Şu An Okunan
Soğuk Savaş: Soğuk Savaşta İki Kalp

Soğuk Savaş: Soğuk Savaşta İki Kalp

Pawel Pawlikowski’ye 2018 yılında Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazandıran Soğuk Savaş, komünist Polonya’yı terk eden ve bir türlü kavuşamayan iki müzisyenin uzun yıllara yayılan aşkını anlatıyor. Siyah-beyaz estetiği ve etkileyici müzik kullanımıyla dikkat çeken filme melankoli ve yas duygusu hâkim.


Bu yazı, filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.


Bu yazı, Altyazı’nın Kasım-Aralık 2018 tarihli 188. sayısında yayımlanmıştır.


Soğuk Savaş (Zimna Wojna, 2018), adı üstünde dünya tarihine damga vuran karanlık bir dönemde geçiyor. İkinci Dünya savaşının ardından, Avrupa’nın kendine gelmeye çalıştığı yıllarda, 1949’dan 1964’e uzanan bir zaman diliminde Polonya, Almanya, Yugoslavya ve Fransa’da, şehirde ve taşradayız. Yönetmen Pawel Pawlikowski, hikâyenin arka planını oluşturan tarihsel ve toplumsal dönemin önemi ölçüsünde büyük ve çalkantılı bir aşk hikâyesine odaklanıyor. Kendi anne ve babasının ilişkisinden yola çıkarak yarattığı kurmaca karakterlerin, müzisyen ve aranjör Wiktor ile sonradan bir şarkıcı olacak köylü kızı Zula’nın aşk hikâyesi bu. Savaş sonrası Polonya kırsalında folklor çalışması yapan bir ekibin, halk türküleri kaydederek ve köylerden genç yetenekler toplayarak başladıkları yolculukta bir araya gelen Wiktor (Tomasz Kot) ve Zula (Joanna Kulig), kesintiler ve zaman atlamalarıyla bölünen; ihanet ve sadakatle, ayrılık ve yeniden kavuşmalarla tekrar tekrar canlanan bir aşkın kahramanlarına dönüşüyorlar. Avrupa’nın sınırlarla, göçle, siyasal ve kültürel dönüşümlerle boğuştuğu bir dönemde bütün bunların insanların hayatına ne yaptığını müzisyenlerin dünyası üzerinden ele alıyor Soğuk Savaş. Filmdeki ‘iki süper güç’, siyasal bağlamı hem aynalıyor hem de aşıyor bir bakıma ve bu iki insanın kendisini tanımlar hâle geliyor. Ya da karşı karşıya gelen bu iki güce, filmde çok kereler duyacağımız geleneksel şarkının adını vererek, yenişemeyen ‘İki Kalp’ (Dwa Serduszka) de diyebiliriz.

Sınırlar ve Mesafeler

Film, 1949 Polonya’sının köylerinde iki müzisyenin, Wiktor ve onun hem çalışma hem de görünüşte hayat arkadaşı olan Irina’nın halk ezgileri topladığı küçük yolculuklarla başlıyor. Hiçbir açıklama yapmıyor başlangıçta bize yönetmen. Prolog ve ilk birkaç sahne boyunca bir ezgi diğerini takip ediyor; savaşın unuttuğu yoksul insanların, çocukların, gençlerin yanık bir sesle söylediği, hattâ bir bakıma haykırdığı türküleri dinliyoruz. Ardından referanslar belirginleşmeye başlıyor ve farklı köylerden toplanan genç insanlardan oluşan kalabalık bir grup, iktidarın el koyduğu anlaşılan büyük bir malikânede gece gündüz provaya, seçmelere, müzik ve dans egzersizlerine başlıyorlar. Tuhaf görünümlü, merak uyandıran, yetenekli, çetin ceviz genç Zula, seçmeler sırasında müzik direktörü Wiktor’un dikkatini çekiyor. Zula’nın 1948’de kurulan ve halen performanslarına devam eden Polonya halk müziği ve dansları grubu Mazowsze’den esinlenerek yaratılmış Mazurka topluluğuna seçilen gençler arasında yer alması, ikisi arasındaki aşkın başlangıcı oluyor.

