Şu An Okunan
Yerli Eleştirinin “Yaramaz Çocuklar”la İmtihanı

Yerli Eleştirinin “Yaramaz Çocuklar”la İmtihanı

Bu yılın en iyi belgesellerinden biri olan ve yurt dışındaki başarısını geçtiğimiz haftalarda Adana’da aldığı En İyi Film ödülüyle taçlandıran Yaramaz Çocuklar üzerine çeşitli sinema kanallarından sosyal medyada yapılan paylaşımlar, zamane eleştirmenlerinin birçoğunun belgesel dili ve estetiğinden bihaber olduklarını gösteriyor.

Türkiye’de ilk gösterimi Adana’da 28. Altın Koza Film Festivali’nde yapılan Yaramaz Çocuklar 1 (Les Enfants Terribles) kurmaca filmler arasından sıyrılarak En İyi Film ödülünü kazandı geçen haftalarda. Öncelikle hem filmi yarışmaya alan festival seçici kurulunu hem de bu cesur kararından dolayı jüriyi tebrik etmek gerekiyor. Çünkü belgesel türünün neredeyse sinema dışı sayıldığı bir ülkede, bu kararları almak biraz cesaret istiyor. Ama elbette en büyük tebriği, çarpıcı bir hikâyeyi güçlü bir sinema diliyle anlatan ve bu sayede çok daha büyük bütçelerle çekilmiş kurmaca filmlerin kulvarına girmeyi başaran, bununla da kalmayıp en büyük ödülü kazanan filmin yaratıcıları hak ediyor.

Gelgelelim, festivalden bildiren sinema yazarlarının çoğu öyle düşünmüyor anlaşılan. Dahası, zaten yarışmada olmasına anlam veremedikleri bu ‘tanımsız’ filmi nereye nasıl yerleştireceklerini bilememiş gibi görünüyorlar. Anaakım sinemayı ezbere bilen, takipçileri için uzun film tavsiye listeleri paylaşan, haftalık yorumlar yapan, her film hakkında fikir beyan eden yerli eleştirmenlerin algısı, nedense bu ülkede alışılmış kalıplara uymayan yaratıcı bir belgeselle karşılaşınca kısa devre yapıyor.

İşin garibi belgesellere dair bu kafa karışıklığı ilk defa yaşanmıyor, tarih tekerrür ediyor âdeta: Bundan on iki yıl önce, ulusal festivallerin yarışma bölümlerine seçilme kararı sektör içinde homurdanmalara yol açan İki Dil Bir Bavul’dan (2008) beri çok fazla yol alındığı söylenemez. O vakit de hem Adana’da hem de Antalya’da yarışmaya seçilip ödüller kazanan belgesel, birçok uluslararası festivalden ödül topladıktan, vizyona girip seyirciden de büyük ilgi görmeye başladıktan sonra gazeteci ve yazarların ilgisine mazhar olmuş, üzerine çok şey yazılmıştı. Filme herkes bayılmıştı, ancak çoğu kalem erbabı bunun kurmaca mı belgesel mi olduğuna karar verememiş, kimileri çocuk karakterlerine ‘oyuncu’ muamelesi yapmıştı. Bu yersiz şaşkınlık konusunda o dönem uzunca bir yazı yazmıştım2.

Yüzde Yüz Belgesel

Orada İki Dil Bir Bavul için söylediğim şeyi Yaramaz Çocuklar için tekrar edeyim: Karşımızdaki, kelimenin en düz anlamıyla %100 belgesel bir filmdir! Bu konuda da Türkiye dışında, filmi izleyenlerin kafasında herhangi bir soru işareti yaratmamıştır. Belgeselin ne kadarı “gerçek”, ne kadarı “kurgu”, bir belgeselde gerçeklik dediğimiz şey nedir, kimin gerçekliğidir, bunlar ayrı birer tartışma konusu ve belgesel dünyasında zaten her daim konuşulan (kimisi artık konuşmaya değmeyecek kadar sıkıcı bulunan) mevzular. Ama bu tartışmalar, onlara referans olan filmlerin belgesel olduğu gerçeğini değiştirmez.

