Şu An Okunan
Greta: Geleneğe Karşı

Greta: Geleneğe Karşı

Neil Jordan’ın 80’lerin stalker thriller türüne el attığı son filmi Greta, bir yandan da bireysel silahlanma ve kuşaklar arası çatışma gibi güncel meseleler için bir tartışma zemini sunuyor.

Not: Bu yazı filmin kimi sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan Greta, Mona Lisa (1986), Ağlatan Oyun (The Crying Game, 1992), Vampirle Görüşme (Interview with the Vampire, 1994) ve Zor Tercih (The End of the Affair, 1999) gibi ödüllü filmlerinden tanıdığımız İrlandalı yönetmeni Neil Jordan’ın 2012 tarihli Bir Vampir Hikâyesi’nden (Byzantium) bu yana çektiği ilk film. Jordan, ilk görüşte tanınan belirgin bir üsluba sahip auteur’lerden değil; pek çok farklı türü ve tarzı deneyen bir yönetmen. Greta’da da, 80’ler ve 90’larda popüler olan, Öldüren Cazibe (Fatal Attraction, 1987), Ölüm Kitabı (Misery, 1990), Korku Burnu (Cape Fear, 1991), Genç Bekâr Bayan Aranıyor (Single White Female, 1992) ve Beşikteki El (The Hand that Rocks the Cradle, 1992) gibi örneklerle zihinlerimize kazınan stalker thriller türüne el atmış.

Greta, üniversiteden yeni mezun olup New York’a taşınmış olan Frances’in metroda bir çanta bulmasıyla başlıyor. Büyük şehir âdetlerine pek alışık olmayan naif bir karakter olarak resmedilen Frances, ev arkadaşı Erica’nın tüm ısrarlarına ve uyarılarına karşın çantayı sahibine geri götürmeye karar verir. O kişi ise tek başına yaşayan (Frances gibi bu dünyada yapayalnız hisseden), yaşlı (Frances’in annesi olabilecek yaşta), ona sıcak kahve ikram eden (Anne şefkati) ve Fransız aksanıyla konuşup piyano çalan (ah! ne kadar da ilginç ve cazip) Greta’dır. Annesini henüz kaybetmiş olan, kısa süre içinde yeniden evlenen babasına küskün hisseden Frances, Greta’nın tuzağına anında düşer ve bundan sonra olaylar tam da türün öngördüğü şekilde ilerler: Greta’nın hiç de göründüğü gibi biri olmadığını fark eden Frances ondan uzaklaşır. Ancak ayrılmayı kabul etmeyen Greta her fırsatta zorla Frances’in hayatına girmeye devam eder. Bu bilindik hikâye akışı pek çok eleştirmen ve izleyicinin Greta’yı küçümsemesine neden oldu. Filmin fazla tanıdık bulunan olay örgüsü ve Huppert’in övgülere boğulan performansı arasında kaybolan mesele ise, Jordan’ın tartışmaya açtığı bireysel silahlanma ve yeni nesil ile muhafazakâr geleneksel kurumlar arasındaki çatışma mevzuları oldu.

Silahlar Bizi Koruyabilir mi?
ABD’de uzun zamandır devam eden bir tartışma bireysel silahlanma konusu. Silahların kolayca satın alınabilmesinin silahlı katliamları ve başka şiddet eylemlerini mümkün kıldığını savunan silah karşıtlarına, bireysel silahlanma taraftarları ‘kendini savunma hakkı’ üzerinden cevap verirken silahlı ‘kötü’ birini ancak silahlı ‘iyi’ birinin durdurabileceğini iddia ediyor. Amerikan sinemasında Kirli Harry (Dirty Harry, 1971) ya da Taksi Şoförü (Taxi Driver, 1976) gibi klasiklerle hatırı sayılır bir yere sahip olan vigilante filmleri de genellikle bu yönde anlatılara sahiptir: kanunların yetersiz kaldığı durumlarda adaleti yerine getirme görevini üstlenen bireyler… Neil Jordan da 2007 tarihli İçindeki Yabancı’yla (The Brave One) bu türden, bol şiddetli bir intikam fantezisiyle vigilante psikolojisini irdelemeye girişmiş ancak nihayetinde filmin kahramanı Erica Bain’in (Jodie Foster) cinayetlerini olumlayan bir tavır takınmıştı. Yönetmen on iki yıl sonra, Greta’yla bu tavırdan uzaklaşmaya çalışıyor gibi görünüyor. Filmde tür konvansiyonlarına yaptığı ufak –ve çoğunlukla gözden kaçan– müdahalelerle silahlanma karşıtı bir tarafta yer alıyor. Tüm stalker filmleri gibi Greta da polisin ve kanunların kahramanımızı koruyamamasına vurgu yapıyor. Frances’in başına bela olan Greta tüm gün işyerinin karşısında dikilip onu gözlediğinde, kamusal alanda bulunduğu için polis ona müdahale edemiyor; günde yüzlerce defa telefon edip mesajlar gönderdiğinde de kimse ona engel olamıyor. Hem vigilante hem stalker filmlerinin popülerleşmesini sağlayan önemli unsurlardan biri finallerinde, kahramanlarımıza film boyunca eziyet etmiş olan sapığın, tüm yaptıklarının acısını çıkartırcasına katartik bir şekilde öldürülmesidir. Kahramanlarımız (genellikle orta sınıf beyaz çekirdek aile –‘iyi’ insanlar) hayatlarını zehir eden ‘sapık’tan kurtulmak için her türlü şiddete başvururken izleyici de bu baş belası karakterin nihayet hak ettiği cezayı bulmasından haz alır. Böylece banyo küvetinde boğmaktan sırtına tornavida saplamaya, kafasını taşla ezmekten silahla vurmaya kadar tüm şiddet eylemleri meşrulaştırılır. Jordan ise Greta’da şiddeti bu şekilde bir haz kaynağına dönüştürüp meşrulaştırmaktan bir ölçüde kaçınıyor.

