Stranger Things 3. Sezon: Duvarın altında kalmak!

,

Stranger Things, ilk iki sezonunda Amerikan toplumunun “komünizm paranoyası”nı parodileştirmişti. Günümüzdeki ‘Yeni Soğuk Savaş’ın izlerini taşıyan dizi, üçüncü sezonunda Soğuk Savaş’ın ucuz klişelerini tekrarlayarak hayal kırıklığı yaratıyor.

Şenay Aydemir

Not: Bu yazı, dizinin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Soğuk Savaş dönemi, sinema ve dizi evreninde artık bir ‘fon’ değil, yeni bir dil ve hatta denilebilir ki ‘Yeni Soğuk Savaş’ın izdüşümü. Sarışın Bomba’sından (Atomic Blonde, 2017) Kızıl Serçe’sine (Red Sparrow, 2018), Anna’dan (2019) Stalin’in Ölümü’ne (The Death of Stalin, 2017) kadar birbiriyle tutarlı, popüler olanın içine sinmiş bir dil söz konusu. Benzer bir durumun, doğrudan Doğu Bloku dünyasında geçen ya da dönemi fon olarak kullanan Dark ve Stranger Things gibi Netflix yapımlarında da söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.1

Üçüncü sezonu yayınlanan Stranger Things’in, Soğuk Savaş dönemini bir fon olarak kullanmaktan ‘Yeni Soğuk Savaş’ın fonu olmaya geçişi de bu bakımdan çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Stranger Things, 80’li yılların popüler kültür ürünlerini ustaca kullanarak bir grup çocuğun büyüme hikâyesini anlatıyordu asıl olarak. Dizi, çocukluktan ergenliğe geçişin endişeleriyle dönemin Amerikan toplumunun ortak korkularını harmanlayan; ‘bilinmez’e doğru giden insan hayatı ile bilinmezden gelecek tehdidin ustaca birleştirildiği; dönemin şarkı, kıyafet ve tavırlarının bugünün seyircisiyle bağ kurmasının olanaklarının yaratıldığı eğlenceli bir yapım olarak tüm dünyada büyük beğeni topladı.

Bu, hikâyenin görünen yüzüydü. Biraz daha geniş bakıp “büyük resmi” görmek isteyenler için, Stranger Things ve benzeri yapımların, geçmişin görünmeyen, ne zaman nereden geleceği belli olmayan “tehlikeleri”ni anımsatarak bugünün somut (terör, canlı bomba, silahlı katliam vb.) tehditleri üzerinden yeni bir güvenlik algısı inşa ettiğini, korku ve teyakkuzu diri tutarak yine korku dolu bir dünyanın içinde olduğumuzu anlattığını da söyleyebiliriz pekâlâ.

50’li yılların ikinci yarısından itibaren Hollywood’taki ‘tehdit’ temalı bütün yapımların toplumda yükseltilen komünizm heyulasına gönderme olduğuna dair onlarca analiz var. Uzaylı işgalinden toplumun içine yerleşmiş yaratıklara kadar birçok konu ya “komünizm paranoyası” ya da “Amerikan hayat tarzına yönelik tehdit” ekseninde tartışılageldi. Stranger Things, ilk iki sezonunda ABD toplumunun genlerine işlemiş bu ‘paranoya’ halini yarı şaka/ yarı ciddi biçimde ele alıp parodileştirerek hatırı sayılır bir övgü topladı. Üçüncü sezon ise, tehdidin birçok okumaya müsait ‘belirsizliğini’ ortadan kaldırmaya çalışması ve açık bir hedef, motivasyonu anlaşılabilir bir ‘kötü’ ortaya koyma iddiasıyla, parodisini yaptığı şeyin kötü bir parodisine dönüşmekten kurtulamıyor maalesef.

Dizi daha açılışta Hollywood’un bildik amentülerini de aşan bir “şeytani komünistler” sahnesiyle karşılıyor seyirciyi. Dizinin önceki sezonlarını izleyenler, bu ucuz ve klişe girişin dizinin temel dokusuna uygun olmadığını, nihayetinde bunun da dönemin korku-paranoya ikliminin bir göstergesi olduğunu, ilerleyen bölümlerde bu paranoyanın da bir tür eğlence malzemesi haline getirileceğini düşünmek için sürüyle sebep bulabilir. Rusların hangi saikle kötü güçleri “öteki tarafta bırakan” duvarı açmak istedikleri, ABD’nin göbeğinde neredeyse bir devlet inşa etmiş olmalarının nasıl görmezden gelindiği gibi soruları sormanın da anlamı kalmaz bu noktada. Nihayetinde küçük bir kasabada geçen, hayal ürünü bir hikâye izliyoruz.

