Halüsinojenik Bir Yolculuk: Yellow Submarine

,

Birçok animasyon tekniğinin buluştuğu saykedelik yaklaşımıyla döneminin estetiğini yansıtan Yellow Submarine, 52. yılını geride bıraktı. Film, her üyesinin kendi yoluna gitmesine ramak kalmış The Beatles’ın geçirdiği tematik dönüşümü de gözler önüne seriyordu.

Büşra Uyar

Dünya dönüyor. Bu daimî hareket, âdeta bir kil işleme makinesinin vazifesini üstlenip toplumları şekillendiriyor; yeniden ve yeniden. Böylelikle sanatı ve siyaseti tüm bereketiyle canlandıran ütopyalar ve distopyalar çıkıyor ortaya. Yeryüzü ve an, araf halini alıyor: Cennet ya da cehennem, iki zıt noktayı hazırlayan, o noktalara geçişi hazırlayan temalar zihinde dönmeye başlıyor böylece. Dünyaya öykünerek vızır vızır dönen temalar, çare ya da sorun olarak her anlatıda boy gösteriyor.

The Beatles’ın var oluşundan bu yana, dört bir yanından çözüm ve koşul olarak sevgi fışkırdığını söylemek mümkün. Sevgi onu, hâlâ dinleyenlerinin kalbinde ve dünya müzik tarihinde edindiği o güzel yerde muhafaza ediyor. The Beatles’ın kişilik, ilişkiler ya da dünya nereye giderse gitsin doğrudan dile getirdiği ve uygulamaya koyulduğu çözüm, üstenci de değil üstelik: Buna en çok albümlerin gelişim sürecinde ve bu süreçte grubun kariyerinin farklı bir rotasını oluşturan filmlerde şahit oluyoruz. En büyük şahitliğimiz ise, George Dunning’in yönettiği tek uzun metraj animasyon olan ve Lennon/McCartney yapımı bir masala sırtını dayayan Yellow Submarine.

Lee Minoff’un da dahil olduğu geniş bir senaryo ekibinin aynı isimli şarkıdan yola çıkarak yazdığı Yellow Submarine, Marx Kardeşler komedilerine benzetilen önceki Beatles filmleri Gençlerin Sevgilisi (A Hard Days Night, 1964) veya Help!’ten (1965) farklı bir yola sapıyor. Bu saykedelik animasyon birçok stili aynı potada eritiyor ve sarı denizaltıyla yapılan, temelde bir “klipler bütünü” oluşturan bu tuhaf yolculuğun rotasını da bu yaklaşımı belirliyor.

“Bir zamanlar, ya da iki…”
1968’de yapılan animasyon, aslında grup üyeleri için hızlıca dindirmek istedikleri bir karın ağrısıydı. Zira grup Gençlerin Sevgilisi ve Help! filmlerinin vizyona girdiği senelerde giderek “boy band” formundan uzaklaşıyordu. Dolayısıyla hem bireysel hem de müzikal anlamda yeniden şekillenen üyeler, bu animasyon için pek de hevesli değillerdi. Öyle ki grup üyeleri filmin yapım sürecine yalnızca beş yeni şarkıyla katkıda bulunarak film müziklerini yapımcıları George Martin’e emanet etmiş, kendilerini seslendirme etabına da dahil olmamıştı. Gelgelelim, ortaya çıkan sonuç grup üyeleri tarafından beğenilmiş, onlar da filmin sonuna ‘All Together Now’ şarkısıyla, kısa da olsa eşlik etmişlerdi. Peki bu dünyaya ait teferruatları bir kenara bırakırsak, Yellow Submarine bize ne anlatıyor?

Yellow Submarine, ilk olarak üst anlatıcıyla dalga geçercesine, kafayı bulmuş bir anlatıcının uyuşuk cümleleriyle karşılıyor seyircisini. “Bir zamanlar,” diyor anlatıcımız, “ya da iki, bilemiyorum, Pepperland adında olağanüstü bir cennet vardı.” Böylece Pepperland’in kapıları ardına kadar açılmış oluyor: Cıvıl cıvıl renkler, sonsuz çeşitlilik, saf mutluluk ve Sgt. Peppers Lonely Hearts Club Band üyelerinin dört bir yana saçtığı huzurlu melodiler… Evet, burası bir çiçek dürbününden fışkırırcasına karışık, canlı, halüsinojenik bir cennet. Lakin her cennetin olduğu gibi, bu cennetin de ötekileri var.