İki Dil Bir Bavul

Yaramaz Çocuklar, Hatay’ın bir köyünde Arap bir ailenin (Suriyeli mülteci değil!) iç ilişkilerini anlatan, iki kardeşin otoriter ebeveynlerle çatışmasını, kendi hayatları hakkında karar alma mücadelesini anlatan bir belgesel. Ebeveynlerin onca baskılama çabasına rağmen iktidarının sarsılmasının da acıklı hikâyesi, öte yandan. Özellikle evden ayrılıp okula gitmek isteyen Zeynep ile annesi arasında gelişen, onu sorularla sıkıştırıp mantıklı düşünmeye zorladığı, ama sorularına doğru dürüst cevap alamadığı tartışma sahnesi, kanımca belgesel tarihinde kameraya alınmış en etkileyici diyaloglar arasına girebilir. Filmin yönetmeni, aynı ailenin bir başka üyesi, iki ana karakterin yurt dışında yaşayan kardeşi. Nitekim mahremiyet alanında çekilmiş bu tür belgesellerin değeri biricikliğinde; başka bir deyişle, ancak belli kişilerin gözünden hakkıyla aktarılabilir olma özelliğinde saklı, ki meşruiyetini de buradan alıyor. Dışarıdan gelen hiçbir belgeselci herhangi bir aile hakkında böyle bir film yapamazdı.

Kamerayı Kendi Ailene Çevirmek

Öte yandan, kamerayı kendine (burada ailesine) çevirmek, sanılanın aksine karşıdakine tutmaktan çok daha cesur bir karar. Yönetmen Ahmet Necdet Çupur’un başarısı, bu cesareti göstermekle kalmayıp parçası olduğu gergin ilişkiler yumağı içinde, en kritik anlarda dahi kamerayı açık tutarak o gerilimi belgeleyebilmesi ve bunu aile denen kurumun (daha geniş ölçekte toplumun) boğucu atmosferine ayna tutan bir hikâyeye dönüştürebilmesi. Filmin böylesine öznel gözüken bir deneyimi evrensel kılma başarısına dair, kişisel bir parantez açıp şunu diyebilirim: Aynı şehrin başka bir köyünden, aşağı yukarı aynı aile yapısından gelmiş, kız kardeşimle birlikte babamla benzer bir çatışma yaşamış biri olarak, bu film pekâla benim ailemin de hikâyesi. Fakat festivallerde yarattığı yankı gösteriyor ki, hikâyeden etkilenmek için onunla özel bir bağınızın olması gerekmiyor.

Belgeseli Adana’da izleyen bazı eleştirmenlerin söz konusu hikâyeyi nasıl algıladığına ve bu yazının yazılmasına vesile olan tepkilerine gelmeden önce, Yaramaz Çocuklar’ın Nisan ayında başlayan festival serüvenini özetleyelim. Benim filmle ilk karşılaşmam proje olarak katıldığı, jürisinde yer aldığım geçen seneki Antalya Film Forum’da oldu. Jürimiz filmin kaba kurgusundan bir bölümü ve yönetmenin sunumunu izlemiş, Belgesel Work in Progress Ödülü’nü oy birliğiyle ona vermişti (Ceylan Özgün Özçelik’in Cadı Üçlemesi 15+’sı ile paylaştırarak). Filmin son hâlini ise Nisan ayında dünya prömiyerini yaptığı, Avrupa’nın en önemli belgesel festivallerinden Visions du Réel’de çevrimiçi seyrettim. Hemen hepsini izlediğim yarışma filmleri içinde en beğendiğim belgesel oldu; nitekim festival sonunda ikincilik değerindeki Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Yaramaz Çocuklar, sonrasında yarıştığı tüm festivallerden ödülle döndü: Ağustos’ta 27. Saraybosna Film Festivali’nde Belgesel Yarışması’na katılarak İnsan Hakları Ödülü, Eylül’de Rusya’nın Perm kentinde düzenlenen Flahertina Belgesel Film Festivali’nde hem İkinci Gümüş Nanook hem de Seyirci Ödülü kazandı. Daha önce DocBarcelona’da yarışma dışı gösterilen film, Ekim ayında da BFI London Film Festivali’ne katılacak. Kasım’da ise Amsterdam’da düzenlenen, Avrupa’nın en büyük belgesel festivali IDFA’da ‘Festivallerin En İyileri’ seçkisinde yer alacak.

