Şu An Okunan
Üzgünüm, Bebeğim: İhtiyacımız Olan Karşılaşmalar
Advertisement

Üzgünüm, Bebeğim: İhtiyacımız Olan Karşılaşmalar

Üzgünüm, Bebeğim, yaşadığı travmatik bir olayın ardından hayata tutunmaya çalışan genç akademisyen Agnes’in hikâyesine odaklanıyor. Sundance’ten senaryo ödülüyle dönen film, travmayı sömürmekten kaçınan ve küçük karşılaşmalar üzerinden ilerleyen sıradışı bir “kendini iyi hisset” filmi.

Film izleme deneyimi söz konusu olduğunda biz sinemaseverler için bir filmden beklentilerimiz izlediğimiz anki ruh hâlimize, karakterimize ya da zamanın ruhu gibi farklı faktörlere göre değişiklik gösterebiliyor. Sanırım bu deneyimler arasında en özel ve zamansız hissettirenlerden biri de iyi bir dostun sarılmasına benzer bir his bırakan filmlerden aldığımız haz olsa gerek. Genç yönetmen ve yazar Eva Victor’ın “insanların sinemada izleyip o karanlık salondan yalnız hissetmeyerek çıkabileceği bir deneyimi amaçlayarak” tasarladığını dile getirdiği ilk filmi de bu hissi taşıyor. Üzgünüm, Bebeğim (Sorry, Baby, 2025) yılın başında senaryo ödülüyle ayrıldığı Sundance’teki dünya prömiyerinden bu yana, üzerinde kar topu gibi bir ilgi ve beğeni biriktirmeye devam ediyor. Neredeyse bir yılını tamamlayacak olan bu festival ve vizyonlardaki küresel gösterim turu boyunca hem seyirci, hem eleştirmenler nazarında böylesi övgü ve sempatiye layık görülmesinde bu nadide hissiyatın payı da büyük. Bu yazıda, neden bu kadar sevildiği dışarıdan bakıldığında bariz gibi duran filmin, neleri nasıl doğru yaptığına odaklanarak ilk filmlerde çok rastlamadığımız olgunluğuna dikkat çekeceğim.

Bahsini ettiğimiz konfor ve sıcaklık tecrübesi sunan kendini-iyi-hisset filmlerinin hepsinde toz pembe bir dünyaya rastlamak pek de mümkün değil takdir edebileceğiniz gibi. Hattâ hikâyesinin temelinde şahit olması zor bir olay, geçmişten gelen kötü bir anı ya da karanlık düşüncelere sahip kahramanlar görmeye özellikle 21. yüzyıl bağımsız sinemasından alışık sayılırız. Eva Victor’ın kronolojik anlatmamayı tercih ettiği üç perdeyle bir araya getirdiği Üzgünüm, Bebeğim de yine başrolde Victor’ın canlandırdığı kahramanı Agnes’in başına gelen kötü olayın etrafında kurgulanıyor. Finalini yapacağı aynı yılın başlarında bir noktada açılan film, söz konusu etrafında şekillendiği olayı seyircisinden saklamadan, bir tür motivasyon yemine dönüştürmeden soğukkanlılıkla senaryosunun merkezinde tutuyor. Basitçe, yüksek lisansını tamamladığı okulda ve öğrenciyken yaşadığı evde kalmaya devam eden genç akademisyen Agnes’in yaşadığı travmatik olay sonrası hayata tutunma hikâyesine izliyoruz. Her ne kadar Victor’ın kendisi filmden bahsederken ya da filmin resmî fragman ve bültenlerinde herhangi bir “sürpriz bozan” olarak nitelendirilmese de, bazı metinlerde gizlendiğini fark ettiğim için ben de bu paragrafa kadar bu olayı “kötü şey” olarak anıyorum. Filmi izleme deneyiminizi değiştirmeyeceğini düşündüğümü belirtmekle birlikte, bunu yazının devamı için bir sürpriz bozan uyarısı olarak da görebilirsiniz.

