Lütfi Ö. Akad’ın Mirası

,

Türkiye sinemasının büyük ustaları arasında yer alan Lütfi Ö. Akad, yalnızca ürettiği filmlerle değil, ilham verdiği ve mirasını taşıyan kuşaklar üzerindeki etkisiyle de bilinen bir yönetmen. Akad’ın sinema macerası, bir yönetmenin yolculuğu olduğu kadar gelenek ve gelecek arasında kurulan bir köprünün öyküsü aynı zamanda.

Övgü Gökçe

Bu yazı Altyazı’nın 113. sayısındaki Lütfi Ö. Akad dosyasında yayımlanmıştır.

Lütfi Ö. Akad’ın (çok çeşitli nedenlerden) kimilerini hayran bırakan, kimilerini ise pek sarmayan belki de en ilginç filmi Yalnızlar Rıhtımı’nda (1959) esrarengiz bir akordeoncu vardır. İlk bakışta göze çarpmayan, filmin ilk sahnelerinden itibaren gerilerde beliren, bazen öne çıkacak gibi olan, olayların kaderini belirleyeceğini hissettiren, ama yine de diğer pek çok artistik şeyin arasında silik duran ve en nihayetinde, silikliğine rağmen -ya da binbir parıltı içindeki bu silikliği sayesinde- görünür olan bir akordeoncu.

Yalnızlar Rıhtımı’nın cazibesinin, tıpkı bu akordeoncuda tuhaf gibi görünen ama bir araya gelebilen şeyler gibi başka başka unsurları birlikte barındırabilmesinden ileri geldiği söylenebilir. Daha jenerikten başlayarak bir bir sayıp dökebileceğimiz bu hususiyetlerin ardı arkası gelmez; 1959 senesi itibarıyla film, hem Türkiye’de sinemanın başlangıç yıllarının mirasını içinde barındıran hem de 1960’larla birlikte yıldızı parlayacak, yeni moda pek çok şeye kapı açan ve Akad’ın sinemayla kurduğu ilişkide kritik bir dönemeci belirleyen bir eşik gibidir. Sinema tarihimizi başlatan filmlerin de yapımcılığını üstlenen ilk gerçek yapımcılarımız İpekçiler’den İhsan İpekçi, eserin sahibi Ali Kaptanoğlu (Attila İlhan), dönemin tango piri Necdet Koyutürk ve orkestrası, ‘foto direktörü’ Yoakim Filmeridis filmin jeneriğinde art arda yer alırlar. Öte yandan, çok sayıda filmde yan rollerde karşımıza çıkan Turgut Özatay ve Melahat İçli, bu filmle bir araya gelen ve uzun yıllar boyunca ayrılmayacak olan esas kız – esas oğlan Çolpan İlhan ve Sadri Alışık’tan bile havalıdır. Yalnızlar Rıhtımı’nda sürekli havada asılı kalan bohem bir trajedinin ihtimali ve bildiğimiz melodram hali de iç içedir; üstüne üstlük, filmin içli havası, aralara giren gizemli bir polisiyeyle sürekli kesintiye uğrar. Jaluzili mekânlarda gizli buluşmalar, birbirine güvenmeyen ve karşılıklı tehdidini hissettiren karanlık adamlar ve gerçek bir romantik olan Rıdvan Kaptan (Sadri Alışık), aynı gece kulübünde sıklıkla karşılaşırlar. Filmin farklı türlerden esinlenilmiş estetik öğelerle Akad’ın görsel geometri denemelerini, alkolik Kontes Güner’in (Çolpan İlhan) etrafındaki Avrupai havayla yerli bir ruh halini bir araya getirmesi pekâlâ özgündür. Nasıl ki Güner aynı anda hem bir Mısır prensesi hem Hollywood aktrisi gibi görünebiliyorsa, kaptan Rıdvan da hem dokunulmaz ve efendi bir yakışıklılığa hem de kadehini “içinizdeki acıya” diye kaldırabilen damardan bir Attilâ İlhan karakterine bürünebilir.