Türkiye’de kültür sayfalarında haberi dahi yapılmayan asıl büyük başarısına gelince: Yaramaz Çocuklar, Avrupa Film Akademisi’nin (EFA) bu yılki En İyi Avrupa Belgeseli ödülüne aday gösterilen 15 film arasına girdi. (Bu sene, Belçika’da yaşayan Volkan Uce’nin Her Şey Dahil / All-In adlı filmiyle birlikte -herhalde tarihte ilk defa- Türkiye menşeli iki belgesel birden EFA ödülüne aday!)

İşte bu belgesel, dünyada keşfedildikten sonra Türkiye’de katıldığı ilk festivalde, Tilbe Saran, Güven Kıraç, Feridun Düzağaç, Kıvanç Sezer, Seray Şahiner, Meryem Yavuz ve Şenay Aydemir’den oluşan jürinin kararıyla hem En İyi Film, hem de En İyi Kurgu Ödülü’nü kazanarak, ayrıca kadın karakterine bir Özel Mansiyon getirerek uluslararası festivallerdeki başarısını ülke içinde taçlandırmış oldu. Ne var ki Türkiye’de sinema üzerine yazıp çizenler ve özelikle son dönemde sayıları artan ‘youtuber eleştirmen’ler böyle bir filme hazır değillermiş; el kamerasıyla ‘tripod kullanmadan’ çekilmiş bir belgeselin, sinemanın kurmacaya ayrılmış mekânlarında elini kolunu sallayarak dolaşmasına akıl erdirememiş görünüyorlar.

Sosyal Medya Çağında Eleştiri Algısı

Burada hiçbir genç eleştirmeni hedef alıp rencide etmek niyetinde değilim, ancak film eleştirisinin içine düştüğü vahim duruma işaret etmek, ayrıca kısa biyografilerinden anlaşıldığı kadarıyla çoğu Sinema-TV bölümü okumuş bu arkadaşların bakışı üzerinden Türkiye’de belgesel eğitiminin ne kadar güdük olduğunu sorgulamak elzem görünüyor. Belli ki son dönemde önemli bir kitle, ulusal festivalleri artık bu yeni eleştirmenlerin (yoksa ‘sinema influencerı’ mı demeli) gözlemleri üzerinden izliyor, Twitter’den iletilen anlık yargıları okuyarak veya film aralarında ayaküstü yapılan sohbet düzeyini aşmayan video yayınlarını izleyerek henüz görmedikleri filmler hakkında fikir ediniyor. Yazarak düşünmeye, cümleleri tartarak kurmaya vakit bırakmayan sosyal medya çağında film eleştirisi algısı da değişiyor böylece. Geçen hafta Yaramaz Çocuklar’a dair paylaşılanlar, bu değişimin semptomlarını çok net olarak gösteriyor. Şimdi, ödül gecesi ve öncesinde belgesel hakkında sosyal medyaya yansıyan tepkilere bakalım (yazım hatalarına dokunmadan):

Filmin Adı Ne Kanka? isimli 112 bin aboneye sahip bir YouTube kanalının yöneticisi olduğunu öğrendiğimiz Fank (@Kubricktalebesi) adlı Twitter kullanıcısı, ödüller açıklandıktan sonra şu sözleri paylaşmış: “Bilmem kaç ay önce fragmanını bile artık böyle sinema mı kaldı kaç yılında yaşıyorsunuz diyerek sinirden bitiremediğim Yaramaz Çocuklar, Altın Koza’da En İyi Film ödülünü kazandı. Yakın zamanda Bozkır’dan sonra gördüğüm en manasız ödül. Hadi orada bir Zeki entrikası vardı. Ya bu?” Fank bu yargıya, anlaşıldığı kadarıyla filmi izlemeden, bitiremediği fragmana dayanarak varmış ve izleyen tweet’inde “festivalin nereden nereye geldiği” konusunda kaygılarını dile getirmiş.

