Rezan Yeşilbaş ile Sessiz üzerine söyleşi

,

Rezan Yeşilbaş imzalı Sessiz (Bé Deng) 2012 yılında Cannes’da kısa film dalında Altın Palmiye kazanarak bunu başaran ilk Türkiye yapımı film olmuştu. Yönetmen Yeşilbaş’la, Cannes’da gelen ödül sonrası filmini ve Kürt sinemasının bugününü konuşmuştuk. 1984’ün Diyarbakır’ında genç bir kadının 12 Eylül zulmüne bir çift ayakkabıyla başkaldırmasının öyküsünü anlatan Sessiz MUBI Türkiye’de yayında. 

Söyleşi: Senem Aytaç, Berke Göl, Ali Deniz Şensöz, Fırat Yücel

Bu söyleşi Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 119. sayısında yayımlanmıştır.

Sessiz’de Kürt sorununun 30 yıllık tarihine bakarken küçücük bir hikâyeye odaklanıp, yaklaşım anlamında da, kamera kullanımı anlamında da, o hikâyeyi en yakınına girerek anlatıyorsunuz. Ama bu küçük hikâyeden, genel resme dair bir şey çıkıyor.
Bence genel meseleyle ilgili büyük laflar etmektense, basit insan hikâyeleri çok daha etkili. Kürtler halihazırda zaten mecburen çok politikler, o politikliğin üzerine fazladan bir politik söylem koyduğunuzda bu, insanları itebiliyor. Meseleyi mümkün mertebe insan üzerinden anlatırsak onun etnik, sosyal, politik sorunları kendi içinde mutlaka ortaya çıkacaktır. Bu filmi çekerken de meseleye en basit ve yalın şekilde bakmak, belirli bir mesafeyle, bir şeyleri sömürmeden yaklaşmak benim için çok önemliydi.

Filmdeki hikâye, benim küçüklüğümde yaşadığım bir şey. Psikolojik şiddet benim üzerimde çok iz bıraktı. İzleyiciye de bunu hissettirmek istedim. “Ben bu kadarını anlatabiliyorum, geri kalanını, daha neler olabileceğini siz hayal edin” demek istedim. Annemle cezaevine ilk kez gittiğimde, onun sessizliğini hissettiğimde çok ağır bir süreç başlamıştı benim için. Ne oluyor, demiştim, niye bu kadınlar konuşmuyor?
Cannes’da Ken Loach çok güzel bir şey söyledi: “Geçmişi değiştiremeyiz ama bugünden geçmişe bakarak oradan ders çıkarabiliriz.” Benim aslında temel meselem bu. İnsanların biraz empati yapmasını istiyorum. Bu meseleyle ilgili herkes oturduğu yerden konuşmayı, yaşadığı bir şey olmadan, meseleye süslü laflar ederek yaklaşmayı seviyor. Halbuki bu insanların neler yaşadığını, ne hissettiklerini aktarmamız lazım. Onu aktarırken de herhangi bir tarafa meyletmemek, gerçekliği bozmamak gerekiyor. O zaman insanlara bir şey hissettirirsin. Bu filmin benim en çok hoşuma giden tarafı bu. Hindistan’daki bir kadın da bundan etkileniyor, Belçikalı bir kadın da.

Kısa filmlerde pek görülmeyen türden bir finali var filmin. Cezaevindeki görüşme sahnesi bir final gibi aslında ama hayır diyorsunuz, bu bir final sahnesi değil: Yaşam babasız devam ediyor…
Ben her seferinde onu yaşıyordum. Gidiyorduk, orada bir final yaşıyorduk. Ama sonra hayat devam ediyordu. Babamı özlüyorduk ama hayatımız da devam ediyordu. Filmde de o basit hayatın devam etmesiyle ilgili bir şey yapmak istedim.

Aynı zamanda ferahlık duygusu veren de bir sahne o; bir önceki sahnenin ağırlığından sonra yıkanan bir çocuk görmek. Bir tür arınma belki de.
Arınmak zor bir süreçtir; arınmak için acı çekmek gerekir. Ben onu biraz, o kız çocuğunda simgeleştirerek vermeye çalıştım. Eninde sonunda arınacağız ama o acıyı çekmeyi göze alabiliyor muyuz? Bunu göze alıyorsak arınabiliriz.

