBİLER ADAMIZDA


ADA'NIN YÖNETMENLERİYLE SÖYLEŞİ

01 Şubat 2010 Pazartesi
Türkiye’nin ilk zombi filmi Ada: Zombilerin Düğünü bu ay vizyonda. Filmin yönetmenleri Talip Ertürk ve Murat Emir Eren’le ‘zombilere dair bilmeniz gereken her şey’i konuştuk.
 
SÖYLEŞİ: SENEM AYTAÇ, FIRAT YÜCEL
FOTOĞRAF: DERYA KOÇ
 
Zombi mefhumunu Türkiye’ye taşırken araştırmalarınıza nereden başladınız, mesela sinema tarihinin ilk zombi filmlerine baktınız mı?
Talip Ertürk: Bakmadık, çünkü Romero’ya kadar olan filmler bizim şu an zombi deyince anladığımız şeye karşılık gelmiyor. 1920’lerde White Zombie diye bir film var. Ama bu tür filmlerdekiler aslında hortlak. Ölmüş, büyüyle diriltiyorlar. Bizim anladığımız zombi Romero’da başlıyor. Ama ‘zombi’ lafı 1800’lerden beri var. İlk olarak Haiti’de ortaya çıkıyor. Orada vudu büyücülerinin kullandıkları bir kimyasal var. Onu bir adama içiriyorlar. Nabız sıfıra yakına düşüyor, nefes de öyle. Çok ince tetkikler yapmazsan fark edemiyorsun, adam ölü gibi bir anlamda. Ama sonra ilacın etkisi geçince normale dönüyor. Tabii, adam tabutun içinde uyanıp “çıkarın beni!” falan deyince dirilme gibi oluyor. Üç gün boyunca zayıf nabızla yaşayıp az nefes, az oksijen aldığın için bir tuhaflaşıyor da. O yüzden “eööö” diye geziyor herif köyün içinde. “A bu da zombi oldu,” diye takılıyorlar. Mesele oradan çıkıyor. Etimolojik kökeni de yürüyen ölü, dirilen ölü. Hindu yazıtlarında da öyle. İncil’deki Lazarus’a kadar giden bir şey. Ama o daha Tanrısal; gerçek bir karşılığı yok. Ama bakınca İncil’de bile zombi var yani: Lazarus.
 
Peki ilk olarak edebiyatta mı hikâyeleştiriliyor, yoksa filmlerde mi?
T.E.: Edebiyatta var önce, ama bizim anladığımız zombi hikâyesi değil onlar. Zaten sinemaya özgü bir şey zombi. Ben kara filmi de çok seviyorum, çünkü o da sinemaya özgü bir şey. Evet bir sürü şeyden besleniyor; edebiyattan, Alman ekspresyonizminden besleniyor ama sonuçta ortaya çıkan şeyin sadece sinemada karşılığı var. Zombi de öyle, o da efsanelerden, ondan bundan besleniyor; ama zombi dediğimiz şey sinemanın içine doğmuş, oradan öğrendiğimiz bir şey.
Murat Emir Eren: King Kong gibi bir şey yani.
 
Peki Romero zombi efsanesini tam olarak nereye taşıyor sizce?
T.E.: Onu toplumsal bir şeye çeviriyor. Herkes zombiye dönüştüğü zaman bu ‘insanlığın sonu’, ‘medeniyetin sonu’, ‘dünyanın sonu’na varıyor... Kıyamet öyküsünün evrilmesi zombiyle oluyor. Zombinin tek amacı şu: Besleneceğim ben. Başka hiçbir amacı yok. Gerçi şimdi Land of the Dead’de ilk defa organize oldular, bilinç geliştirdiler. Danny Boyle da çok farklı bir şey yaptı. Onun filmlerinde zombilik salgın hastalık gibi yayılıyor.
M.E.E.: Sonuçta zombi hikâyelerine dair “ilk şurda, ilk burda” diye kalıntılar toplamak mümkün tabii. Ama Ayastefanos’un Yıkılışı ne kadar ilk Türk filmiyse White Zombie de o kadar ilk zombi filmi. Çünkü benzer bir şey var içinde ama henüz formüle edilmemiş. İlk olarak Romero formüle ediyor.
 