Uzunca bir süre yalnızca müziği, dansı, yerli ve ulusal kültürün bir anlamda dirilişini izlediğimiz ve Mazurka’nın artan bir ilgiyle profesyonel bir gruba evrilişine tanık olduğumuz iyimserlik çok hızlı bir şekilde iktidarın talepleriyle gölgeleniyor. Geleneksel şarkıları bir yana bırakıp Stalin’in dev pankartı altında toprak reformu ve büyük lider için şarkı söylemeye başlayan topluluğun görüntüsüne dayanamayan Irina gidiyor ya da gönderiliyor. Wiktor ise çatışmayı göze alamadığını hissettiriyor ve kalıyor. Fakat Mazurka’nın Doğu Berlin turnesi için yaptıkları tren yolculuğunda Wiktor’un da bir kaçış planı olduğunu anlıyoruz.

Soğuk Savaş

Bulunduğu yerde tedirgin olsa da ‘idare eden’ Wiktor’a karşın mevcut koşullarda var olmanın yollarını arıyor Zula. Polonya’dayken yöneticilere kısmen muhbirlik yaptığını Wiktor’a itiraf eden, Berlin’de yıkıntılar arasında birlikte sınırı geçmek ve Fransa’ya gitmek için kendisini bekleyen Wiktor’la buluşmaya gitmeyen Zula’nın belki de bir bildiği var. Zira bir anlamda geleneksel kültürü temsil eden Zula’nın bir tartışmalarında Wiktor’u suçlamak için kullandığı tabirle “elit” ve kozmopolit bir hayatı kendine daha uygun bulan Wiktor arasındaki mesafe ve ayrılıklar da biraz böyle bir noktada ve yine filmin kurduğu müzikal dünyanın evrilişinde anlamını buluyor. Paris’teki ilk kısa karşılaşmalarında bir kulüpte caz piyanisti olarak çalışmaya başladığını gördüğümüz Wiktor artık Batı Avrupa’yı etkisi altına alan caz ve blues’un belirlediği bir çevrede var olmaya başlarken, Mazurka’daki performanslarına devam eden Zula kendisine hareket alanı sağlaması için bir İtalyan’la (ama yine belki de geleneksel kültüre atıfla bir Sicilyalıyla) evlendiğini söylüyor. 1955’te Zula’yı görebilmek için Yugoslavya’daki bir Mazurka performansına giden Wiktor, Polonya polisi tarafından kaçırılıyor ve bu kez ihanetin bedelini kısa süreli bir uzaklaşmayla Zagreb’e gönderilerek ucuz atlatıyor. 1957’de yine Paris’te karşılaştıklarında Zula bir şans daha veriyor bu beraberliğe ve bir süre Wiktor’la Paris’te yeni bir müzik çevresinde hayatta kalmayı deniyor. Ancak çok geçmeden Zula’nın Parizyen hayata uyumunun İki Kalp’i bir Fransız şansonuna dönüştüren müzikal uyarlama kadar başarılı olamayacağını anlıyoruz. Pawlikovski’nin dingin, yer yer karanlık ve yüksek kontrastlı görkemli siyah-beyaz evreni tam bu noktada çatırdamaya başlıyor. Wiktor’un çalıştığı caz kulübünde sarhoş olan Zula’nın Rock Around the Clock’la ortalığı birbirine katarak dans ettiği sahnede, o âna kadar kabul edilebilirlik sınırları içinde ele alınan göçmen temsili de darmadağın oluyor. Kendisine verilmeye çalışılan Fransız terbiyesini bünyesi kaldırmayan Zula, bu hayata ancak kendinden geçerek katlanabileceğini Wiktor’a açık ediyor; onu Paris’te eksik bir adam olarak tarif ediyor ve çok geçmeden Polonya’ya geri dönüyor.