Bu rengârenk saadetin ötesinde, blue meani’leri görüyoruz. Pepperland’i kopkoyu, dipsiz bir maviye bulamak isteyen, hiçbir “evet”i cevap olarak kabul etmeyen, müzikle deliren, çeşitliliğin cennetine inat tektipleşmiş blue meani’ler, Pepperland’i yıkıma uğratmak istiyor. Mavi Hazretleri’nin başını çektiği ordu hazır: Devasa yeşil elmalarla insanları taşa döndüren deliler, ürkütücü palyaçolar, “Isıran Türkler”, anti-müzik füzeleri ve Korkunç, Isıran Eldiven.

Blue meani ordusunun, bu dünyaya ait kötücül imgeleri silah olarak kuşandığı şüphesiz. “Korkunç, Isıran Eldiven” ABD’nin simgesi haline gelmiş Uncle Sam’in “I Want You For US Army” afişlerinde ısrarla bize doğrulttuğu ele öykünür. Yeşil elmaları silah olarak kullanan deliler, The Beatles ile Apple şirketi arasında yıllarca çözümlenemeyecek ve birçok dinleyiciyi The Beatles albümlerinden, dolayısıyla tam da blue meanilerin isteyeceği şekilde, müzikten mahrum edecek “elma” tartışmasını öngörmüş gibidir. Oryantalist bir bakışla şekillendirilen “Isıran Türkler” ise Türkiye’de tartışmalara yol açmıştır, eh, bu tatsızlığın hâlâ bazı izleyicileri rahatsız ettiği de söylenebilir.

Hüzünlü bir Liverpool
Saldırının başlamasıyla beraber, ilk darbeyi Sgt. Peppers Lonely Hearts Club Band üyeleri alır. Müziğin dünyayı andıran mavi, saydam bir kürenin içine hapsolması, Pepperland’i dehşete düşürür. Blue meani saldırısına maruz kalan herkes taşlaşır ve renklerini kaybeder. Hazların ve “ahlaksızlığın” esiri olduğu düşünülen ve bu sebeple sembolik olarak cezalandırılması kimilerince hâlâ makul bulunan Pompeii’nin bir tasviridir âdeta bu: Pepperland de müzikten ve sevgiden haz alır, bunun için en ürkütücü boyutta cezalandırılmalıdır.

Blue meani’lerin saldırısından kurtulmayı başaran Fred, sarı denizaltıya binerek Pepperland’dan kaçmayı başarır. Fred’in yolculuğunu ‘Yellow Submarine’ şarkısıyla renklendiren jeneriğin ardından film, çarpıcı bir şekilde stil değiştirir. Halüsinojenik seyir deneyimi yerini, Dadacı Hannah Höch’ün kolajlarını andıran bir stile bırakır. Bu değişimle hüzünlü bir Liverpool profili çizilirken, 1966 yılında çıkan ‘Revolver’ albümünün en ikonik parçalarından ‘Eleanor Rigby’ eşlik eder bu hüzne.

Pepperland’in saldırı sonucu renklerini kaybeden, hareketsiz kalan yerlilerinin aksine bu dünyanın yerlileri, dört bir yanı saran ve içlerine nüfuz eden grilere rağmen hayatlarına devam etmek zorundadır. Tam da Eleanor Rigby’nin dillendirdiği gibi; kimse tüm bu yalnız insanların nereden geldiklerini ve nereye ait olduklarını bilmez.

Fred böylesine gri bir Liverpool’da bulur Ringo’yu ve Pepperland’i kurtarmak için ondan yardım ister. Böylelikle Pepperland’i kurtarma serüveninde ekibin geri kalanını toplamaya başlarız Ringo ve Fred ile beraber. Beatles üyeleri şehrin kalabalığından izole edilmiş büyük bir evde, Ringo’nun tabiriyle, saklanır. Bu saklanma hâli aslında bize The Beatles’ın müzikal ve içsel yolculuğunun ipuçlarını da verir.

