Görgü Kuralları: Bir Zamanlar, Dolunayda

,

Yönetmenliğini Marco Dutra ve Juliana Rojas’ın üstlendiği Görgü Kuralları, Brezilya’nın toplumsal gerilim hatlarını fantastik sinema ve gerilim öğelerini iç içe geçirerek ele alan özgün bir film. Son dönem Brezilya sinemasından dikkat çeken bu yapım MUBI Türkiye‘de yayında.

Aslı Ildır

Bir önceki filmleri Trabalhar Cansa’yla (2011) isimlerini duyuran genç Brezilyalı yönetmenler Marco Dutra ve Juliana Rojas’ın son filmi Görgü Kuralları (As Boas Maneiras, 2017), prömiyerini gerçekleştirdiği 70. Locarno Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nün sahibi olmuştu. Brezilya’daki mevcut sınıfsal gerilimi türler arası ve eklektik bir estetikle ele alan film, son dönem Brezilya sinemasının dikkat çeken filmlerinden, bir kasabanın sömürgecilik karşıtı mücadelesini konu alan bilimkurgu/western Bacurau’yu (2019) da bir hayli anımsatıyor. Bir tür “yasak aşkın” meyvesi küçük bir kurtadam/çocuk ile iki annesinin hikâyesine odaklanan film, gündelikten beslenen fantastik bir anlatı kuruyor ve âdeta karanlık tarafları “evcilleştirilmemiş” bir peri masalı anlatıyor.

Film, São Paulo’nun kenar mahallelerinde yaşayan Afrika asıllı Brezilyalı genç hemşire adayı Clara’nın, bir bebek bakıcılığı işi için şehir merkezine gelmesiyle başlıyor. Clara, işvereniyle tanışmak için şifreli kapıları, korunaklı çevresi ve kendine has ihtişamıyla bir kaleyi andıran modern bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyor. Tam daireye girmeden önce paspastaki yazı dikkatini çekiyor: “Bir zamanlar, kralın güzel kızı…” Böylece “beyaz atlı prens” Clara’nın, kulenin en üst katında hapsolmuş işvereni “prenses Ana”yı kurtarmaya çalıştığı sıradışı masalımız başlamış oluyor. Keskin sınıfsal sınırlarla ayrılmış günümüz São Paulo’sunda geçen film, pek çok masalın ana iskeletini oluşturan bu basit hikâyeyi gerçekçi ve gündelik bir estetikle harmanlayarak tepetaklak ediyor. Siyah, alt sınıfa mensup ve kuir bir kadın olan Clara’nın kendisinin “tam zıddı”, beyaz ve üst sınıf bir ailenin kızı olan Ana’yla olan ilk karşılaşması, filmin bu ayrım üzerinden ilerleyeceği izlenimi veriyor. Ancak film önce iki kadının arkadaşlığı, daha sonra da aralarında gelişen cinsel çekim ve aşk üzerinden bu toplumsal kimliklerin kırılganlığına ve sınırların geçirgenliğine vurgu yapıyor. İki kadının genelde sınıfsal aşağılamanın bir aracı olarak kullanılan ve filme de ismini veren “görgü kuralları” üzerine sohbetini dinlerken, aralarındaki karmaşık bağın yavaş yavaş kurulduğunu hissediyoruz. Kimi zaman iki âşık, kimi zaman anne çocuk, kimi zaman dost ve yoldaş olan, ikisi de farklı toplumsal mekanizmalar tarafından ötekileştirilmiş bu iki kadın arasındaki ilişki sürekli biçim değiştiriyor.

