Michaël Dudok de Wit ile Kırmızı Kaplumbağa üzerine söyleşi

,

Issız adaya düşen insan temasını hiç diyalog kullanmadan, sade bir derinlikle ele alan Kırmızı Kaplumbağa son yılların en gözde animasyonları arasına girdi bile. Michaël Dudok de Wit’in Ghibli Stüdyosu’yla ürettiği bu ilk uzun metrajı BluTV’de yayında.

Söyleşi: Engin Ertan

Bu söyleşi Altyazı’nın Mart 2017 tarihli 170. sayısında yayımlanmıştır.

Prömiyerini 2016’da Cannes’da yapan Kırmızı Kaplumbağa (La Tortue Rouge) festivalde büyük beğeni kazanmış ve Belirli Bir Bakış bölümünün Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüştü. Giderek büyüyen bir ilgiyle karşılaşan film, Akademi Ödülleri’nde de En İyi Uzun Metraj Animasyon dalında adaylık elde etti. Issız adaya düşen bir adamın kurtulma çabalarının kırmızı bir kaplumbağa tarafından engellenmesi etrafında gelişen hikâyesiyle anlatan film, Hollandalı animasyon sanatçısı Michaël Dudok de Wit’in ilk uzun metrajı. Ünlü Japon animasyon film şirketi Ghibli Stüdyosu yapımcılığında hayata geçen bu proje, stüdyonun Japonya dışından bir yönetmenle işbirliğine gitmesi açısından da ilgi çekiyor. Michaël Dudok de Wit ile Ocak ayında, Unifrance’ın Paris’te düzenlediği Fransız Sineması ile Randevu etkinliğinde röportaj yapma imkânımız oldu ve Kırmızı Kaplumbağa’nın hikâyesini yönetmeninden dinledik.

Ghibli Stüdyosu’yla çalışmanız nasıl gündeme geldi? Siz mi bu projeyi onlara sundunuz, yoksa onlar mı sizinle iletişime geçti?
Onlar benimle iletişime geçti. Gerçekten de olağandışı bir durum bu. Eğer Ghibli Stüdyosu uzun metraj bir film çekmemi önermeseydi, sanıyorum bu işe asla kalkışmazdım. Yıllardır bir sürü kısa film yönetmeninin uzun metraj projelerini gerçekleştirmek için yapımcıları ikna etme çabalarına, para bulmaya uğraşmalarına tanıklık ediyorum. Bu duruma bakıp, ben kısa film yapmaya devam edeyim diye düşünürdüm hep. Fakat Ghibli’den böyle bir teklif gelince cevabım tabii ki evet oldu.

Ghibli Stüdyosu’nu sizin için özel kılan unsurlar nedir?
Ghibli yapımı filmleri çok beğeniyorum ama bunlar aynı zamanda yönetmen sineması örnekleri. Onlarla çalışırken film yapma süreci tamamen yönetmenin sorumluluğunda ve onun yaratıcı fikirlerine bağlı. Yapımcılar elbette tavsiyelerde bulunuyorlar ama son kararı yönetmen veriyor. Bu çalışma biçiminin etkilerini filmlerde de görebilirsiniz. Ticari olmaktan ziyade kişisel filmler.

Onların size teklif getirdiklerini söylediniz. Peki, sizin kısa filmlerinizden nasıl haberdar olmuşlar? Farklı ülkelerden yönetmen keşfeden bir ekipleri mi var?
Her ne kadar çok ünlü ve saygın bir şirket olsa da Ghibli Stüdyosu’nun uluslararası araştırma yapan böyle bir ekibi yok, o kadar da büyük değiller. Benimle iletişime geçen kişiler Isao Takahata ve Toshio Suzuki idi. Takahata aynı zamanda okullarda ders de veriyor ve yıllardır benim Father and Daughter (2000) isimli filmimi öğrencilerine gösterirmiş. Benimle iletişime geçtiklerinde bu kısa filmimi çok beğendiklerini ve bu filmde Japon mantalitesine yakın şeyler bulduklarını söylediler. Bu benim için müthiş bir iltifattı. Fakat benden bekledikleri Father and Daughter’ın uzun metraj versiyonu değil, yeni bir hikâye idi.

Kırmızı Kaplumbağa görsel olarak Ghibli Stüdyosu filmlerine pek de benzemiyor. Bu projeye başlarken sizin aklınızda nasıl bir estetik vardı, stüdyonun beklentisi neydi?
Benim de yönelttiğim ilk sorulardan birisi buydu; nasıl bir görsel tarz istediklerini, klasik Japon animasyonuna yakın mı yoksa uzak mı bir şey düşündüklerini sordum. Bu anlamda özel bir beklentileri yoktu, tercihi bana bıraktılar. Fakat onların filmlerinin ruhuna uygun bir şey yapmamı bekliyorlardı. Ghibli filmlerinde tüm canlılara ve doğaya karşı büyük bir sevgi ve saygı vardır. Ayrıca, Küçük Deniz Kızı Ponyo (Gake no ue no Ponyo, 2008) gibi hedef kitlesi çocuklar olan filmlerinde bile müthiş bir olgunluk görebilirsiniz. Böyle bir tematik ortaklıktan bahsediyorum.