Peki siz nasıl formüle ettiniz?
T.E.: Bizimki daha çok Danny Boyle’unkilere benziyor. Bulaşıyormuş gibi düşündük biz de. Bir de Danny Boyle’unkiler gibi hızlı hareket ediyorlar, bir cinnet halindeler. Romero’nunkiler koşmaz, öyle bir fark da var. İlk koşturan Danny Boyle oldu zombileri, olay oldu. Romero “adam ölmüş, nasıl koşsun? Koşmaya çalışırsa bacağı kopar,” diyor. Bizimkiler ise agresif ve koşuyorlar.
 
Niye öyle istediniz?
T.E.: Çünkü herif yirmi yaşında, fiziken yeterliliği var. Hasta olunca niye yavaşlıyor? O gene koşsun; ama teyze de koşamasın. Çünkü Danny Boyle’un filminde 300 kiloluk herif bile bir anda hayvan gibi fiziksel bir yeterliliğe sahip olmaya başlıyor hastalığı kapınca. Çünkü artık zombi gerginlik yaratan bir şey değil. Şimdi sinemada Testere’lere falan gelinmişken, böyle “öööö” diye sallanan bir şeyden korkmuyorsun, kafasına bir vuruyorsun, devriliyor falan...
M.E.E.: Zamanında o tür zombiler ürkünç gelebiliyormuş insanlara; ama bugün yapsan komik olur. I am Legend’ın yaptığı biraz zaruriyet yani, Danny Boyle’unki de öyle. Ne kadar çok fazla şey görmüşse izleyici, ona daha fazlasını vermen gerekiyor. Bütün mesele, hızlandırmakla ilgili. Biraz koşulsun, hareket olsun...
T.E.: Zombi filmlerinin, daha doğrusu korku sinemasının bütün geçmişi, tüm o ürkütmeyle ilgili durumu çok demode, belki 90’larda bitmiş bir şey. Artık daha uç ne yapabilirsen, o kadar daha ürkütücü, o kadar daha ilginç olabiliyorsun. Pornografiye kadar gidiyor iş. Bunun artık pornografisiyle etkileyebiliyorsun, macerasını arttırırsan ilgi çekebiliyorsun ya da farklı türleri birleştiriyorsun. Dawn of the Dead’in yeniden çevrimi gibi. Hızlı zombiler. Niye? Çünkü 28 Gün Sonra’da hızlılardı, bunda da hızlanması gerektiğini düşünmüş adam. Romero’nun temasını seviyor, meseleye yaklaşımını seviyor, alışveriş merkezinde geçmesini, tüketim toplumu eleştirisini seviyor. Ama adam yapmış zaten onu çok iyi. Artık o işlemez. Dolayısıyla daha kanlı hale getiriyorsun... Çoğu eski zombi filminde zaten öyle aman aman gerilme, korku olmaz; daha çok biri bir yerde tek kalırsa başına bir şey gelecek mi diye ürkersin. Genel olarak meselenin kendisiyle ilgili bir irkilme olur. Medeni dünyanın sona ermesi gibi bir fikirden kaynaklanan... Alışveriş merkezinin çatısına çıkmışsın, binlerce zombi var etrafında ama sen tepedesin. Korkutucu bir resim değil bu, daha çok karamsar bir resim. “Ulan ne halt yiyeceğiz”in resmi. Ama bir tuvalete girdiğin zaman zombi arkandan kapıyı kırıp girerse, o bir gerilim yaratıyor. Ne kadar çok zombi, o kadar az gerilim gibi bir durum var. Ama tek zombiyle de bütün filmi idare edemiyorsun. Kapalı alan, tek zombi, seni kovalıyor... O da yakalamaca oyunu gibi olur. 90 dakika ne izleteceksin? Onun karmasını yapıyorsun.
 