Yakın planları ve sallanan kamerayı, ‘hayatın içinde’ olma hissi verdiği için mi tercih ettiniz?
Ben bütün filmi annemi izler gibi çektim. Her açıdan ona baktım ve onu yakından görmek istedim. Bu da böyle bir biçime sebep oldu. Aslında senaryoyu yazarken sabit kamera ve uzun planlar düşünüyordum. Fakat Diyarbakır’ın sokaklarında, evde, mekânları gezerken devamlı bir izleme isteği, karakterle beraber yürüme isteği doldu içime. Döndüğümde Zeki Hoca’ya (Demirkubuz) “ben omuz kamerası kullanacağım çünkü öyle hissettim” dedim. O da “öyle hissettiysen doğrudur” diye cevap verdi.

Rezan Yeşilbaş (sağda), filmin başrol oyuncusu Belçim Bilgin’le birlikte Cannes’da ödülünü alırken

Oyuncular tanıdık isimler ama çok da kendilerini göstermiyorlar. Tanınmayan yüzlerle çalışmayı düşündünüz mü yoksa en başından beri profesyonel oyuncu mu istiyordunuz?
Profesyonel oyuncu tabii ki istiyordum. Biz hayata hep 1-0 yenik başlıyoruz, sinemada da bu böyle. Bir hikâyeyi Kürtçe çektiğin zaman 1-0 yenik başlıyorsun çünkü Kürtçe bilen oyuncu yok. Aklıma Kürtçe bilen Belçim (Bilgin) gelmişti ama tanışmıyorduk. Sonra ben Unutma Beni İstanbul’da çalışırken, konuyu açtım kendisine. Çok heyecanlandı. Tabii profesyonel ya da ismi bilinen oyuncularla çalışmak, ilk filmini çekenler için hep sıkıntılı oluyor. Ama ben meseleye artık şöyle yaklaşıyorum: Bir oyuncuya bir senaryo yolluyorsunuz, o senaryoyu kabul ediyorsa, kendini o senaryonun içinde görüyorsa, artık iş bitmiştir. Ha Zeki Hoca’yla çalışıyor, ha Nuri Hoca’yla çalışıyor, ha benimle, fark etmemeli. Oraya geldiği zaman artık sette söylenen ve ortaya çıkarılmaya çalışılan şeye hizmet etmesi gerekiyor, ki bu konuda oyuncular beni hiç yormadılar. Herkes kendini teslim etti. O zaman iyi bir şey çıkıyor zaten ortaya.

Filmin kadrajlarına baktığımızda aslında dışarıda olanların görsel olarak sürekli çerçevelerle sınırlandırıldığı, baştaki çamaşır ipleri gibi parmaklıkların arkasından görüntülendiği dikkat çekiyor. Bu biraz da, hapisteki babayla dışarıdakilerin aslında bir farkının olmadığının altını mı çiziyor?
Bizim hayatımız öyle. O helikopter sesleri, jet sesleri… Diyarbakır’da genel olarak öyle yaşıyoruz. Ben 86’da İstanbul’a ilk geldiğimde, Türklerle karşılaştığımda bir şeyi fark ettim. Dedim ki bunlar bize hiç benzemiyorlar, çok rahatlar. Buranın sahibi gibi davranıyorlar. Aynı ülkedeyiz, niye bunlar bu kadar rahatken biz her şeyi gizlemek zorundayız, diye sordum kendime. Aynı şey bugün hâlâ devam ediyor. Devletin değişik bir artistliği var orada, insanlara karşı kibirli. Bu beni hep rahatsız etti fakat devlete ya da Türklere karşı bir kinlenme durumu geliştirmedi bende. Sadece onların konumlandığı tarafın karşısında başka bir şeyin olduğunu anlatma isteği doğurdu. Onlara başka bir şeyin de yaşandığını göstermek gerekiyor çünkü kimse hiçbir şeyin farkında değil, herkeste faşizan bir ezber var. İnsanlar kendine soru bile sormuyor, akıl tutulması gibi bir şey bu. Orayla ilgili değil, kendiyle ilgili bile soru sormuyor. Ben bunu kırma isteği hissettim. Buna gücüm yeter mi yetmez mi, tabii ki bilmiyorum. Ama en azından arkadaşlarımın önyargılarını kırmış, Kürtlere bakışını değiştirmiş birisiyim. Çünkü meseleye insan olarak yaklaşmazsak; etnik kimlikler üzerinden, farklılıklar üzerinden ötekileştirmeye çalışırsak bu bize hiçbir şey kazandırmaz. Zaten bunu bütün Cumhuriyet süreci boyunca yaptık, burada insan bırakmadık! Buna rağmen hâlâ son kalanları nasıl mahvederiz, onu düşünüyoruz. Bu sadece Kürtlerle ilgili değil; eşcinsellerle ilgili de, kendini farklı hisseden diğer herkesle ilgili de böyle tepeden bir bakış var. Dolayısıyla evet, oradaki bütün anlarımız aslında bir cezaevi gibi. İnsanların bunu görmesini istiyorum. Bunu kalın çizgilerle değil, incelikli bir şekilde yapmak lazım çünkü üslupta sıkıntı varsa senin de onlardan farkın kalmaz. Bir Türk yurtdışına gidiyor, yabancı olduğu için zorluk çekiyor fakat bundan daha koyu bir faşistlik çıkararak dönüyor ülkesine. Halbuki orada yaşadığın şeyin, sana öteki olma durumunu hissettirmesi gerek.