‘Tersninja yazarı’ titrini taşıyan Serkan Çellik (@flashland) adlı Twitter kullanıcısı şu özlü cümleyi sarf etmiş: [Film] “Ünzile şarkısının 4 dk’da anlattığını 90 dk’da bir daha anlatıyor.”

Profilinde kendini ‘Author, Film Critic, Scriptwriter, Director’ ve Sinefil Kafası adlı YouTube kanalının ortağı olarak tanıtan Haktan Kaan İçel (@HKi7), ödüller açıklanmadan önceki paylaşımında filmi tereddütsüz kurmaca olarak etiketlemiş: “Aile içi çıkmazlara dair, aileyi deney kobayı gibi kullanan Yaramaz Çocuklar, kendini belgesel sanan kurmaca bir film. İyi tarafları olduğu kadar amatör tarafları da fazla. Yönetmenine filmin kurmaca olduğuna inandırabilirsek Zeynep karakteri genç yetenek ödülü alabilir.”

Profilinde ‘2011’den beri sinema yazar’ diyen ve Sinefil Kafası adlı YouTube kanalının ‘co-founder’ı olduğu bilgisi yer alan Halil İbrahim Sağlam (@ibodirector) ise şöyle demiş: “Yaramaz Çocuklar: Belgesel olmasına rağmen  fazla ‘yazılmış’ duran kurgu mizansenlerini hissettiren, teknik açıdan öğrenci filmi düzeyinde kalan, derdine fazla güvenip kadrajlarda özensiz davranan bir yapım. Kurmaca filmlerle yarışmamalı. 4/10.”

Geniş Plan adlı YouTube kanalını yöneten Gürsel Durusel (@GurselDurusel) ise, filmde tripod kullanılmamasına takılmış: “Yaramaz Çocuklar öğrenci filminden hallice diyebilirim. Tripod alacak paraları yoktu sanırım tüm film kamera elde ve görebileceğiniz en kötü kadrajlar tercih edilmiş. Senaryo toplumsal bir meseleye değinmesi açısından değerli ancak kör göze parmak. 3/10.”

En sondaki rakamlar filme verilen puanı gösteriyor olmalı. Bu üç ‘film critic’ ayrıca, Adana’da yarışan filmleri değerlendirdikleri ‘Sinefil Kafası ve Geniş Plan ortak yayını’ olarak sunulan bir video yapmış3. Orada filme dair aynı fikirleri tekrar ederek akla ziyan argümanlarla temellendirmeye çalışıyor, muhabbetin sonunda belgesellerin kurmacayla aynı kategoride yarışmaması gerektiğinde uzlaşıyorlar.

Benim önereceğim çözüm şu olurdu: Belgesel türüne bu denli uzak, dilinden ve estetiğinden bihaber olanlar, yarışmaya seçilen belgeselleri zahmet edip izlemese, onları kurmaca gözlüğüyle okuyup haklarında ahkâm kesmese sıkıntı kalmaz. (Bu arada, Adana’daki yarışmada Yaramaz Çocuklar’la birlikte bir belgesel daha vardı: Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun yönettiği, Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü’nü alan Dermansız. Neyse ki bu filmin türü konusunda herhangi bir şüphe yoktu.)