Bebekli Yıl ve Hayata Tutunulan Büyük Kararlar

Filmin ilk perdesi aynı zamanda finalde geri döneceği, kronolojik olarak hikâyenin tanıklık ettiğimiz en son kısmına denk gelen “bebekli yılda” geçiyor. Birlikte yüksek lisans eğitimleri aldıkları dönemde ev arkadaşlığı yaptığı, artık New York’a taşınmış en iyi dostu Lydie’nin eve döndüğü tatlı bir hafta sonu ziyaretleriyle açılıyor film. Hâlâ aynı evde yaşayan Agnes’i artık tezini sunduğu okulda tam zamanlı profesör olarak çalıştığı bir hayat rutininde günlerini geçirirken görüyoruz. Tezini verdikten sonra New York’a taşınan Lydie ise yeni hayatının en büyük kararlarından bazılarını aldığı oldukça heyecanlı bir seneye adım atmakta. Artık eskisi kadar birlikte vakit geçiremeyen iki arkadaşın hasret giderdiği bu samimi ve eğlenceli bölümde bir yandan Agnes hakkında bilmemiz gereken belli başlı bilgileri ediniyoruz. Birlikte yaşadıkları dönem sahiplendiği kedisi Olga’yla evi paylaşmayı sürdürüyor; komşusu Gavin ile, en yakın arkadaşına bahsetmekten kaçınacağı düzeyde bir ilişkimsi yaşıyor. Ve tez döneminden diğer sınıf arkadaşları tarafından, okul tarihindeki en genç profesör olma ünvanına sahip olduğu için “şanslı” görülüyor.

Üzgünüm, Bebeğim

New York’ta âşık olup evlenmesinin ardından bir de anne olma kararı alan Lydie ise hamile olduğu müjdesini paylaşma heyecanındayken, kendi rutini içinde sıkışmış gözüken arkadaşı için de endişeleniyor. Kötü şeyin olduğu yıl kaldıkları aynı evde yaşamaya devam eden ve kendisine cinsel saldırıda bulunan tez danışmanının ofisini devralan Agnes için böyle bir endişe taşıması da oldukça anlaşılabilir. Ancak Agnes bu durumla başa çıkabildiğine, evi ve işini sevdiğine ve burada kurduğu hayattan memnun olduğuna dostu Lydie’yi ve biz seyircileri ikna ediyor: Yaşadıklarının orada kalmaya devam edebilmesi için ağır olduğu söyleyen arkadaşına “yaşadıklarım nereye gidersem gideyim ağır” yanıtını veriyor. Buna rağmen söz konusu travmanın kaynağındaki olayın filmde derinleşeceği ikinci perdeye geçerken, Lydie’nin kısa ziyaretinin ardından akşam evde yalnız oturduğu diyalogsuz karanlık sahnede Agnes’in kalkıp kapının kilidini kontrol ettiği sessiz ama çok vurucu bir kesmeyle ilk perdeyi kapıyoruz.

Kötü Şeyin Olduğu Yıl

Kronolojik olarak Agnes’in hayatından şahit olduğumuz üç yılın ilk kısmını kapsayan bu ikinci perde hâlihazırda kafamızda canlanmaya başlayan tez döneminde geçiyor. Lydie’yle birlikte evi paylaştığı, geleceğe dair beklenti ve umutların teslim tarihleriyle ritmini bulduğu, kendi içinde kaos barındıran bir dönem bu. Etrafındaki arkadaşları ve tez danışmanı Profesör Decker tarafından zeki, yaratıcı ve olağanüstü bir yeteneğe sahip görülen Agnes’in ne kadar parlak bir karaktere sahip olduğunu seyirciler olarak biz de seziyoruz. Burada kahramanın nasıl çizildiğine ve yaratılırken harcanan incelikli mesaiye değinmemiz uygun olabilir. Hikâyenin zaman düzleminde daha ileri bir zamanında (yani travma sonrasında) geçen ilk perdesi de dâhil olmak üzere Agnes’in etrafındaki dünyaya karşı duyuları açık, hoşgörü ve empatisini koruyan ve kendine has sivri mizahı her fırsatta sergileyen karakterini görmemek mümkün değil. Birçok film ana kahramanlarını dahi ancak hazır kalıpların içerisinde var edebilirken, böylesine özgün ve izlerken gerçek hayatta arkadaşınız olmasını isteyebileceğiniz bir kahramanla karşılaşmak sinema izleyicisine de ferahlık veren bir his. Üniversitede oyunculuk ve oyun yazarlığı üzerine eğitim alan Eva Victor’ın gelecek için asıl umut veren yeteneğinin bu kahraman yaratımında yattığı varsayılabilir belki de.