Ama bir yandan da komik bir film değil mi Ada? Niye zombileri korkunç kılmak istediniz?
T.E.: Karakterin söylediği bir şeyin komik olabilmesi için hakikaten bir beş dakika filan gerilmiş olman gerekiyor ki adam pat diye onu söylediğinde gülebilesin. Ayrıca Ada’nın komikliği zombilerinden çıkmıyor; zombiler saçma şeyler yapmıyorlar. Komedi, filmdeki karakterler ve durumlardan çıkıyor daha çok. “İstanbul’da zombi salgını, nüfusun %80’i zombi olmuş, hadi bakalım neler olur?” üzerinden işliyor. Normal şartlarda izlemesi gereken kurtarma sistemi işleyemez, hele ki adadaysan, İstanbul kendi derdine düşmüşse orada seni kimse düşünmez. “Polis yok, ordu yok, hiçbir şey yok” fikri üzerinden “böyle bir durumun içinde kalsan bununla nasıl baş edersin?” diye düşündük. Karakterler de salak olduğu için, salakça başa çıkıyorlar, komedi oradan çıkıyor.
Shaun of the Dead’de de bizim filmdeki gibi heriflerin salaklıklarından çıkıyor mizah. Ada’nın mizah anlayışı biraz ona benziyor; ama biz gerilimli sahneler sahiden de gerilimli olsun istedik. Daha çok şöyle bir ritmi olsun diye uğraştık: Mesela, 5 dakika boyunca hakikaten ürkütücü bir durumun içinde herhangi bir cıvıma olmasın. Ama ondan sonra bir 15 dakika da mizahı olan bir sahne olsun, daha sonra başka bir sahneye geçsin. O da eğlenceli olabilir ama sonra daha ürkütücü bir sahne de gelebilir...
M.E.E.: “Hiç beni ciddiye alma!” diyen bir afişle çıktık: Çaycı zombi var, herif tepsi tutuyor. Bunun gerilim referansı olmadığı çok belli. Gülersin, gülmezsin o ayrı mesele, mizahıyla ilişki kuramayabilirsin; ama sonuçta film kendini böyle satmaya çalışıyor.
T.E.: Kendini ciddiye alacaksan 35 milyon dolara ihtiyacın var. Ya da başka bir hikâyeye belki. Bizim aklımıza o gelmedi. Türkiye ortamında böyle bir film yapmanın getirdiği bir saçmalık var ya... Doğrudan onu Türkiye ortamına aktardığın an gerçekten gülünç oluyor. Kendini ciddiye almasına imkân yok filmin.
 