Ama bazı soruları sormamız gerekiyor: Mesala dizide bütün Amerikalı karakterler dönemin ruh halinin ve popüler kültürünün birer parodisine dönüştürülürken, benzerinin Rus karakterlere neden uygulanmadığı. Dizinin demirbaşlarından Jim Hopper örneğini ele alalım. Bu eğlenceli ve çok da yetenekli olmayan kasaba polisi, bölümler ilerledikçe tam da hikâyenin geçtiği dönemin ruhuna uygun olarak Rocky/Rambo karakterlerinin bir parodisi haline geliyor. Ancak benzer bir dönüşüm, Rocky 4’teki (1985) acımasız Rus boksör Ivan Drago’ya benzeyen karakter için söz konusu değil. Batı merkezli Soğuk Savaş filmleri, Doğu Bloku insanlarını duygusuz, ruhsuz ve makine gibi kurulmuş birer stereotip olarak anlatma üzerine inşa edilmiştir. Bu anlatı, bir “dönem parodisi” yapma iddiasındaki Stranger Things’in yaratıcıları için de geçerli belli ki. Yine bu anlatının temellerinden biri olarak, Doğu Bloku insanı ancak ‘Batılı’ birisiyle temas kurduğunda karaktere dönüşür, insani özelliklere kavuşabilir (bkz. Kızıl Serçe). Burada da bilim adamı Dr. Aleksey taraf değiştirdiğinde onun da etten, kemikten, sinirden ve kandan ibaret olduğunu anlayabiliyoruz.

Denilebilir ki, hikâyeyi zaten Amerikalı karakterlerin gözünden izliyoruz. Dolayısıyla böyle temsil edilmesi çok normal. Hikâyeyi bir karakterin gözünden görmeye zorlanmanın sıkıntıları bir yana, o zaman şöyle bir soru da geliyor akla. Dizinin yaratıcıları müziklerden aşk ilişkilerine, ırk ve cinsiyet temsillerinden ergenlik hezeyanlarına kadar her şeyi yeni bir dille inşa ederken, bu anlatıyı neden olduğu gibi korumayı tercih ediyor? Bu bir tercih mi, yoksa tehdidi biraz daha somutlaştırma adımı atıldığında, işin içine ‘komünistler’ girdiğinde, ezberin dışında kullanabilecekleri bir argümanları yok mu? Eğer amaç, dönemin Amerikan toplumundaki komünizm paranoyasını anlatmak ve bir bakıma bunun abartılı taraflarını ortaya çıkarmaksa, gerçek tehdidin algılanan tehditten çok daha az olduğunu göstermek gerekmez mi? Daha da karikatürize ederek söylersek, bedeni ve aklı “gücün karanlık tarafına geçmiş” olan Billy bile son anda bir insanlık emaresi gösterirken, karşı taraftakilere hiç değilse bir tebessüm reva görülemez mi?

Stranger Things’in üçüncü sezonu, geçmiş sezonların ana hikâyesiyle zayıf olan bağlantı noktasını güçlendirmek için, işin içine daha önceleri “bilinmez bir tehdit”e istinaden belirsizce var olan ‘anti komünist’ paranoyayı katıyor. Ne var ki duvarın arkasındaki ‘soyut’ tehdit ile duvarın bu tarafındaki somut tehdidi aynılaştırma çabası, dönemin popüler kültürünü kullanırken ortaya konan beceriden payını alamıyor. Dağılmış parçaları dünyanın dört bir yanındaki vitrinlere süs eşyası olarak serpiştirilmiş gerçek duvarın yıkılışından otuz yıl sonra bile, duvarın Batı tarafında söylenecek yeni bir şey yok belli ki. Daha bu yılın başında Creed 2 (2018) filminde Rocky’yi Philadelphia’da restoran işleten tontiş yaşlı olarak, Ivan Drago’yu ise 33 yıldır robotluğundan hiçbir şey kaybetmemiş, üstelik bir de ‘aynı model’ bir evlat üretmiş olarak izlemedik mi? Bu anlatı (birkaç istisna dışında) Amerikan sinemasının kutsal kitabında yer alan bir ayettir. Bunu meşrebinize, yeteneğinize, dünya görüşünüze gören yorumlayabilirsiniz ama belli ki değiştiremezsiniz!

NOT
1 Sinema ve televizyonda ‘Yeni Soğuk Savaş’ tartışması bu yazının kapsamını aşar. Ancak merak edenler Yeni e dergisinin Şubat 2019 tarihli sayısındaki yazıları okuyabilirler: http://yenie.net/2019/02/