Babadan Oğula: Kuşaktan Kuşağa

,

Aşk ve Küller ile 2010’da büyük çıkış yakalayan Derek Cianfrance’ın Ryan Gosling’i bir kez daha başrole taşıyan filmi Babadan Oğula sosyal kodların içselleştirilmiş baskısıyla ilgileniyor. Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines, 2012) MUBI Türkiye’de yayında.

Aslı Özgen Tuncer

Bu yazı Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2013 tarihli 130. sayısında yayımlanmıştır.

Derek Cianfrance, büyük başarı yakalayan ikinci uzun metrajı Aşk ve Küller’de (Blue Valentine, 2010) gündelik detaylar üzerinden son derece sade bir sinematografik dille, küllenmeye başlayan bir aşkın anatomisini çıkarıyordu. Dile getirilmeyen kızgınlıkların, kırgınlıkların ve bıkkınlıkların yüzdeki geçişlerini yakın çekimlerle ustaca takip ediyor, gerek kavga gerek sevişme anlarındaki yorucu ego savaşlarını müthiş bir içgörüyle peliküle taşıyordu. İlişkilerde biçilen rollerin veya tüm sosyal beklentilerin uzağında yeşertilmeye çalışılan başka türlü ilişki dinamiklerini, küçük gündelik detayların merceğinden ustalıkla büyütüyordu yönetmen. Hemşire kadınla işçi adam arasında, aşkın coşkun dalgalarının geri çekilirken açığa çıkardığı sınıfsal çatışmaları buruk bir hikâyeyle boğazımıza düğümlüyor; romansın çok uzağında, başka türlü bir aşk hikâyesi anlatıyordu.

Cianfrance’ın üçüncü uzun metraj filmi Babadan Oğula, böylesi bir sadelikten çok uzak görünüyor. Yönetmen bu kez, izleyicinin önüne tüm ‘toplumsal’ın gözlemlenebildiği küçük detaylar değil, büyük ahlaki denklemler ve büyük bir hikâye koyuyor. Kuşkusuz Aşk ve Küller’deki hassasiyet baki; sosyal kodların içselleştirilmiş baskısı, giyilmesi mecbur görülen roller, bireylerin varoluş mücadeleleri, sınıf çatışmaları Babadan Oğula’nın esas meselesi. Aşk ve Küller’de kadın-erkek ilişkisi ve evlilik kurumunu bu eksende analiz eden yönetmen, Babadan Oğula’da babalık ve erkeklik kavramlarına yoğunlaşıyor. Filmin Türkiye’deki vizyon adı da bu bakımdan hayli özetleyici.

Babadan Oğula on yedi yıla yayılan ve iki kuşağı kapsayan büyük bir öykü anlatıyor. Yapısal olarak filmin üç parçadan oluştuğunu söylemek mümkün. İlk kısımda, Aşk ve Küller’deki serseri âşık halleriyle Sürücü’deki (Drive, 2011) takıntılı, sürat tutkunu hallerini harmanlayan bir Ryan Gossling karakteri öykünün odağına alınıyor. Bir panayırda tehlikeli motosiklet performansları yapan Luke, tam şehri terk edecekken eski sevgilisinden bir bebeği olduğunu öğrenir. Bu noktadan sonra film, en genel tabiriyle “babalık” üzerine bir sorgulamaya dönüşür. Birdenbire “baba” oluvermek, aniden büyümek demektir ve beraberinde, belki de asla ciddiye alınmamış onca “sorumluluk” getirir. Tüm öğretilmiş kodlar teker teker düşmeye başlar Luke’un zihnine: Bir baba, her şeyden önce çocuğunun annesine sahip çıkmalı, oğluyla verandadaki salıncakta oturmalı, filmlerden öğrendiği “aile olma” klişelerini yerine getirmeyi ciddi ciddi düşünmeye başlamalıdır. Bir sosyal kimlikten (yetişkin erkek) başka bir sosyal kimliğe (baba) atlamanın verdiği baş dönmesini, Jarmusch’un 2005 filmi Broken Flowers tüm absürdlüğüyle masaya yatırıyordu. Cianfrance ise, bu andan doğan tüm sosyal yükümlülükleri erkek egemen toplumda erkek olmanın ahlaki çıkmazları üzerinden düşünerek, çok daha karamsar ve ciddi bir tablo ortaya koyuyor. Bebeklikten erkekliğe, erkeklikten babalığa evirilmek sosyal anlamda birer aşama atlamak anlamına geliyorsa, Cianfrance’ın toplum analizinde bu, sınıf atlama hırsına da tekabül ediyor. İyi bir baba olmak için bildiği tüm yolları denemeyi göze alan Luke, asgari ücretle bunu başaramayacağını biliyor. Mahalledeki bankayı ve daha sonra diğer bankaları soyarak bebeğine, bebeğinin annesine hediyeler almaya başlıyor. Bir başka soygun esnasında işlerin ters gitmesi ve Luke’un polis tarafından öldürülmesiyle, hikâyenin odağı bu sefer, Luke’u öldürerek kahraman ilan edilen polis memuruna kayıyor.