Üyelerin aynı evde yaşaması, aslında ilk defa şahit olduğumuz bir şey değil. Zira Help! filminde üyeler şehrin ortasında, yan yana inşa edilmiş dört farklı evin kapılarından ayrı ayrı girip, aynı dünyada yaşamaya başlar. Temalarını kendilerine göre belirledikleri odalar kişiliklerine ve grup personalarına yönelik renkli ipuçları saçar ortaya. Yellow Submarine’deki büyük ev ise bu sefer uzak, yekpare ve içerisinde binbir parçadır. Fred ve Ringo odaların içine girip çıkarak diğer grup üyelerini bulur: John kafasını yaşayan Frankenstein’ın canavarının bedeninden, George kendi zihninin içinden, Paul ise hayranlarının arasından sıyrılarak dahil olur serüvene. Bu esnada Beatle’ların yaşadığı ev, seyirci için âdeta gerek albümlerden gerekse popüler kültürden fışkıran imgelerle dolup taşar. Seyirci bu karmakarışık ve rengârenk imgelerle boğuşurken üyeler Pepperland’i kurtarmaya karar verir ve sarı denizaltının yolculuğu böylece başlamış olur.

Yolculuk Zaman Denizi, Bilim Denizi, Hiçbir Şey Denizi, Delikli Deniz gibi temaların hınzır bir şekilde, durmadan değiştirdiği mekânlarda devam eder. Küçük olaycıklar, küçük The Beatles şarkıları ve grup üyelerinin eğlenceli diyaloglarıyla değerlendirilir ve çözüme kavuşturulur. Ancak bu yolculuğun en önemli anlarından biri, şüphesiz ki hiçbir yere ait olmayan Jeremy ile tanıştığımız andır.

“Hiçbir yerin adamı…”
Jeremy ya da kendini nasıl tanıtırsa; Jeremy, Hillary, Boob, PhD. Jeremy her şey hakkında yeterince bilgisi olan, derinlikli konuşmadan kaçınmanın yolunu kafiyeli konuşmakta bulan, hiçbir zaman tamamlanmayan ve paylaşılmayan işler için durmadan çalışan, sevimli bir hiçtir: Ringo’ya göre “Öfkeli gençlerden biri,”, Paul’e göre ise “yaşlı bir kaçık.” Jeremy kendini çeşit çeşit sıfat ve meslekle tanımlamanın önünü alamazken, John Lennon 1965 tarihli Rubber Soul albümünden ‘Nowhere Man’ şarkısı ile tanımlar onu: “Hiçbir yerin adamı o, ‘Hiçbir Yer Ülkesi’nde yaşayan, hiç kimse için hiçbir yerin planlarını yapan.” Bu noktada Jeremy, Vietnam Savaşı’nın gölgesinde geçen döneme ait belirgin bir profili yansıtırken, şarkılarında aşk ve gençlik temalarından sıyrılmakta olan The Beatles’ın tematik dönüşüm sürecini de somutlaştırır izleyicinin gözünde. Jeremy, Ringo sayesinde hiçlikten çekilip alınarak sarı denizaltının mürettebatına katılır. Grubun Pepperland’e ulaşmasıyla beraber müzik yeniden başlar; taşlaşmış insanlar eski renklerine ve hareket kabiliyetlerine kavuşur, blue meani’ler ise bu deliliğe dayanamayıp oluk oluk kaçar. Pepperland’in kurtartılmasıyla hezimete uğrayan Mavi Hazretleri çareyi, hiçliğin ortasından çıkagelmiş Jeremy’nin kafiyeli sözleriyle binbir çiçek açmakta bulur. Mavi Hazretleri artık “evet”i cevap olarak kabul edecek ve kendini müziğe emanet edecektir.

Ütopya ve distopyalar didaktik, direnme & değişme estetiğine ihtiyaç duyan beyin jimnastikleri olarak bir köşede bekleye dursun; The Beatles’ın derdi didaktik tasvirler ya da epik kurtuluşlar olmadı hiçbir zaman. Ait ama aynı zamanda özgür hissetmek için ayak altında yeryüzü, yürekte sevgi yeterliydi ve bir animasyon bunun nasıl olabileceğini tüm güzelliğiyle gözler önüne serebilirdi. Bu açıdan Yellow Submarine etkileyiciliğinden bir şey kaybetmiş değil. The Beatles’ın yıllar önce sorduğu naif soru hâlâ geçerli: ait olmak ile özgürlüğün kesişmesi mümkün ise, bu basit gerçek dipsiz maviler ve hiçlikler için neden geçersiz olsun?