Akad’ın, yapımcısının onu bütünüyle serbest bıraktığını, metnin şairaneliğiyle dramatik yapısını dengelemeye çabalarken, bir yandan da yeni anlatım özellikleri denemeye çalıştığını söylediği Yalnızlar Rıhtımı, sonradan bir tür özeleştiri içeren kendi ifadesiyle “bir estetizm gösterisidir” belki. Film, kendi döneminde başta Marcel Carné olmak üzere özellikle Fransız sinemasının, Avrupa sinemasının örneklerine dönük bir özenti içermekle de suçlanır ya da yine kendi ifadesiyle Akad’a “pahalıya patlar” ama bütün bunlar, bir şeyleri en cesur haliyle denediği ufku açık ve çalışkan bir yönetmen olmaya başladığı gerçeğini değiştirmez. Kendisinden önce gelenlerle yeni bir yaklaşımı birleştirmeye çabalayan, filmin dillendirdiklerinden fazlasını konuşmamaya özen gösteren, elindeki imkânlarla kendi yolunu bulmaya çalışan bir yönetmen. Akordeoncuya gelince… o da yapabileceğinin en iyisini yapıyor, suskun bir şekilde âşık olduğu Güner’e lokumların en iyisini getiriyordu.

ACI ve ACIMASIZLIK

Ölümünün ardından Akad’ın bize bıraktıklarını düşünürken, defalarca izlediğim, her halükârda içselleştirdiğim ve şüphesiz en sevdiğim Vesikalı Yarim’den (1968) de çok, Yalnızlar Rıhtımı’yla tanıştığım vakitleri hatırladım. Akad’a dair o dönemde karşıma çıkan bir anekdotun, bugün onu bir yerlere yerleştirme çabasını aydınlatabilecek keskinlikteki önemini de bu vesileyle yeniden anladım. Yalnızlar Rıhtımı’nı ilk izlediğimde fena hâlde mıhlanmıştım. Herhâlde on yıl önceydi; bir süredir Türkiye’de sinema ve gelenek ilişkisi üzerine kafa yoruyordum ve filmler, metinler, tartışmalar arasında birtakım izleri takip ediyor, Akad’ın ait olduğu sinemacı öncü kuşağın deneyimini anlamlandırmaya çalışıyordum. Tam o sıra, karşıma TRT’de yayınlanmış ve yanılmıyorsam Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi tarafından hazırlanmış bir belgesel serisinin bir bölümü çıktı. Belgeselde, Türkiye sinema tarihinin en çok tartışılan ve en kritik figürlerinden biri olan Muhsin Ertuğrul hakkında farklı görüşler dile getiriliyor, sinema yapmaya çalışan genç kuşağa karşı Ertuğrul’un, deyim yerindeyse, ne denli ketum olduğu ima ediliyordu. Konuyla ilgili söz söyleme sırası Ertuğrul’dan sonraki kuşağın belki de en parlak temsilcisi olan Akad’a geldiğinde ise, sinemamızda miras aktarımı bahsinde büyük puntolarla anılması gereken şöyle bir şey anlatıyordu Akad: Bir gün, bir konuşma esnasında bu paylaşmama hâli canına tak etmiş olacak ki, biraz buruk biraz da meydan okur bir şekilde Muhsin Ertuğrul’a “Bizim hiç ustamız olmadı” demiş. İlk bakışta ağır sayılabilecek bu cümle, pekâlâ hem Akad’ın kendi kuşağından pek çok sinemacının hem de cumhuriyetin yapısı itibarıyla mirassızlığın acısını çekmiş, modernleşme döneminin pek çok sanatçısının ortak cümlesi olabilirdi. Oysa daha da ağır olanı, bu konuşmada Ertuğrul’un Akad’a verdiği sert cevap: “Bizim de olmadı.”

