Celine ve Jesse’nin Yürüyüş Rotası: Geceyarısından Önce

,

Celine ve Jesse’yle beraber yürüyüp uzun sohbetlere daldığımız yolculuklarımız Gündoğmandan Önce (1995) ile başlayıp Günbatımından Önce (2004) ile devam etmişti. Üçüncü film Geceyarısınden Önce (2013), beyazperdenin en iyi bilinen ilişkililerinden birinde yeni bir perdeye götürüyordu bizi. Artık birbirlerini tavlamanın heyecanı yitirmiş, zamanın getirdiği yükle baş etmeye çalışan, yine de her zamanki kadar geveze ve hararetli Celine ve Jesse var karşımızda; coşkularını yitirmelerini bile coşkuyla anlatıyorlar. Geceyarısından Önce‘den yola çıkarak, Richard Linklater, Ethan Hawke ve Julie Delpy işbirliğiyle yıllara yayılan bu üçlemenin içinde dolanalım…

Abbas Bozkurt

Bu yazı Altyazı’nın Haziran 2013 tarihli 130. sayısında yayımlanmıştır.

Günümüzde bilumum korku filmlerinin sallanan kameralarla, “amatörmüşüm gibi çek” tafralarıyla yakalamaya çalıştığı ‘gerçek zamanlılık’ (ya da ‘eş zamanlılık’ mı demeli?) hissini yıllar önce, romantik komedi gibi türün içinde çoktan kotarmış olan bir üçlü var. Geveze filmlerin usta yönetmeni Richard Linklater ile onunla çalışa çalışa diyalog yazmakta ve diyalogları perdeye tüy gibi hafif aksettirmekte ustalaşan Ethan Hawke ve Julie Delpy, Jesse ve Celine’in yıllara yayılan aşk ve muhabbetiyle bir kez daha karşımızda. Celine ve Jesse trende rastlaşıp gün boyu Viyana sokaklarında yürüdüklerinde sene 95’ti. İlk günlerini geçiren âşıkların coşkusuyla gerçek zamanlılık hissini vermek, onları sokak aralarında takip ederken ilk büyülenme anlarına seyirciyi tav etmek daha kolaydı belki o zaman. İkincisinde, aradan geçen yıllar o heyecanı eksiltir de bu üçlü de çuvallarlar diye düşündük ama Jesse ve Celine’in arasındaki şeyi, onların edaları ve beden dilleriyle kameranın şahitliğinde an be an büyüten Linklater, yine o benzersiz eş zamanlılık duygusunu vermiş, film süresince filizlenen aşkın ve samimiyetin dakika dakika portresini çıkartmayı başarmıştı.

Günbatımından Önce’nin sonlarına doğru, birkaç saat sonra uçağı ABD’ye doğru yol alacak olan Jesse, sadece biraz daha fazla vakit geçirebilmek için Celine’i sıradan bir turist feribotuna sürükler. O feribot kısacık turunu Paris’in kanallarında atarken, biz de perdenin karşısında yolculuk boyunca kesintisiz ve sade planlarla Jesse ve Celine’in yüzüne odaklanırız. Ara ara kanalın ve feribotun sesi diyalogları bastırır, ama yüzlerde değişen renklerle birlikte giderek kuvvetlenen bağı fark eder, o 9 yıl önce hissedilen duygunun geri döndüğünü anlarız. Sonra o çok bilindik sahne gelir, feribottan inerler, Jesse kendini Celine’in evine davet ettirir. Halen Jesse’nin birazdan kalkıp uçağına yetişeceğine ikna olmuş gibiyizdir. Sonra bu ikilinin yıllara yayılan hikâyesini bu kadar cezbedici kılan ‘eş zamanlılık’ anlarından biri gelir. Jesse müzik CD’lerini karıştırırken, fazla düşünmeden bir Nina Simone albümünü müzik setine yerleştiriverir. Jesse’ye yolluk kahvesini hazırlayan Celine de teklifsizce tezgâhtan salona geçer, yıllar önce izlediği bir konserde gördüğü Nina Simone’un taklidini yapmaya başlar. Sinemada eş zamanlılık diye bir şey gerçekten varsa, bu basit sahne onun en güzel örneğidir. Nina Simone’un sahne kıvırışlarıyla yürüyen Celine’e bakarken, Jesse’nin orada kararını verdiğini, uçağını kaçırıp ona bu ânı yaşatan kadının yanında kalacağını anlarsınız oracıkta. Sonra perde kararır, filmin finali belirsizmiş gibisinden jenerik akmaya başlar…

