I May Destroy You: Hep Hakikatten Yana

,

Michaela Coel’in Londra’da yaşayan bir Gana göçmeni olarak kişisel deneyimlerinden beslenerek yarattığı ve aynı zamanda başrolünü üstlendiği I May Destroy You, insan ilişkilerinde rıza kavramının sınırlarını sorgularken günümüz toplumlarının ırk, cinsel yönelim, neo-liberalizm eksenlerindeki fay hatlarını gözler önüne seren etkileyici bir dizi.

Çiğdem Öztürk

Arabella Essiedou (Michaela Coel) bir Twitter fenomeni. Tweet’lerinden derlediği ilk romanı ‘Chronicles of a Fed-Up Millennial’ (Canına Tak Etmiş Bir Y Kuşağı Mensubunun Günlüğü) internette yayınlanınca fırtınalar koparıyor. Bunun üzerine yetenek avcısı ajans Future Voices’ın kanatları altına giriyor. Ajans temsilcileri ikinci romanı yazma sözü karşılığında Arabella’ya, her şeyden çok paraya bakan Londra’nın imkânlarından biraz daha fazla faydalanma fırsatını sunuyor. Arabella aldığı küçük avanslarla gününü gün etmesini biliyor, cin tonikten MDMA’e uzanan geniş yelpazeli bir keyif verici maddeler dünyasının içinde yuvarlanıyor. Fakat yine de bir ev partisi için market alışverişine gittiğinde hovardalığı yarım kalabiliyor. Kasada kredi kartının limiti yetmeyince kasiyer önce muzipçe gülümseyerek bu Twitter fenomeniyle birlikte bir selfie çekiyor, sonra da parasını ödeyemediği ürünleri banttan alıp gerisin geri raflara yerleştirmesi gerektiğini bir robot soğukluğuyla söylüyor. 21. yüzyılın selfie’li star çağı böyle, 20. yüzyılın imzalı fotoğraf dönemini mumla aratır insana.

Yine de arkadaşlar iyidir. Arabella’nın yanı başında hiç ayrılmadığı biricik arkadaşları var, seçmeden seçmeye koşan, bazen biraz saftirik genç oyuncu Terry (Weruche Opia) ve aerobik hocası olarak salonların tozunu attırsa da kendisine hiç güveni olmayan ve vaktinin büyük kısmını gey randevulaşma aplikasyonu Grindr’da tek seferlik ilişki arayarak geçiren Kwame (Paapa Essiedu). Bir de hayatta en iyi anlaştığı ama bir saniye olsun bu renkli dünyanın kapısından kafasını uzatıp bakmamışa benzeyen sakin ev arkadaşı Ben var.

I May Destroy You’nun yaratıcısı, senaristi, eş yönetmeni ve başrol oyuncusu Michaela Coel’in kader çizgisi Arabella’nınkinden farklı değil. Kendisi, Londra’da yaşayan Gana göçmeni, işçi sınıfı bir ailenin kızı. 2000’lerin başında sokak şairi ve performans sanatçısı olarak nam saldı, ardından tiyatro âlemine adım attı. Kendi tecrübelerinden yola çıkan ve yeni yetme bir göçmenin 2000’ler Londra’sında yaşadığı gençlik hezeyanlarını anlatan oyun-performansı ‘Chewing Gum Dreams’, daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan BAFTA ödüllü Channel 4 dizisi Chewing Gum’a dönüştü. I May Destroy You’nun merkezinde yer alan tecavüz tam bu dönemde meydana geldi.

Bu olayı iki yıl önce bir festivaldeki konuşmasında anlattı Michaela Coel. Çalışırken kısa bir molaya çıkmış, arkadaşlarıyla yakınlardaki bir barda bir şeyler içmişti. Gruba sızan tanımadığı birtakım erkeklerin içkisine ilaç koyduğunu fark etmedi. Kendini tamamen kaybetti. Gözünü açtığında bilgisayarın başında çalışıyordu. Aradaki kayıp saatler sonradan parça parça geri gelince tecavüze uğradığının ayırdına vardı. Polise gitti. Bir söyleşide polise birlikte gittiği arkadaşının memuru beklerlerken kayıtsızca Pokémon Go oynamasının kendisini nasıl yaraladığını anlatıyor. Bu hikâyeyi yazmaya bunun sonrasında karar vermiş. BBC ve HBO ortak yapımı bu dizinin ilk görüşmelerinde BBC’nin dizginleri neredeyse tamamen onun eline verdiğini, sonsuz bir özgürlükten yararlandığını söylüyor.

I May Destroy You başından sonuna kadar bir kavram etrafında dönüyor: Rıza. Rıza sınırının aşıldığı davranışlar arasındaki seviye farkı bir yanıyla dizinin ritmini belirliyor. Bazıları arkadaşlar arası gaddarlıklar, bazıları da ömür boyu sürecek adalet arayışına sebep olan saldırılar. Bugüne kadar patriyarkanın tecavüzü tanımlarken penetrasyon konusundaki ısrarcılığı kim bilir kaç kadının (ve azımsanmayacak sayıda erkeğin) ölene kadar tecavüz travmasını atlatamamasına neden oldu. Ceza Hukuku konusunda pek iddialı olan Britanya da bundan muaf değil. Dünya üzerindeki tecavüz suçlarının hiç azalmamasının temel sebeplerinden biri cezasızlık; Arabella da kendisine tecavüz edenlerin cezasız kalacağını biliyor.