Sosyal medyaya egemen sinema eleştirisinin vaziyeti böyleyken, geleneksel mecralarda festivalle ilgili çıkan yazılarda da benzer bir kafa karışıklığı gözleniyor. Cumhuriyet’ten Yazgülü Aldoğan, filmden heyecan duymuş ve ödül almasına sevinmiş, ancak şunu demekten de kendini alamamış: “Kurmacayla belgesel arası bir yöntemle bir kız çocuğunun kendi hayat hakkını, eğitim yapmak istemesini anlattığı…”4

Gazete Duvar’dan Rıza Oylum, Altın Koza Film Festivali ile ilgili değerlendirme yazısında Yaramaz Çocuklar için yine bir kandırmaca imasında bulunuyor. “Belgesel olma iddiası taşıyan, birkaç açıdan önemli bir yapım” dedikten sonra, niyet okumaya dayalı şu yargıya varıyor: “Benim için kurgu ve gerçek ilişkisi oldukça muğlak olan ‘Yaramaz Çocuklar’, yönetmenin tamamen her şeyin gerçek olduğu iddiasına rağmen benim kamerada gördüklerime göre yeniden kurgulanmış, yapay gerçeklikler taşıyan bir yapım.”5

“Gerçek” Değil, Gerçeğin Temsili

Türkiye’de belgesel yapmak, hele bugünlerde başlı başına meşakkatli bir iş, herkesin malumu. Bir şekilde -bu projedeki gibi, Türkiye’den en ufak bir kamu desteği almadan, yabancı fonları bir araya getirerek- filminizi yaptınız diyelim, bu sefer daha çetin bir görev bekliyor sizi: Sinemasal ufku kurmaca ve televizyon belgeseli -veya en fazla, anaakım belgesel- ile sınırlı olan kalem erbabına yaratıcı belgeselin ne olduğunu anlatmanız gerekiyor. Perdede görünenin “gerçek” değil, ancak gerçeğin temsili olduğunu, zaten tek bir gerçekten bahsedilemeyeceğini, her filmin doğal olarak kurgu içerdiğini, gerekirse ‘yeniden’ kurgulanabileceğini (ne demekse) izah etmeniz icap ediyor. Sinemanın illa tripodla çekilmiş “temiz” görüntülerden oluşan bir şey olduğunu düşünen, belgeselde planlanmış çekim olamayacağını zanneden ‘sinema influencer’larına da, belgesele kurmaca kriterleriyle bakılamayacağını, perdede gördüklerinin oyuncu değil karakter olduğunu, ama işin özü teknik standartlar değil de hikâye anlatımı ise, bu açıdan iki tür arasında fark olamayacağını belletmeniz bekleniyor.

Yaramaz Çocuklar’ın kurmaca olduğunu iddia etmek, belgeselin nasıl bir şey olduğu konusunda fikir sahibi olmamaktır. Filmi kadrajlar, sallanan kamera, kirli görüntüler üzerinden değerlendirip ‘not kıran’ sıfırcı genç arkadaşlara, maalesef geçen sene aramızdan ayrılan Hollandalı usta belgeselci Boris Gerrets’in festivallerde sayısız ödül kazanmış bir filmini, People I Could Have Been and Maybe Am’i (2010) izlemelerini önereceğim. Baştan sona cep telefonuyla (üstelik o dönemdeki teknolojik düzeyle) çekilen belgeselde görüntü ve ses o kadar “kötü” ki, filmi sinemasal olarak da güzel yapan işte tam o “kötü”lük. Yönetmen Londra sokaklarında gezinerek, hiç tanımadığı insanların hayatına girmeye çalışıyor ve elindeki cep telefonu sayesinde bu emsalsiz serüveni şahane bir filme dönüştürmeyi başarıyor.

On beş yıldır belgesel festivali düzenleyen biri olarak, yaratıcı belgeselin diline vakıf olmak ve onu takip etmek konusunda seyircinin Türkiye’de eleştirmenlerden çok daha ileride olduğunu söylemek zorundayım. Nitekim anlatılanlara bakılırsa Adana’da izleyen hemen herkes Yaramaz Çocuklar’dan çok etkilenmiş. Dolayısıyla kafası karışık olan filmin kendisi değil, ona ısrarla yanlış noktadan, yanlış argümanlarla yaklaşanlar.