Günümüzün en heyecan verici yönetmen ve yapımcılarından Barry Jenkins’in Victor’ı keşfetmesi de TikTok üzerinden paylaştığı kısa skeç videolar sayesinde oluyor. Böyle bir planı ya da niyeti  yokken Jenkins tarafından “farkında olmasan da o videolarda yaptığın şey zaten yönetmenlik” sözleriyle adım atmaya ikna edildiği bu kariyer başlangıcı, muhtemelen yıllar boyunca sinemaseverlerin anacağı iyi bir trivia olarak kalacak. Bu yazıda biraz daha değineceğimiz maharetleri sebebiyle yönetmenlik serüveninin bu flaş ilk filmle sınırlı kalmayacağına ikna eden Eva Victor’ın kariyerinin başladığı parıltıyla devam edeceğini umarak konuşuyorum elbette. Yıllar boyunca nasıl ele alınacağı konusunda koca platformların, ödüllü yaratıcıların, büyük prodüksiyonların eline yüzüne bulaştırdığı çalışma hayatında fiziksel saldırı gibi bıçak sırtı bir konuyu lafı dolandırmadan, acındırma malzemesine dönüştürmeden, travmanın karanlığına gömülmeye müsaade etmeyen, bütünüyle incelikli bir iş çünkü karşımızdaki. Filmin bütününe yayılmış bir dozaj hâkimiyeti ve ton kontrolü sayesinde şahit olduğumuz her an hayattan bir dilim gibi önümüze geliyor. Neleri görüp neleri göremeyeceğimiz konusundaki kadraj seçimlerindeyse bırakın bir ilk filmde karşılaşmayı, usta olarak anılan yönetmenlerden görmeye hasret kaldığımız bilinçte kararlara rastlıyoruz. Profesörün evini sokağın karşısından izlediğimiz sekansın etkisi, kurbanın beyanını kesmesiz izlediğimiz portre kadrajın seyirciyi hayal gücünü tetiklemeye itmesi, iç çekimlerde kapı ve pencerelerle yaratılan çerçeve derinliklerinin son ana kadar alanı tazeleyip metnin tonunu belirlemesi… Ve daha bir sürü mühim yönetmenlik kararının tesadüf olmasını beklemek asıl karamsarlık olur.

Üzgünüm, Bebeğim

Yılı kapatmak üzereyken ülkemizde de vizyona girdiği için şanslı olduğumuz 2025’in en iyi filmleri listelerinden inmeyen Üzgünüm, Bebeğim yıllar içerisinde kendisini dönüp dönüp izlemeye müsait kılan yapısıyla da kalıcı olacak ve bu iyi yönleriyle anılacaktır. Tabii ki sinema yazarları ve izleyicilerinin yaşadığı bu haklı “yeni bir iyi yönetmen geliyor” paniğinin gölgelediği senaryo sorunları olduğunu da söylemek gerek. Yer yer tipleme seviyesinde yan karakterler görmek, hikâyenin aktığı yola hizmet ettiği sürece görmezden gelinebilebilir. Ancak Eva Victor’ın bazı karakterleri yer aldıkları sahnelerle filme önemli katkıda bulunmasalar da kurguya dâhil olabilmiş. Neleri nasıl göstereceği konusundaki doğru kararlar yine de daha ağır bassa da, nelerin filme güç katacağı nelerin ise filmi hantallaştıracağı konusunda yazar olarak bazı sorunlar yaşamış Victor. Ancak üçüncü perdede, Agnes’in ne kadar iyi yazılmış bir baş karakter olduğunu bir kez daha göreceğimiz ve filmle daha çok bütünleşebilmemizi sağlayan birkaç önemli sahne bulunuyor.