Filmde kullandığınız handycam estetiği, son zamanlarda gerilim sinemasında çok tercih edilen bir şey. Tam olarak ne düşünerek bu estetiğe yöneldiniz?
T.E.: Bu filmin komedisine de, gerilimine de, bu adamların böyle davranmasına da seyircinin ikna olmasının tek yolunun, onlara “böyle bir şey olmuş” ya da olabilir dedirtmek olduğunu düşündük. Filmde bir sürü saçma şey oluyor, ama gerçeküstü bir şey olmuyor. Tamamen fiziksel kurallar geçerli, zombiler için de, kahramalar için de. Tabii, iş prodüksiyon şartlarıyla da çok alakalı. Ama sonra kendimizi şöyle ikna ettik: Youtube’da da, Facebook’ta da izlediğin videoların tümünde, izlediğin videonun asıl esprisi ‘bu görüntü işlenmemiş bir görüntüdür, kurgulanmamıştır, mizansen yapılmamıştır’ demesi. ‘Bu kurgu değil, gerçektir’ hissi üzerinden işliyorlar. Birinin evde kafasına saksı düşmesini Youtube’ta izlediğin zaman, herifin kafasına hakikaten saksı düşmüş diye gülüyorsun. ‘Homemade’ işlerin, prodüksiyon şartları sebebiyle, kamerası, sesi kötü, titriyor, cazırdıyor filan... Biz, ‘Youtube görselliği’ diyoruz aramızda buna. Bunu artık reklamcılar da kullanıyor. Çünkü hiç olmayacak şeyleri o görsellik içinde izlersen inanırsın. Bir de oradaki mesele, “vay ne acayip çekmiş” falan değil, “Bir şey izledim kadın kılıç yiyor, adam ateş yutuyor” filan... Orada meydana gelen şey önemli olduğu için, onu karıncalı olsa da izliyorsun. Görme arzusuyla ilgili bir şey o.
Filmi izlerken kurduğun ilişkiyse, kurgu bir şey izlediğin hissi üzerinden işliyor. Dolayısıyla içinde bin tane kesme var. Her kesme sana bunun bir kurgu olduğunu söylüyor. Bu bir film ve sen bu filmi izliyorsun.Biz o kesmeleri olabildiğince azaltıp görünmez hale getirirsek, inandırıcılığı arttırırız diye düşündük. Bizim filmde kesmelerin hepsi adamın kameranın record düğmesine basmasıyla oluyor. Standart bir filmde 1000, Nuri Bilge Ceylan filminde 400 tane kesme olduğunu düşünürsen, bizde 60 tane var; aslında 100 tane var da 40’ı gizli.
M.E.E.: Bir de ‘karakterin kamerasından filmi izliyoruz’ esprisiyle ilgili Christoffer Boe’nin söylediği bir şey var Offscreen hakkındaki bir röportajında: Kameranın nerede durduğu benim için çok ahlaki bir şey. Kamerayı nereye koyduğum, o insanı nereden gösterdiğim, o sahneyi ilk nerede gördüğüm... Buna en temiz çözümü buldum ben, kamerayı karakterin eline vererek çözdüm bunu, diyor.
T.E.: Yine sen karar veriyorsun, mizansenler planlanmış, ama yönetmenliği biraz saydamlaştırıyorsun. Bu tercihin sebebi bizim yönetmenliğin eğitimini almamış olmamıza da bağlanıyor. Biraz kendimizi saydamlaştırıp bunu karakter çekmiş gibi yapmak istedik. İlk filmde bu işin nasıl yapıldığını öğrenelim istedik... Çünkü hakikaten, bir sürü şey bildiğini sanıyorsun, ama pratiğe gelince iş değişiyor. Bunu içine girmeden öğrenmene de imkân yok.
 
Sinema yazarı kimliğinizi filmi çekerken bir kenara bırakabildiniz mi? Sinema yazarlığınız sizi nasıl etkiledi film sürecinde?
T.E.: Sette ister istemez bırakıyorsun. Ama kurgu aşamasında aynı dertleri yeniden ediniyorsun. Sette biri bir şey söylüyor, onun nerelere gidebileceğini hesaplayabiliyorsun ama tam olarak müdahale de edemiyorsun. Kurguda bunların hepsi yüzüne çarpıyor. “Burada öyle bir şey demiş karakter, şimdi bununla ilgili insanlar şöyle bir şey diyecekler,” diyorsun. Ondan sonra kurgu bitiyor, filmi izliyorsun, taa en baştan senaryoda karar verdiğin şeylerin filmde bambaşka göründüğünü, başka türlü okunabileceğini, başka bir şeye dönüştüğünü görüyorsun.
M.E.E.: Bizim işimiz, mesleki olarak, izlemekle başladığı için, izleme aşamasında yine o mesleki hastalıklar geri geliyor. Çünkü elinde görüntü var, onu bir şekilde üretmişsin; ama ürettiğin görüntü kafandakiyle eşleşmiyor. Baştan beri sıkıntısını çektiğimiz şey bu. Nasıl bir film izlemek istediğini, nasıl görünmesini istediğini, karakterlerinin nasıl konuşmasını istediğini biliyorsun; ama bunu üretmekle ilgili bir tecrüben olmadığı için, ‘nasıl yapacağım’da aksıyorsun. O, tecrübe isteyen, eğitim isteyen bir süreç. Bu süreçte, kendimizi biraz geriye çekmemizin, sorumluluğu setteki diğer insanlarla da paylaşmamızın sebebi de bu; ama kurguya oturduğumuz zaman neyi isteyip istemediğimizi, neyi koyup koyamayacağımızı, neyin tam istediğimiz gibi olmadığını görebildik.
 