People I Could Have Been and Maybe Am

Bitirmeden, filmin türü konusunda bir kafa karışıklığı içermemekle beraber ilginç bir itirazı dillendirdiği için Vecdi Sayar’ın BirGün’deki yazısında dile getirdiği bir yargısına da değinmek istiyorum. Belgesel sinemayı yakından takip ettiğine kuşku duymadığım Sayar, “Özellikle kadın izleyicileri etkilemeyi başaran bu filmin ödül listesinde yer alması olası” dedikten sonra ekliyor: “Ne var ki, önemli bir soruna parmak basan bu filmde, yönetmenin kendi ailesinin ‘özel’ini kamuya açmasını etik olarak doğru bulmadığımı belirtmek isterim. Yönetmenin, Batılı izleyicinin ilgisini çekeceği kesin olan bir tema adına ailesini ‘kullanması’ ne ölçüde etik? Üstelik, filmin birçok sahnesinin sahte-belgesel (pseudo-documentary) bir nitelik taşıdığını düşünüyorum. Bir odanın içindeki tartışmada, tarafların kameranın varlığından etkilenmeden konuşması mümkün olabilir mi?”6

Etik Meselesi ve Şiddetin Teşhiri

Öncelikle, gizli kamerayla çekilmiyorsa eğer herhangi bir belgeselde kameranın karakterin davranışına etki etmemesi düşünülemez. Ama bir odanın içinde iki kişi konuşurken, aynı aileden birinin elinde tuttuğu küçük kameranın etkisinin minimum düzeyde olması, o iki kişinin kendini tartışmanın hararetine kaptırması pekâlâ mümkün ⁷. Ayrıca kamera ne kadar etkili olursa olsun, o sahneye sahte-belgesel niteliği vermez. Kameranın belgesel içeriğine ve karakterlerin davranışına etkisi bir şeydir (ki dediğim gibi, kaçınılmazdır), sahte-belgesel ise bambaşka bir şey. Etik meseleye gelince, bunun kararını verecek kişi karakterler ve ailenin bir üyesi olan yönetmendir. Başkasının özelini değil kendi özellerini açıyorlar ve kameraya alınan karakterler Adana’daki ödül töreninde mutlu bir şekilde poz verdiğine göre, rızaları alınmış demektir. Anne baba konusunda ise bana göre etik kriter şudur: Ortada bir iktidar hiyerarşisi varsa, ezilen için onu ezen şiddeti teşhir etmek en meşru haktır. Onu eve hapsetmeye çalışan ebeveynlere karşı kızlarının direnişini göstermek ailenin özelini değil, baskıyı teşhir etmektir. Bana göre ortada bir ‘kullanma’ durumu elbette yok, ama birilerinin filmi bu açıdan sorgulamasında yadırganacak bir taraf da yok, yeter ki “ama belgesel değil!” zırvalıklarını aşabilelim, belgesellerin etik ve estetik meselelerini tartışmaya gelebilelim.

Uzun lafın kısası, sosyal medya influencer’larının kıymeti kendinden menkul yargılarına kulak asmayın, karşınıza çıktığında bu şahane belgeseli görmeye çalışın. Bu yıl sadece Türkiye’den değil Avrupa’dan çıkan en iyi belgesellerden birini kaçırmamış olacaksınız.