Dizide de geçen “tecavüzcüm” ifadesine bir mim koymak şart. Tecavüzcü sözcüğüne iyelik eki getirmek kurban ve fail arasında gündelik bir ilişkiye atıfta bulunmaya benzer bir bağ kuruyor. Michaela Coel’in de bahsettiği “radikal empati” böyle bir bağ kurulmadan mümkün olmalı. Bu konuda kafasını berraklaştırmak isteyenler, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin hazırladığı Kavramlar Sözlüğü’ne bakabilirler.

Güçlü Dönem Atmosferi

Bu otobiyografik dizide eşyanın tabiatı gereği hakikat ile kurmaca arasındaki muğlak alanda ibre hep hakikatten yana. Michaela Coel verdiği söyleşilerde bunu fazlasıyla hissettiriyor. Ayrıca kafasının içinde dönen bütün tartışmaları kurmacanın bir parçası kılmayı biliyor: “İkinci kez cinsel saldırıya uğradığını fark edince aşırılık ihtiyacı içinde peruğunu çıkarıyor ve saçını sıfıra vurduruyor, maksadı her şeyden, kadınsı olan ne varsa hepsinden kurtulmak. (…) Bütün bu kararlar kendi kimliğine dair yaşadığı ciddi kırılganlık ve korkudan ileri geliyor. Yanında kendini güvende hissedebileceği bir kabile arayışında sürekli, çünkü kendi kendine kalmaktan ödü patlıyor, herhâlde çoğumuz bu duyguyla özdeşleşebiliriz.”

I May Destroy You’nun kalıcılığını garantileyen bir diğer mesele de sosyal medyaya dair sunduğu net dönem portresi. Dünyanın tekerine çomak, 1980’lerde Walkman’in icadıyla sokuldu. Bugün insanlık hâllerini anlatmak için kullanılan FOMO’ların (sosyal medyada bir şeyleri kaçırma korkusu), Nomophobia’ların (telefonsuz kalma korkusu) kökenine ancak –şimdi çok masum kaçsa da– insanı etrafından yalıtan Walkman dünyasını anlayarak inebiliriz. Arabella’nın Walkman kuşağından değil de makine-insan ilişkisinde işi biraz daha ilerleten Game Boy kuşağından olduğu söylenebilir; aile evindeki başucu çekmecesinden ilk çıkan, eski Game Boy’u. Hayatı boyunca küçük bir ekrana bakmaktan hiç vazgeçmemiş. Doktor böbreklerine dair kritik bir konuşma yaparken bile Instagram’dan canlı yayın yapıyor. Yine de “odaya geri döndüğünde” doktorun Afro-Karayip kökenlilerin böbreklerinin hassasiyetini anlatma çabasının üzerine tıbbın indirgemeci bakışını lanetleyerek cevabı yapıştırmasını da biliyor. Aslında sosyal medya da tam bu hazırcevaplığı kutsayan bir alan, Arabella’nın Twitter fenomeni olmasının sebebi de bu zaten. Dizinin yaratıcısı Michaela Coel’in 2009’da girdiği Twitter’da hâlâ aktif olduğunu da belirtelim.

Dizi belli bir türe sadık kalmıyor. Onun yerine ekseriyetle hayatının merkezine müziği oturtarak ’90’lar Londra’sına göğüs geren genç göçmenleri anlatan Hanif Kureishi romanlarının atmosferinden Ken Loach’un acı yüklü İngiliz işçi sınıfı portrelerine uzanan bir yelpazede salınıyor. I May Destroy You’nun en güçlü yanlarından biri de müzik; Daft Punk’tan Prodigy’ye, Janelle Monáe’den The Blackbyrds’e yok yok. Ayrıca dizinin sanat yönetimine büyük bir titizlikle yaklaşıldığını vurgulamak gerek: Ego Death (Ego Ölümü) isimli bar, mutfak penceresinden atlanarak çıkılan dört duvar arası küçük bahçe, yetenek avcısı ajansın son derece havalı müşterek çalışma evi, yayın dünyasını parmağında oynatan yayınevi patroniçesinin bin bir çeşit bitkiyle dolu aşırı lüks ofisi, Arabella’nın İtalyan sevgilisi torbacı Biagio’nun zevkli döşenmiş –pandemiyle birlikte önemi herkesçe teslim edilen– büyük balkonlu evi, Arabella’nın sabit gelirli işe sahip tek arkadaşı Simon’ın işyeri.

Diziyle ilgili yorum yazan Amerikalı bir izleyici oyuncuların neredeyse tamamının siyah olmasına atfen, “Britanyalılar, beni evlat edinin, ABD’de siyah oyuncular ağzıyla kuş tutsa buna izin verilmez” demiş. Amerika’daki ırkçılıkla Avrupa’daki ırkçılığı ve mesela Türkiye’deki ırkçılığı karşılaştırınca elbette farklar bulacağız. Ama bütün bu kültürlerin hepsi sistematik kadın düşmanlığı konusunda ortak paydada buluşuyor. Neyse ki tıpkı Michaela Coel gibi bunu ifşa etmeyi hayat memat meselesi olarak gören kadınlar ve tarihin içine kök salmış bir feminist mücadele var.


I May Destroy You, beIN CONNECT dijital platformunda izlenebiliyor.