Artık yaş konusunda iyiden iyiye yol almış, 40’larının başında çoluk çocuğa karışmış Jesse ve Celine’in hayatından küçük ama yoğun bir kesite bizi ortak eden Geceyarısından Önce, ilk iki filmdeki bu eş zamanlılık hissini sürdürmekle beraber, toplamda farklı bir hissiyat bohçasını getirip kucağınıza bırakıyor. İlk iki filmdeki kavuşacaklar-kavuşamayacaklar heyecanının ve uçucu anları biriktirmenin coşkusunun geride kaldığını düşünmemize neden olabilecek bir açılışı var Geceyarısından Önce’nin. Önce sıradan bir aile arabasında çoluk çocuk muhabbeti yapan, en muzırca hareketi kızının elmasını yemek olan bir çift olarak karşılaşıyoruz bizim Jesse ve Celine’le. Sonrasında ise, artık emekli olduklarını ve filmin de bize Yunan adasındaki bir ‘kendini iyi hisset’ tatili vaat ettiğini düşünmemize neden olacak müşfik bir sofraya konuk oluyoruz.

SOFRA ADABI
Yunanistan’ın cennet bahçesi adalarından birinde, zeytinyağı ve kekik kokularıyla en hafifinden yemekler hazırlanmış, sofraya oturmadan önce cümbür cemaat çimenlerin üzerinde top oynanmış, sahilden doğru ferahlatıcı bir rüzgâr esiyor. Sahnenin arka planı bu; bir tek, hamakta uyuklayanların pozları eksik kadrajda. Jesse ve Celine, Yunanistan’daki tatillerinin sonunda, bir yazarın huzur timsali evine davet edilmişler. Sofrada, birkaç kuşaktan âşıkları temsil eden çiftler onlara eşlik ediyor. 18 yıl önce Jesse ve Celine’in trende rastlaşıp da birbirine tutulduğu günleri anımsatan gencecik bir çift de var bu sofrada, bizim muhabbet kuşlarının yaşlılığının kehâneti gibi duran çiftler de… Bu nezih sofrada her kuşaktan çift kendi aşk öyküsünü anlatıp kendinden son derece memnun ve emin bir şekilde şefkat parıltıları saçarken birden irkiliyorsunuz. Sofradaki ‘aşkın farklı kuşakları’, ‘hetero’luğun da farlı kuşaklarının anlatısını ortaya koyarken kendinize şunu sormadan edemiyorsunuz: Nasıl oldu da Celine’le Jesse’nin aşkına tav olmuş halde bulduk kendimizi? Nihayetinde, doğaya ve topluma duyarlı, ülkenin havasından suyundan olacak sanatsal zevkleri rafine bir Fransız’la, sinikliği, ergenliği ve hafif maçoluğuyla övünen, ara sıra “benlik felsefesi”nin beylik laflarını ortaya atan pragmatik Amerikalı’nın üzerine kurulmuş bayat bir ilişki değil mi izlediğimiz? Kadın-erkek ilişkilerine dair birçok kanıksanmış kodu yeniden üreten?