Dipnotlar:

(1) Fransa-Türkiye-Almanya ortak yapımı olan film Visions du Réel’de Les Enfants Terribles adıyla gösterildi ve katıldığı diğer tüm festivallerde İngilizce’ye çevrilmeden bu orijinal isimle anıldı. Türkiye’de belli ki çevrilme ihtiyacı duyulmuş, ama Türkçedeki “yaramaz çocuk” maalesef içeriği tam karşılamayan bir ibare olmuş. Orijinal isim büyük ihtimalle, Jean Cocteau’nun iki kardeşin hikâyesini anlattığı aynı adlı romanına (ve Jean-Pierre Melville’in romandan uyarladığı filme) gönderme yapıyor. Fransızcadaki tamlama sözlüklere bakılırsa “ebeveynleri için utanç kaynağı, dobra dobra konuşan, asi, sıradışı çocuklar” anlamına geliyor, ki bu anlam belgeselin içeriğine cuk oturuyor. Filmdeki kardeşler, “yaramazlık”ın çok ötesinde ciddi bir isyankârlık içinde çünkü.

(2) https://bianet.org/biamag/medya/118114-iki-tur-bir-film-pek-cok-kafa-karisikligi

(3) https://www.youtube.com/watch?v=E5YwrwNUIZU

Video yayınından birkaç alıntı: “Kendi okuduğum üniversitede, Sinema Televizyon, belgesel konusunda çok iyi bir okulda okudum. Bundan çok daha iyi çekilmiş öğrenci belgeselleri vardı açıkçası.” (HİS) “Bence güzel bir hikâyesi yok, güzel bir fikri var. Bunu hikâyeye dökememiş. Öncelikle sinema görsel bir sanat. Bu kadar kötü görüntü yönetimi olan ben çok az film izledim son zamanlarda. Gerçekten çok kötü görüntüleri var filmin. Böyle bir filme nasıl En İyi Film Ödülü veriliyor, epey şaşırdım. Mansiyon Ödülü alan kızın içten oyunculuğu, kabul ediyorum içten bir oyunculuk var, asla itiraz etmiyorum, ama bu En İyi Film alması için yeterli sebep değil. Kurguyu alması da açıkçası beni inanılmaz rahatsız etti. Yani kurguluk bir belgesel değil. Çekilen belgesel görüntüleri yaratıcı bir şekilde art arda koymamış.” (GD) “Film bence kurmaca bir film, ben belgesel olduğunu düşünmüyorum. Ama film kendini belgesel zannediyor. Yani her şey kurmaca çekilmiş, ama kendini belgesel zannediyor. Yönetmene bu kurmaca mı belgesel mi diye sorduğunuzda, direk belgesel, ne kurmacasından bahsediyorsunuz, diyor, ama görüyorsunuz mizansenler var bir sürü… Yani planlanmış çekimler var filmin içinde bir sürü. Hattâ bence Zeynep Çubur da inanılmaz iyi oynuyor. Hattâ kendini inandıracak kadar iyi oynuyor. Hattâ film belgesel olduğunu iddia etmese, büyük ihtimal Umut Vaat Eden Genç Kadın Oyuncu ödülü alacak belki, onu da bilmiyoruz. Ama belgesel olduğunu iddia edince diyorsun ki, kendini oynuyor, kendine ödül veremeyiz diyorsun. Onun ödülünü engellemiş oluyor aslında yönetmenin kararı. Ve filmin belgesel olma iddiasının da şey olduğunu düşünüyorum; teknik olarak aksaklıklarının, temiz görüntüler içermemesinden ötürü, belgesel olursa daha kabul edilebileceği ortaya çıkıyor. Çünkü kurmaca uzun metraj bir film için görüntüleri çok amatör duruyor.“ (HKİ)

(4) https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/altin-koza-yaramaz-kardeslerin-1870243

(5https://www.gazeteduvar.com.tr/altin-koza-cok-dilli-cok-renkli-festival-makale-1536090

(6) https://www.birgun.net/haber/dik-duranlara-selam-olsun-359207

(7) “Eğer uzun süre küçük bir aletle bir yerde oturursanız, insanlar yavaş yavaş o aletin kamera olduğunu unutuyorlar. Üç ay boyunca aynı şekilde oturup kendimi unutturdum.” Ahmet Necdet Çupur. (Nil Kural’ın yönetmenle yaptığı söyleşiden) https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/zeynepin-kaderi-degismesin-mi-6497893

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.