Düğününe çok az bir süre kala barda tanıştığı gizemli bir adamla beraber olduğu ve ondan hamile kaldığı için hem ailesi hem de arkadaşları tarafından yalnızlaştırılan, kısacası toplumun görgü kuralları nedeniyle reddettiği Ana’nın yardımına Clara yetişiyor. Genelde bir cadı tarafından “sırf kötülük olsun” diye lanetlenen ve kurtarılmak için gerçek aşklarını bekleyen “masum” prenseslerin tersine Ana’nın laneti, ahlaki yargıları nedeniyle onu terk eden aile ve toplum oluyor. Öyle ki görünürdeki lanet, yani Ana’nın karnındaki kurt çocuk Joel, iki kadın arasındaki cinsel çekimin ortaya çıkmasına ve işçi-işveren ilişkisi üzerinden vücut bulan sınıfsal sınırların eriyip gitmesine neden oluyor. Her dolunayda uyurgezer şekilde şehirde dolaşıp yiyecek bir şeyler arayan Ana, bir gece mutfakta Clara’yla karşılaşıyor ve ona karşı vahşi bir çekim duyuyor. Kurt çocuk Joel, dolunay çıktığında annesini bir nevi hipnotize ediyor ve Ana’nın içselleştirdiği tüm görgü kurallarına meydan okumasını sağlıyor. Böylece “yardıma ve bakıma muhtaç” gibi gözüken prensesin gözlerinden ateş fışkırıyor ve içindeki arzuyu, öfkeyi ve gücü keşfediyor.

EL ELE, DİŞ DİŞE
Modern bir mimariyle döşenmiş, yumuşak ve pastel renklerle bezeli apartman dairesinde geçen masalvari ilk yarının ardından, trajik bir gelişme sonucu birkaç sene sonrasına atlıyoruz ve Joel’i evlat edinmiş olan Clara’nın eski mahallesinde kurduğu yeni hayata tanık oluyoruz. Her dolunay günü gerekli önlemleri alan Clara, yeni yeni ergenliğe giren oğlunun tüm sorularına ve öfkesine rağmen, bu “alışılmadık” aileye şüpheyle bakan çevreye karşı direnmeye çalışıyor. Film boyunca fantastik öğelerle, çok gerçek ve dünyevi arzuları ve öfkeleri iç içe anlatan yönetmenler, ikinci yarıda da bu tavırlarını sürdürüyor. Joel’in ergenlik sancıları ve Clara’da vücut bulan topluma (ya da görgü kurallarına) karşı ilk isyanı, kurda dönüşürken geçirdiği bedensel ve zihinsel değişim üzerinden resmediliyor. Zamanında Ana’nın içindeki “yasak” arzuları açığa çıkaran dolunay, Joel’de de benzer bir etki yaratıyor ve sadece tüylerini, dişlerini ve tırnaklarını değil; bastırmak, saklamak ve yok saymak zorunda kaldığı asıl kimliğini de açığa çıkarıyor.

Film ikinci yarıda ilginç bir hamle yapıyor ve ilk yarıda görgü kurallarına karşı çıkan bir karakter olarak kurguladığı Clara’yı bu sefer yeni kurallar inşa eden bir tür otorite figürü olarak konumlandırıyor. Kendince nedenleri olan ve her şeyle tek başına mücadele etmeye çalışan Clara, topluma ayak uydurabileceğini sandığı ve Joel’in “ötekiliğini” törpüleyebileceği ve saklayabileceği yanılgısına düştüğü için oğlunun öfkesini bir süre anlayamıyor. Ancak film, Clara ve Ana arasında tüm toplumsal gerilime rağmen –ya da onlarla beraber– var olabilen duygudaşlığı, Clara ve Joel arasında da kurmayı deniyor. Birbirleri için birer ayna görevi gören anne-oğul, acıtacağını bildikleri hâlde el ele tutuşmayı seçiyor: Kurt çocuğun kan içinde kalmış, kıllı, tırnakları uzamış minik eli, annenin yaralı fakat güçlü elini sımsıkı kavrıyor. Çünkü biliyorlar ki el ele tutuşmanın acısı, onları öldürmek için kapıda bekleyen “görgü kurallarının” yanında pek de bir şey değil.