Aşkın Evinde

Wiktor’un, Zula’nın ve bir anlamda aşkın peşinden gitme isteği, koşulları belirsiz bir ‘eve dönüş’ anlamına geliyor. Artık Polonya vatandaşı kabul edilmediğini söylüyor yetkililer ona, üstü kapalı bazı şartlar öne sürüyorlar. Memleket artık bir ceza yeri onun için; Zula’yla bir sonraki karşılaşmaları esir olarak tutulduğu askerî bölgede bir kulübede gerçekleşiyor. İki taraflı sınır ihlali ve İngilizlere casusluk gerekçesiyle on beş yıla mahkûm edildiğini açıklıyor Wiktor. Onun için gözyaşı döken ve onu hapisten çıkaracağını söyleyen Zula’yı bir sonraki sahnede yine birkaç yıl sonra ışıltılı bir kostüm içinde siyah peruğuyla şarkı söylerken görüyoruz; Wiktor’u kurtarmak için kendini feda etmiş, siyasi nüfuza sahip olabileceği yeni bir evlilik ve hayat kurmuş olduğunu anlıyoruz çok geçmeden.

Soğuk Savaş

Soğuk Savaş aradaki zaman atlamalarını, yıllar sonra yeniden karşılaşmaları, nasıl olup da bir araya tekrar gelinebildiğini açıklamaya çalışmıyor bize. Zira belirsiz ve zorunlu yer değiştirmelerle, göçmenlikle, sınırların iki ayrı yanında devam eden hayatların uzlaşmaz oluşuyla, büyük yarılmalar ve kopuşlarla geçen bu hayatlara hele de bugünün dünyasında fazlasıyla aşinayız. Bu sessiz sedasız geçiştirilen zaman atlamalarının yarattığı boşluğu dolduran müzik ve kavuşma anları, belki de bu nedenle bu derece etkili. Arada neler olduğunu bilmemiz gerekmiyor çünkü Zula’nın sahneden inip Wiktor ve yeni kocasının yanından mide bulantısı içinde koşturarak geçip gitmesi bize midesinin kaldırmadığı şeyleri az çok anlatmaya yetiyor. Tuvalette yanına gelen Wiktor’a kendini bırakıyor, siyah peruğu çekip atarken yine eski Zula oluyor ve bu kez gerçekten uzaklara çok uzaklara gidelim, diyor.

Soğuk Savaş, bize barışın ve birleşmenin halen tam anlamıyla mümkün olmadığı bir zamandan sesleniyor. Wiktor ve Zula, onca acının ardından bu sefer gerçekten “uzağa, çok uzağa” gitmek ve yalnızca birbirlerine ait olabilecekleri bir yere varabilmek üzere son kez yola çıkıyorlar. Issız ve unutulmuş bir yerde bir harabenin içine girip bir mum yakıyorlar, tüm dünyayı dışarıda bırakarak birbirlerine bağlılık yemini ediyorlar. Kırda bir ağacın altındaki bir bankta her şeyi dışarıda bırakmış olarak sadece beraber oturmak ve manzaraya bakmakla meşguller. Zula, Wiktor’un elini tutacak, onu yerinden kaldıracak ve bu iki karakterin parçası olduğu dünyanın dışına çağıracak onu. Kadrajın dışına çıkarken aynı zamanda filmin dünyasını da terk edecekler; kadraj boş kalacak. Kavuşamayan âşıklar hikâyesi olarak da izlenebilecek, çoğu noktada melodram yapısını takip eden bu hikâyeyi arka planda olup bitenlerin ışığında bir trajedi olarak sonlandıracak Pawlikowski. Uzunca bir süre birbirleriyle olamayan ama birbirlerinin yokluğuna da dayanamayan iki âşığın hikâyesine tanık olan izleyici, bu kez ikisinin birden yokluğunu ve arkalarında bıraktıkları boşluğu, bu iki insanın yitip gidişini ta içeriden hissedecek. Ve bu iki kalbin kaybının geride bıraktığı yas duygusuyla bu hikâyeye veda edecek.


Soğuk Savaş, 3 Temmuz 2021 tarihinden itibaren MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.