Son dönemde Kürt sineması adına çok sayıda film üretildi. Sinemadaki genel tabloyu nasıl görüyorsunuz?
Bir kere sanatın gücünü fark etmek gerekiyor. Özellikle Kürtlerin bundan çok uzaklaştığını düşünüyorum, çok ciddi bir kültürel birikimleri olmasına rağmen. Biz kendimizi değiştirelim, eğitelim, bir yere getirelim. Birinci kuşak Türkleri etkileyemesek bile bundan sonra gelecek kuşağı mutlaka etkileriz. Kürtlerin dünyanın her yerinde çok mazlum bir halk olduğunu biliyorum. Fakat bu mazlumluğun arkasına saklanarak bir şey yapamayız ki, bunun dışına çıkmak gerekiyor. Bunu bütün dünya biliyor, bağırıp çağırmaya gerek yok. Biz kendimizi yetiştirirken neye göre hareket etmeliyiz, nasıl bir bilinçlenme geçirmeliyiz, bunun dertleriyle uğraşmalıyız. Öbür türlü bütün güçsüzlüklerimizi o mazlumluktan aldığımız bir güç olarak ortaya koymuş oluruz. Bunu sinemada da yapıyoruz, edebiyatta da. Bundan sıyrılmak lazım. Biz kendimize saygımız için kendimizi değiştirmeliyiz, geliştirmeliyiz. Birey olabilmeliyiz. Bunu yapmadığımız sürece kimseye derdimizi anlatamıyoruz. Bugün bu politik durum içinde tutuklasınlar KCK’lıları, ellerinden gelen her şeyi yapsınlar. Bu onlara uzun vadede hiçbir şey kazandırmayacak. Fakat biz bunun karşısında işte o kadının sisteme ayakkabıyla meydan okuması gibi, durumu kavrayıp ona göre konumlandırırsak kendimizi, eninde sonunda bunları geri püskürteceğiz. Bugün anadil hakkını vermemek için her şeyi yapıyorlar. Eninde sonunda verecekler. Ama bizim bununla ilgili doğru bir tutum almamız ve kesinlikle insan odaklı yaklaşmamız gerekiyor. Çünkü insani değerler ortaktır. Arjantin’de de, Brezilya’da da, Türkiye’de de bazı temel ortak noktalar vardır.

Ben askerliğimde başladım Kürtlerle ilgili gerçekleri insanlara tek tek anlatmaya. Ama Türkiye’yi dolaşacak halim yok, herkese nasıl yetişeyim? Bir derdim vardı ve durmadan anlatmak istiyordum. Şimdi Sessiz’in etkilerini şaşkınlık içinde izliyorum çünkü büyük bir hedefim yoktu benim, sadece bir hikâye anlatmak istedim. Sinemanın gücünü ilk kez böyle birebir yaşadım. Sen bir şey yapıyorsun, sonra o dalga dalga büyüyor, sen de şaşkınlık içinde bakıyorsun. Bu samimiyeti, bu sinema yapma derdini kaybetmediğimiz sürece çok güzel işler çıkacak. Çünkü sanat kendi fikrini söylemenin yanında, toplumsal olarak düşünülmeyen şeyi ortaya koyabilme aracıdır da aynı zamanda. Dolayısıyla bunu en insani ve en ahlaklı şekilde yapmalıyız. Öbür türlü körler sağırlar birbirini ağırlar durumu olur.