AHLAKİ DENKLEMLER
Filmin ilk 45 dakikasındaki başkahraman henüz filmin yarısında ölmesine rağmen, filmin söyleyecek sözünün bitmediğini, başkahramanla simetrik özelliklere sahip olan polisten anlıyoruz. Birçok açıdan polis memuru Avery ve Luke arasında paralellikler kurmak mümkün. Yaşları birbirine yakın olan ve hayata tutunmaya başlayan her iki adamın da aynı yaşlarda bebekleri vardır. Ancak meteliksiz ve uzun süreli planlar yapmadan yaşayan serseri ruhlu Luke’tan farklı olarak, Avery hukuk fakültesi mezunu, kariyerinin başında fakat gözü yükseklerde bir polis memurudur.

Filmin odağının Luke’tan Avery’ye kaymasıyla, ortaya konan ahlaki denklemler de çok daha kuvvetlenir. Zira Luke, bir aile kurmak için gereken paranın peşindeyken küçük suçlara bulaşmıştır ama hiçbir zaman gerçek anlamda bir sınıf atlama kaygısında olmamıştır. Luke’un üzerindeki baskı, iyi bir baba olmak, iyi bir koca olmak baskısıdır. Luke banka soyduğunda, bunu çocuğuna beşik satın almak için yaptığını biliriz. Avery’nin bir suçluyu kıstırıp öldürmesi ise bu suçlardan ayrı düşünülemeyecek kadar onlarla ilintili ancak çok daha karmaşık bir ahlaki denklemdir. Filmde, Avery’nin Luke’u öldürdüğü sahne gerçekten son derece ustaca verilmiş. Hiçbir zaman silahı ilk ateşleyenin kim olduğundan emin olamıyoruz. Her şey, gerçekten de gerilim anlarındaki hafıza oyunları gibi birdenbire gerçekleşiveriyor. Avery bacağından vuruluyor, Luke ise göğsünden vurularak pencereden aşağıya düşüyor ve ölüyor. Elbette daha önce suçlara bulaşmış, toplumun en alt kademesinden bir serseriyi temizlediği için Avery, çok geçmeden kahraman ilan ediliyor.

Hastanede savcıya ifadesini verirken Avery’nin en amiyane tabirle bu “kariyer adımı”nı planlamış olabileceği hissine kapılırız. Avery, bir yandan bu “kahramanlık” yakıştırmasını kendi lehine çevirmek için her türlü yolu deneyecek, bir yandan da kendi bebeği gibi bir bebeği babasız bırakmanın verdiği vicdan azabından kurtulamayacaktır. Luke’un bebeği ve sevgilisiyle çekilmiş fotoğrafını cüzdanında yıllarca belki de bir memento mori1 gibi saklayacak, onun gibi olmanın kıyısından döndüğü için kendini şanslı hissedecektir. Bir yandan da, kendi avantajına işleyen bu düzenin adaletsizliğinin farkında olduğundan, vicdanı hiç rahat etmeyecektir. Film burada, “baba olmak” meselesinden çıkıp artık sınıfsal bir çıkmaza parmak basmaktadır. Luke gibi olmaktan korkan Avery, gitgide daha hırçın bir hırsa kapılarak saygın bir mevki olan savcılığa kadar yükselir. İzleyiciler ise tüm bu gelişmelerin yaşandığı dakikalar boyunca tek bir soruyla cebelleşir durur: Avery, Luke’u gerçekten de isteyerek mi öldürmüştür? Polis cinayetine kurban giden kişinin daha evvelden küçük suçlara bulaşmış olması, polisin “kahramanlığı”nı sorgulamak için yeterince ikna edici değil midir? Bir zanlıyı öldürmek, polis için basit bir kariyer adımı olabilir mi? Cinayet işleyen polis, ne yer ne içer, çocuğunun yüzüne nasıl bakar?