Film ilerleyip de Jesse ve Celine sofradan kalkınca, sofra adabından ve etraflarındaki insanlara karşı takındıkları pozlardan arınınca, 18 seneye yayılan bu aşkın neden birçoğumuzu tavladığını da hatırlamaya başlıyorsunuz. Jesse ve Celine baş başa kalıp da sokakları yan yana arşınlamaya başlayınca, onların kendilerinin üzerindeki tüm bu klişelikleri de tüm bu Fransız kadın-Amerikan adam bayatlıklarının da farkında olduğunu, bitmek bilmeyen atışmalarında, hızlıca değiş tokuş ettikleri cümlelerinde, kendi üzerlerine yapıştırılan her şeyi ve toplumsal cinsiyet etiketlerini tüm detaylarına kadar tetkik ettiklerini görüyorsunuz. Onlar yürürken Yunanistan’ın o cennet bahçemsi arka planlığı da önemini yitiriyor aslında. İlk filmde Viyana’da, ikinci filmde Paris’teyken hissettiğimiz bir şekilde, mekânın hissi orada da mevcut ama bir yandan da ikincil, her zaman vazgeçilebilir. Jesse ve Celine’in mevcudiyeti, onların konuşurken biriktirdiği edalar, 18 yıl boyunca 3 filme yayılan ve artık hafızamıza kazınmış küçük jestler onların ilişkisinin sahiciliğine bizi çaktırmadan ikna ediyor.

Gün Doğmadan Önce

GEVEZELİĞİN TARİHİ
Linklater’ın alamet-i farikasının bu yürüyüp hiç durmamacasına konuşan insanları beyazperdeye olabilecek en etkili şekilde aktarmak olduğunu çoktan biliyoruz aslında. Ders kitapları her ne kadar sinema dediğin fazla geveze olmayacak, sözün değil görüntünün gücüne yaslayacaksın sırtını dese de, Linklater daha ilk filmi Slacker’dan (1991) itibaren gevezeliğin tarihini yazmaya başlamıştı. Her önünüze çıkan karakteri filmin başkahramanı zannettiğiniz ama hepsinin siz daha alışamadan yolunuzdan çekildiği, zincirleme şekilde birbiriyle muhabbet eden bir dizi insanı izlediğiniz Slacker, tabii ki Jesse ve Celine’in geveze yürüyüşlerinin atalarından biri. Tarantino’nun da her fırsatta hayranlığını dile getirdiği, bir grup insanın muhabbetinin ortasına seyirciyi atıp onları oradan çıkarmamak konusunda benzersiz olan Genç ve Heyecanlı (Dazed and Confused, 1993) da yine Linklater’ın melekelerini tespit etmek açısından önemli. Jesse ve Celine’in üçlemesi de aynı Genç ve Heyecanlı gibi birer ‘takılma filmi’ aslında, sizi bir grup insanın muhabbetinin tam ortasına alıp kıskıvrak yakalayan cinsten. Gün Doğmadan Önce tesadüf eseri karşılaşıp flört eden, kur yapan, birbirini tanımaya çalışan iki insanla takılmanın filmi mesela. Geceyarısından Önce’nin o uzun ve kesintisiz planlarla izlediğimiz Yunan sofrası da, her ne kadar heteronormatifliği ve cinsiyetçiliğiyle itici olsa da, sizi muhabbetin içine çekmesini bilen haliyle, bir ‘takılma filmi’ ustasının elinden çıkmış bir sahne. Linklater’ın bu takılma duygusunu bu kadar zahmetsizce yaratıyor olması onun benzersiz yeteneğinin doruk noktası aslında. Cümlelerin nefes almamacasına sarf edildiği filmlerinde, diyalogların art arda adeta müthiş bir matematikle dizilip, aynı zamanda da, adeta o an ağızdan çıkıyormuşçasına bir his bırakması, diyalogları yakalamak için hiçbir özel çaba sarf etmeyen kameranın o takılma duygusunu perçinlemesi… Bunları Linklater’dan daha iyi yapan, hatta ona yaklaşan bir ikinci isim bulmak zor.