Peki film yapmış olmak şimdi eleştirmen olarak kafanızda bir şeyleri değiştirdi mi? “Artık daha insaflı davranacağım filmleri eleştirirken” falan diyor musunuz?
T.E.: İlk hissiyat o oluyor. Film yapan ama sinema yazarlığı da yapan herkeste oluyordur; ama zaman içinde deneyimlerinden uzaklaştığında yine eski haline dönersin. Bazı filmlerle eleştirmen olarak çok duygusal bir ilişki kuruyorsun; ışığına çok bakmıyorsun, kadraj nerede kesilmiş, kaç saniye sürüyor plan, öyle şeylerle ilgilenmiyorsun. Duygusal bir ilişki kuruyorsun, seviyorsun ya da sevmiyorsun... Neden sevdiğini de çok anlatamıyorsun... Şimdi bakıyorum aynı filme, “nasıl yapmış bu ışığı ya? Oha!” diyorum. Öyle şeyler olmaya başladı. O filmi zaten seviyorsun, ama neden çok sevdiğini pek düşünmemişsin. Bir sürü sevdiğim filmi yeniden izleyip, “ulan herif ne yapmış!” diye yeni bir gözle bakmaya başladım.
 
Peki, kendi filminize daha dışarıdan bir gözle bakabiliyor musunuz?
M.E.E.: Kendi filmimizden “boklu film” diye bahsedebilecek kadar dışarıdan bakabiliyoruz, öyle diyeyim. Bu kadar film yapıldı bu memlekette, dünyada bu kadar film yapılıyor; bizimki gibisi hakikaten nadir. Tuhaf bir karışım oldu, onu seviyoruz. En azından yapım macerası açısından... O kadar çok izledik, o kadar çok bezdik ki filmden, o kadar çok uğraştık ki... Sevgi-nefret durumu. Bir de film nedeniyle çok alakasız başka şeyler de başımıza geldi. Hayatımdaki bir sürü berbat şeyin bir sebebi de bu film. Ben bir salağım, diyorum, sebebi bu film. Domates atmak istiyorum afişe.
Filmde bazı sahneler var; hakikaten o sahnelerden özel olarak bir iki yerde bahsedildiğini görsek, “şuna da çok gülüyorum, şunda çok eğlendim, arkadaşıma anlatıyorum” diye şeyler duysak, bize yeter.
T.E.: Yoksa biz şöyle bir şey beklemiyoruz: Zombi filmi, 10 numara, süper! Ama “keşke bu çocukların daha çok parası olsaymış da daha acayip şeyler yapsalarmış,” deseler...
Bir noktada iş artık şuraya geldi zaten. Post-prodüksiyon sürecinde koşuşturuyoruz oradan oraya, hayatımız kaymış. “İlk kim dedi abi ‘film çekelim!’ diye? Bu laf ilk kimden çıktı?” Bunu düşünmeye başladık. Çekimde de sürekli birbirimize soruyorduk ama post’ta iyice alevlendi. “Allah aşkına zombi lafı kimden çıktı?” Onu düşündük, sonra hatırladık. Bir gün bir arkadaşımızın düğününe gitmiştik, ben şahidim falan. Böyle her şeyiyle korkunç bir düğün. Tam kâbusunda göreceğin türden, çocukların ortalıkta koşuştuğu, teyzelerin oturduğu, kötü şarkıcılı... Her şeyiyle tam yani. Sonra oradan çıkıp meyhaneye gittik, “ya bu ne abi, düğünün olayı nedir,” diye bayağı bir geyik döndürdük. Onun üstüne “zombi filmi yapalım, düğünde olsun” falan diye bu zincirler birbirine eklendi. Şimdi o evlenen çocukla görüşmüyoruz.

 

Anasayfa | Hakkımızda | İletişim | Abonelik | Eski Sayılar | Dergiyi Nasıl Edinebilirim | Özel Gösterimler
© 2009 Altyazı Aylık Sinema Dergisi
Altyazı.net’in içeriği, tamamen ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.