Kırmızı Kaplumbağa’nın en ilginç yönlerinden biri, filmde hiç diyalog olmaması. Bu fikir nasıl gelişti? Örneğin, Robert Zemeckis’in benzer bir hikâye anlatan Yeni Hayat’ında bu duruma çözüm olarak geliştirilen Wilson karakteri vardır; Tom Hanks ıssız adada isim verdiği bu voleybol topuyla konuşur.
Yeni Hayat gerçekten çok iyi bir film. Kırmızı Kaplumbağa’nın yapım aşamasında Yeni Hayat’ı (Cast Away, 2000) iki kez daha izledim; neyi nasıl yapmam ya da yapmamam gerektiği konusunda fikir almak için. Örneğin Tom Hanks’in canlandırdığı o karakteri bir saat boyunca sessiz oturtamazsınız, bu anlamda Wilson karakteri bence de dahiyane bir buluş. Fakat ben filmimde ıssız adaya düşen karakteri herhangi bir objeyle ya da kendi kendine konuşturmamak konusunda kesin kararlıydım. Filmin ikinci yarısında hayatına bir kadın girdiğinde elbette iletişim kurmaları gerekiyordu. Hatta senaryonun ilk versiyonlarında diyalog da vardı ama daha sonra bunun doğru bir seçim olmadığını düşündüm ve diyalogları tamamen çıkarttım. Zamansız bir hikâye bu; hangi dönemde geçtiğine dair bir şey söylemiyoruz. Başkarakterin nereden geldiği de belli değil. Fakat diyaloglar hep belirli bir zamana ya da mekâna işaret ediyor olacaktı. O yüzden, bu zamansızlık ve mekânsızlık duygusunu koruyabilmek için diyaloglardan vazgeçmek gerektiğine karar verdik. Bu öneri ilk olarak Toshio Suzuki’den geldi. Bu şekilde yakaladığımız sadelik beni de çok etkiledi ve ikna oldum.

Sadelikten bahsettiniz, Japon animasyonları genellikle sade değildir. Hem anlatıları hem de görsel yapıları çok katmanlıdır. Sizin Japon animasyonlarıyla aranız nasıl?
Akira (1988), Paprika (Papurika, 2006), Prenses Mononoke (Mononoke-hime, 1997), Ruhların Kaçışı (Sen to Chihiro no
Kamikakushi, 2001); bunların hepsi müthiş yaratıcı bir zekâyla bezenmiş filmler. Çok tuhaf ve inanılmaz karakterlere sahipler. Japon animasyonları Japonya’nın kültürel özelliklerini yansıtıyor. Bir yandan renklerin baskınlığı ve detaylara gösterdikleri özen, ürettikleri her şeyi çok zengin kılıyor. Fakat diğer yandan saflık ve sadelik hayat tarzlarının önemli bir parçası; bahçe işlerinden yemek kültürüne ya da resim sanatına kadar… Japonya gerçekten de böyle zıtlıkların bir arada olduğu bir ülke. Japon animasyonuyla ilk kez tanıştığımda bu nedenle hayret içinde kalmıştım. Fakat bir animasyoncu olarak benim tarzım çok farklı. Yine de Ruhların Kaçışı’nın en sevdiğim filmlerden birisi olduğunu eklemeliyim.

Kırmızı Kaplumbağa’nın anlatısını illa fantastik bir hikâye, bir nevi masal olarak görmek zorunda değiliz. Kaplumbağa, ıssız adadaki adamın bilinçdışı, ya da onun kaderine işaret eden bir sembol olarak da görülebilir. Böyle bir okumayla ilgili sizin yorumunuz ne olurdu?
Az da olsa filmi böyle yorumlayan başka kişilere de rastladım. Çoğunlukla insanlar, ne kadar inandırıcı olduğunu sorgulamadan kendilerini hikâyeye kaptırdıklarını söylüyorlar. Bu benim için çok değerli bir yorum, çok kıymetli bir övgü. Sanıyorum rasyonel insanlar, filmde gördüğümüz her şey bir rüyadan ibaretti deyip çıkıyorlar işin içinden. Başkalarıysa oradaki gizemi çözmek için kendilerince bazı açıklamalar getiriyorlar. Bense filmimin farklı şekillerde yorumlanmasından elbette çok memnun oluyorum.