Geceyarısından Önce, bu bahsettiğimiz Linklater dokunuşlarına sahip olmakla beraber, bundan bağımsız olmayan ikinci bir Linklater enteresanlığına da sahip aslında. Birçok eleştirmenin filmi ilk iki Jesse ve Celine öyküsünden farklı bulmasının nedeni de burada yatıyor olabilir. Linklater’ın filmografisinin belki de en az hakkı verilen filmlerinden Kaset’i (Tape, 2001) hatırlayalım. Linklater Kaset’te üç kişiyi tek bir odanın içine hapseder. Filmi, odaya tıkıştırdığı insanları sıradan şeyler hakkında konuşturarak başlatır. Takılma filmi havası, ‘arkadaşlarımızla bir odaya kapanmış muhabbet ediyoruz’ hissi vardır yine burada da. Çok geçmeden anlarız ki, odadaki üç kişinin arasında çözülmemiş, dokunulmamış bir şeyler vardır. Şimşek hızıyla akan diyaloglar biz farkına varmadan karanlık bir seyir alır, üçlünün arasındaki gerilim ortaya saçılır. Üç kişi arasındaki sevimli ve zararsız bir kur yapma oyunu olarak başlayan şey, yıllar önce yaşanmış bir tecavüz vakasına doğru usul usul geri döner, geri dönerken de üzerine eğilmedik duygu birikintisi bırakmaz. Yıllarca bastırılmış duygular, söylenmemişler, intikam duygusu ve rekabet odayı doldurur.

Geceyarısından Önce’nin son ve kuvvetle muhtemel en çok akılda kalan bölümü de Kaset’i anımsatıyor. Artık, Viyana sokaklarındaki uzun yürüyüşlerin üzerinden 18 yıl, Paris’teki ikinci karşılaşmanın üzerindense 9 yıl geçmiş. Filmin daha ilk dakikalarında öğrendiğimiz üzere, artık belirsizliklerden güç alan kurlaşma dönemi sona ermiş, kurulu hayatın, çocukların yükü giderek yaşlanmakta olan bedenlere binmiş. Yazar dostlarla kekik kokusu eşliğinde yenen yemekler bu ağırlığı ancak birkaç saatliğine unutturuyor. Jesse ve Celine de bunun farkında. Tatillerinin sonunda, çocukları dostlarına emanet edip, onlar için önceden ayarlanmış bir otel odasına giriyorlar. Birkaç saat önce yollarda özgürce yürürken yıllar önceki gibi birbirine içini açan, teklifsizce aklına gelen her şeyi paylaşan ikili, spontanlığı kaybolmuş, önceden her şeyi (çiftler için özel masajına kadar) tüm ayrıntılarıyla ayarlanmış otel odasına girince, büyü de bozuluyor; yılların biriktirdiği yük odanın içini kaplamaya başlıyor. Nefes almadan sarf edilen diyaloglar, bu kez, iki insan arasındaki mesafeyi azaltmak yerine kısa mesafeden fırlatılan demir bilyeler gibi acıtıyor. Diyaloglar derine indikçe, yıllar boyu iki beden arasında kurulan bağlar birbirine dolanmaya başlıyor. Linklater, Kaset’te yaptığı gibi, tek bir odanın içinde iki insan arasındaki gerilimin tüm veçhelerini salt diyaloglar yardımıyla müthiş bir duygu bırakarak perdenin ötesine aktarmayı başarıyor. Bunu yaparken de, onlarla beraber olmadığımız 9 yılın içine sığdırılanları, ne tek bir flashbacke ne de stratejik olarak yerleştirilmiş anekdotlara tenezzül etmeden seyirciye geçiriyor.

Geceyarısından Önce yine bir takılma filmi, ama bu sefer Linklater’ın bizi ortak ettiği sohbet, hiçbir acıya dokunulmadan hızlıca tüketiliveren cümlelerin uçuculuğuyla sizi esen kılan bir arkadaş meclisi değil yalnızca; o müşfik Yunan sofrasının ertesinde, arada hararetlenip seslerin yükseltildiği, hiçbir şeyin hasıraltı edilmediği ama aşktan ve dostluktan (yazının başlığına aldanıp da aşkın bittiğini sanmayın) tatlıya bağlanan bir muhabbetin içine atılıyoruz bu sefer. Bir dokuz sene daha geçse, yine parçası olmak isteyeceğiniz bir muhabbet.