Frances’in babasının tuttuğu dedektif Greta’nın evine geldiğinde kamera özellikle silahını kontrol edişine yakından vurgu yapıyor. Ancak, ‘iyi’ adamın silahı ne Frances’i kurtarmaya ne de kendini savunmaya yarıyor. İri yarı güçlü adam silahına güvenerek dikkatsizce hareket ettiğinde yaşlı ve çelimsiz bir kadına ânında yenik düşüyor. Filmin, görüntüsü ve kurgusu etkileyici sahnelerinden birinde ince çoraplarıyla sekerek, dans ederek, şarkı mırıldanarak kolayca alt ediyor Greta dedektifi.

Frances’i nihayetinde kurtaran ev arkadaşı Erica oluyor ve bunu şiddetle değil zekâsıyla, Greta’yı kendi oyununa getirerek yapıyor. Erica ve Frances, Greta’yı öldürme fırsatını yakaladığında ise Frances “daha iyi bir fikri” olduğunu söylüyor ve iki arkadaş Greta’yı kendi yarattığı karanlığa hapsediyorlar. Jordan bize Greta’nın vahşice katledildiğini göstermeyi reddediyor.

Canavar Kim?
Korku-gerilim filmlerinin kimi “sapık” ya da “canavar” olarak tanımladığı politik ve kültürel okumalarda önemli bir unsurdur. Neil Jordan’ın filmindeki “sapık” Greta Hideg, Fransız aksanıyla konuşan, üst orta sınıftan, sofistike (Chanel takımlar giyiyor, şarap seçimi konusunda titiz davranıyor, piyano çalıyor) bir dul. Ancak bu cazip özelliklerin yaldızını kazıdıkça altından bir canavar çıkıyor: Greta genç kadınları tuzağına düşürüp onlarla “ideal” bir anne-kız ilişkisi kurmaya çalışan, bu oyunu oynamaya istekli olmayan kadınları ise zorla zapt edip, sıkıldığında onları öldüren bir katil. Hikâyenin bu kısımlarını deştiğimizde, filmin annelik mevzusunda tam olarak ne söylediği, anne-kız ilişkisine dair tavrı, yaşlı bir kadının “cadı” olarak sunulması, filmdeki en asap bozucu durumlardan birinin Fransız olduğunu söyleyen Greta’nın Macar asıllı (Batı değil de Doğu Avrupalı) olduğunun anlaşıldığı an olması gibi pek çok sorunlu olabilecek mesele çıkıyor karşımıza. Ancak şimdilik bu meseleleri bir kenara bırakıp, filmin muhafazakâr geleneksel kesim ile yeni nesil arasında kurduğu ilişkiye odaklanalım: En düz hâliyle baktığımızda Greta’nın temsil ettiği yüceltilmiş geleneklerin ardında karanlık ve şiddet dolu, gençleri zorla kendine uydurmaya çalışarak felç eden bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz.

Jordan’ın Greta’nın karşısına koyduğu, onu nihayet alt eden kişi ise beklenmedik bir kahraman: partilerden partilere koşan, varlıklı bir ailenin hipster kızı Erica. İlk anda yüzeysel bir karakter izlenimi veren Erica aslında film boyunca izleyicinin aklından geçenleri dillendirerek bir yandan mizahi bir unsur katıyor bir yandan da ‘sağduyu’nun sesi işlevi görüyor. Frances’in tür konvansiyonlarına uygun naif iyimserliği ve dikkatsiz davranışlarına karşın Erica kent hayatının ve kentte yaşayan bin bir türlü insanın oluşturabileceği tehlikelerin farkında ‘uyanık’ (ama asla paranoyak değil) bir karakter. Frances metroda bırakılmış çantayı iyi niyetle alıp sahibine iletmeye çalışırken Erica’nın –tıpkı izleyici gibi– ilk aklına gelen şey bomba tehlikesi oluyor. Erica’yı, hep apolitik, sorumsuz, sosyal medya bağımlısı, gerçek dünyadan habersiz olduğu düşünülen ancak yavaş yavaş önemli bir dönüştürücü güce sahip olduğu anlaşılan yeni neslin sinematik karşılığı olarak düşünebiliriz. Bu anlamda film, politik ve kültürel arenada yaşanmakta olan yenilenmeyi sinemaya taşıyor. On yıllar önce konvansiyonları yerleşmiş bir türü Erica üzerinden sorguluyor ve gelenekle yeni nesli karşı karşıya getiriyor.

Çoğu filminde masal referanslarına yer veren, masalsı dünyalar kuran Neil Jordan’ın Greta’sı da kötü cadıların temiz kalpli naif çocukları ya da prensesleri tuzağına düşürdüğü masalları andırıyor. Ancak bu masalda prensesi cadının elinden kurtaran savaşçı cesur prens değil, bir başka prenses oluyor. Kimsenin kurtarıcı rolünü kolay kolay yakıştıramayacağı bu prensesin gücü, çağının acımasız gerçeklerinin farkında olduğu kadar sunduğu olanakları kullanmayı becerebilmesinde yatıyor. Dünyayı da on yıllardır katılaşmış, kalıplaşmış görüşlerle yöneten, genç nesillerin geleceğini önemsemeyen sözde soylu sınıfların elinden Erica gibi genç kadınlar kurtaracak belki de.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.