Türkiye’de Kürtçe konuşmanın yasaklandığı döneme dair bir hikâye bu. Filmde çok az diyalog var, onlar da hep Kürtçe konuşamamakla ilgili. Görüşmede duvarda da yazıyor ayrıca. Kendinizi bu bilgiyi sözlü ve yazılı olarak vermek zorunda hissetmenizin sebebi, buraya özgü olan bu durumu dünyanın her yerinden insanlar için anlaşılır kılmak mıydı?
Filmi kurgularken, birkaç yabancıya da izlettim. Soru işaretleri oluyor. Çünkü herkes Diyarbakır Cezaevi’ni bilmek zorunda değil. Aslında cezaevinde gözümüze sokulan çok daha fazla şey vardı. Ama ben temel olarak dil meselesine odaklanmak için sadece yazıyı kullandım. “Türkçe konuş, çok konuş” yazıyor duvarda ama herkes susuyor.

Zeki Demirkubuz’la çalışmak nasıl bir deneyim sizin için?
Zeki Hoca’nın bende çok büyük etkisi var. Sinema yapmakla, meseleye yaklaşımla ilgili çok şey öğretti bana. Ben Yılmaz Güney’in bir okul olduğunu düşünüyorum. O kadar çok asistan çıkarmış ki. Ama yeni dönem Türk yönetmenler kendi içlerine kapanmış durumda. “Birine el vereyim, onu yetiştireyim” diye düşünmüyorlar. Kafaları çalışan, algıları açık insanlara el vermeliler çünkü sinemayı üniversitede öğrenemezsin, usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Piyasaya çıkmadan, o sete çıkmadan ne olduğunu öğrenemiyorsun. Benimki çok büyük şanstı. Ben tam 6 sene bekledim, ya Zeki Demirkubuz’la ya da Nuri Bilge Ceylan’la çalışayım diye. Çoğu insan bu sıkıntıyı çekmek istemediği için pes ediyor ama bence pes etmesinler. O sıkıntıya değiyor. Ne olacak ki, her gün yumurta ye, iki tane zeytin ye. Hayat bir şekilde geçiyor.

Bizim kuşakta şöyle bir sorun var, biz egolarıyla yaşayan gençler olduk. O duygunun bizi sarmasını engelleyebilirsek güzel bir ruh çıkacağına inanıyorum. Hepimiz aynı işi yapmaya çalışıyoruz. Zaten küçük bir piyasa ve sinema tek başına yapılabilecek bir şey değil; bir sürü insanın bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Çekememezliği, egoyu ortaya koyduğun zaman, hırs yaptığın zaman olmuyor. Bilgi cimrisiyiz bir de. Her şey bizde kalsın istiyoruz. Bilgi paylaşılmadığı zaman bir şeye dönüşmez ki! Sen bildiğin bir şeyi söyleyeceksin ki ben öğreneyim, ben de bildiğim bir şeyi sana söyleyeceğim. O etkileşim olduğu zaman zenginleşiyoruz.

Bu noktada Seyfi Teoman’la ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum, bu konuda konuşmak için sizinle yapacağımız söyleşiyi bekledim. Ben onu hep rahmetle ve saygıyla anacağım. Bir kere tanışma fırsatı buldum kendisiyle. Önceki kısa filmim Hüküm’ün Antalya Film Festivali’nde yarıştığı dönemde, yarım saat sohbet etmiştik. Daha sonra bir daha karşılaşma imkânımız olmadı. Benim hissiyatım biraz kuvvetlidir. İnanılmaz bir ruhu vardı. İyi bir ruhu vardı. Bu anlatmaya çalıştığım şeylerin çok somut bir örneğiydi Seyfi. Bir şeyi iyilikle yapabilme halini çok net ortaya koymuştu. Sinemayla ilgili iyi bir tutum alarak, bir ahlakla yapmayla ilgili çok net bir örnektir. Onun için çok saygıdeğer bir adamdı. Fazla tanımamama rağmen beni çok derinden sarstı onu kaybetmek. Sinema yapmaya çalışan insanların onun bakışını gözlemlemelerini çok isterim. Sinemada durduğu noktayı, yapma şeklini, meselesini nasıl bir ahlakla ele aldığını çok net ortaya koyan bir adam. Onun için de hep çok önemli bir adam olacaktır Seyfi Teoman.

Altyazı’nın MUBI Türkiye’ye özel teklifini görmek için tıklayın.