Belgeselde bu cümlenin arkasından susuyordu Akad ve zekâ dolu bir bakışla hafifçe gülümsüyordu, bir anlamda konuyu tarihe havale ediyordu belki. Diğer kısımlarını hayal meyal, sonundaki o gülümsemeyi ise çok iyi hatırladığım bu kısa ve sarsıcı diyalog sonraki yıllarda da hiç aklımdan çıkmadı. Türkiye’de sinemanın tarihine dair, hatta genel anlamda gelenek meselesine dair pek çok soruya cevap olabilecek çok temel bir nitelik içeriyordu: olsa olsa bir tür ‘acılık’ olarak tarif edilebilecek bir şey. Bu hissiyatın izine, sonraki kuşakların kendilerinden önce gelen kuşaklarla kurduğu ilişkide, yalnızca sinemada ya da kültürel alanda değil, örneğin Türkiye’deki siyasal mücadelelerin kesintili tarihinde de rastlamışızdır. Ait olamamanın, kendisini ilişkilendirememenin veya çok daha önemlisi, temellendirememenin neden olduğu bir acılık. Bu hislerin, hızlı bir şekilde imal edilmiş ve ezberletilmiş bir cumhuriyet kültürünün farklı kuşaklarında hele de hiçbir eksiğimiz yokmuş gibi davranılmasına rağmen tekrar tekrar ortaya çıkması yeterince acıyken, öncekilerin yeni gelenler için duyduğu benzer karmaşıklıktaki hislerin gelenekle kurulan ilişkiyi daha da katmerleştirdiğini sezebiliriz. Bu kez, yenilerin öncekilere duyduğu bağlantısızlık hissinin yerini, bazı yolları açan, oradan belki ilk kez geçmek durumunda kalmış olan eskilerin yenilere duyduğu tahammülsüzlük, sahip çık(a)mama, takdir görmemenin burukluğu ya da öfkesi gibi duygulara bıraktığı gözlemlenebilir. Eğer Türkiye’de pek çok alanda olduğu gibi sinemada da gelenek veya miras sorusu başka pek çok sebep, sonuç ve somut durumlar kadar bu türden hissiyatlar üzerinden de anlamlandırılabilirse, Ertuğrul ve Akad’ın diyaloglarında katman katman açılan ve birbirlerine yönelen şeyin de tam bu olduğu söylenebilir: aynı anda bir tür acı ve acımasızlık.

İşte bu yüzden Altyazı’nın 112. sayısında Fırat Yücel’in Altyazı’dan köşesinde Yılmaz Güney ve Lütfi Akad ilişkisine dair söyledikleri; Akad’ın alacağını almış, başka bir yere doğru giden Güney’e öğüt vermek yerine onu izleyişi, onun gidişine eşlik edişi, Akad’da bir ustalık aranacaksa buralarda aranması gerektiği bahsi önemli. Sözünü ettiğim türden bir acılık Akad’dan sonraki kuşaklarla onun arasında hiçbir zaman var olmadı. Çağdaşı olan pek çok sinemacı bir yana, Çağan Irmak’tan Derviş Zaim’e uzanan ve kolay kolay iki ucu bir araya gelmeyecek bir skalada yer alan pek çok yönetmenin kendisini Akad’ın mirasçısı, değilse bile Akad’ı kendisine usta saymasının sebebi de yine buralarda aranmalı. Bu topraklarda alışık olunmayan türden, gölge etmek yerine ilham veren, kendini geri çeken, gerçekten işiyle ilgilenen, yüksek perdeden konuşmak yerine mânâlı bir sessizliği yeğleyen kaç ustamız oldu ki? Dahası perdede, bu ülkeye dair bazı hakikatleri tüm derinliğiyle kavramamızı sağlayabildiği kadar, aynı hakikatlerin içinden kolay rastlanmayacak türden esrarlı anlar, karakterler çıkararak bizi ürpertebilen kaç kişi oldu? Hayattayken ve ardından bakarken edilen cümlelerin, bunca insanın takdirini tartışmasız almasının ve bir yanıyla kendini hep belli bir mesafede tutan bu adama bu denli büyük bir gönül borcu duyulmasının da nedeni yine buralarda aranmalı sanki; zira, Akad’la kurduğumuz ilişki yalnızca ona değil, bize dair de bir şeyler söylüyor. O, bizim bu topraklarda görüp görebildiğimiz ya da bildiğimizin en iyisiydi. Başının etrafındaki belli belirsiz hare ve ismini anan yüzlerde okunan o şefkat ve sevgi de bu yüzden olsa gerek.