BABALAR VE OĞULLARI
Film, üçüncü kısmında 15 yıl sonraya uzanarak bu sefer Luke ve Avery’nin oğullarının karşılaşmasına odaklanıyor. Luke ve Avery’nin simetrisinden doğan soruların tadına yeni varmaya başlamışken, filmin o karanlık atmosferden aniden uzaklaşarak 15 yıl sonraya atlaması, en net anlamıyla bir vertigo etkisi yapıyor. Bu üçüncü kısım, Avery’nin babasının ölümüyle açılıyor. Aynı zamanda, oğlu A.J.’in babasının yanına taşınmak istediğini öğreniyoruz. Yani tam anlamıyla bir devir teslim töreni izliyoruz: Avery, gerçek anlamda babalığa adım atıyor. Ancak filmin odağı daha çok Avery’nin oğlu A.J. ve Luke’un oğlu Jason’ın yakınlaşmasına kayıyor. Bu kısmın kilit anı ise, A.J. ve Jason’ın uyuşturucu madde bulundurmaktan gözaltına alındıkları sahne. A.J., babası sayesinde hemen kurtulurken, Jason mahkemeye çıkarılıyor. Burada Cianfrance, babadan oğula aktarılan roller üzerinden işleyen ataerkil sistemin eleştirisinin, sınıfsal boyut olmadan eksik kalacağının altını bir kez daha kuvvetle çiziyor. Sistemin tüm yükünü sırtlarında taşıyan ve sistemin şiddetinin faturasının en kolay çıkartılabildiği kesim alt sınıflar olurken; bu zorba sistemin esas savunucuları bir şekilde yolunu buluyor. Ancak Cianfrance’ın ustalığı, sistemin esas savunucularının da bu sistemin mağduru olduklarını incelikle göstermesinde yatıyor. Filmin sonunda Avery, adalet bakanı olmaya kadar yükselir. Alkışlar içinde kürsüye çıkan ve Amerikan bayrakları arasında coşkuyla karşılanan bu adamın başarısının arkasındaki çetrefil güç mücadeleleri, cinayet, zulmedilmiş göçmenler belleğimizde taze dururken, sahnenin yapmacıklığı daha da göze çarpar. Bir yandan Avery’nin vicdanının huzursuz olduğunu biliriz, zira Luke’un aile portresini hâlâ cüzdanında saklamaktadır. Ancak bir yandan da bu adamın yeniden aynı gaddarlıkları yapabileceğinin farkındayızdır.

“Erkek olmak”, “baba olmak”, “büyümek” gibi süreçleri merceğine alan Babadan Oğula, birbirine bağlı dört farklı yaşamı simetrik öykü anlatımıyla perdeye yansıtarak aslında çok daha genel bir gerçekliğin altını çizdiğini hissettiriyor. Yönetmen, filmin iki kuşağı kapsayan ve on yedi yıla yayılan hikâyesiyle Aşk ve Küller’deki sadelikten uzaklaşıyor belki; ancak bu büyük hikâyeyle bile gündelik yaşantımızdaki anlara dokunmayı başarıyor. Cianfrance ne aşkın ne de ailenin toplumsallıktan, sınıfsallıktan ve bu nedenle de siyasal olandan uzak düşünülemeyeceğine işaret eden kuvvetli bir yönetmen olarak akıllarda yer ediyor.

NOT
1 Memento mori: “Ölümü hatırla” anlamındaki Latince söz. İnsanlara ölümü hatırlatmak için kullanılan eserlere verilen ad.