Sorularla Geçen Yıl ve Bebekli Final

“Sorularla geçen yıl” ara başlığını taşıyan bu perdenin açıldığı mahkeme jürisi sahnesi Üzgünüm, Bebeğim’in yakın dönem benzerlerine karşı farkını ortaya koyduğu, önemli bir sahne. Yaşadığı bölgedeki yerel mahkemede jüri görevi için başvuran bir mahkeme salonu dolusu vatandaşın arasında görüyoruz Agnes’i. Görevin gerekliliklerine dair uygunluk formlarıyla başvuran kalabalık arasından küçük gruba kalan Agnes, önce mahkeme görevlisinden tanık ifadesiyle dolaylı delil arasındaki fark üzerine kısa bir ders dinliyor. Kadraj Agnes’in yüzüne döndüğünde gördüğümüz rahatsız olmuş ifadesi biz seyircilerini, onun başına gelen kötü olayı nasıl gördüğümüz ve nasıl dinlediğimiz üzerine düşündürmeye itiyor. Tam bu esnada görevlinin “aranızda daha önce bir suça maruz kalanlarınız el kaldırabilir mi?” sorusuna hızlı bir refleks verip elini geri çekiyor. Ardından yaşanan diyalogdaysa yaşadığı olayı daha önce hiç sesli anlatmadığını fark ettiğini, polise ihbarda bulunmadığını ve hukuka anlam veremediğini dile getirdikten sonra jüri görevi için uygun olmadığı konusunda mahkeme görevlileriyle hemfikir olarak salondan ayrılıyor. Burada, aldığı kararları ve yaptığı doğruları/yanlışlarıyla kendi kişiliğinin ve yaşadığı travmanın farkında bir yetişkin olarak görüyoruz Agnes’i. Hollywood’un her zaman en doğruyu yapmayı seçen, öyle olmasa bile öyle olduğunu sanan kahramanlarına karşın “evet belki yanlış ama bu benim kararım ve ben buyum” diyebilen bir kahramanı önümüze sunması filmi ayrı bir kulvara taşıyor.

Yaşadığı dönemki sıcak tepkilerine de şahit olduğumuz, her zaman her hâlükârda yanında olan arkadaşı Lydie’le birlikte seyirci olarak bizim de yanında hissettiğimiz Agnes’e, olayları yeterince büyütmediği için kızacak cüreti kim bulabilir ki? Günün sonunda bahsettiğimiz kişinin bir kurmaca karakter olması yaşadıklarının ve tepkilerinin gerçekliğinden hiçbir şey götürmediği gibi, kendini kendi kararlarıyla tanıyıp tanımlayabilmiş bu kadını daha da çok seviyoruz çabasızca. Agnes’in asıl gücü de sadece iyi bir mizah anlayışına sahip ve zeki olmasında değil; uğruna çalıştığı kariyer hedefinden vazgeçmeyen, yaşamayı sevdiği kasabasını terk etmeyi reddeden, jüri görevi gibi önemli gereksinimlerini karşılayamayacağı bir pozisyonda yetkin olduğunu iddia etmeyecek kadar bilinçli biri olmasında yatıyor zaten. Agnes ve Eva Victor, o kadar farklı açılardan uzun zamandır kulvarındaki sinema filmlerinde benzerine rastlamadığımız şeyleri bir araya getiriyor ki, karşı koymak pek mümkün değil. Yazı boyunca birkaç kez andığımız özel sıcaklığa sahip filmler, farkında olduğumuzu sandığımızdan çok daha nadirler aslında. Konuşma dilinin İngilizce olduğu ve dünyanın geri kalanına kıyasla çok daha büyük bir dağıtım döngüsü içerisinde yer alan filmleri düşünürsek bile bu özel nitelikteki filmlerin büyük bir yüzdesini uzun yıllardır Mike Leigh çekiyor örneğin. Bunu dile getirirken Victor’ın filminin herhangi bir şekilde Leigh sinemasıyla benzerlik ya da referans taşımadığını, yalnızca bahsettiğim özel hisse sahip film tanımını vurgulamak için kullandığımı da belirteyim.

Üzgünüm, Bebeğim

Hayatlarımızın en karanlık, en soğuk, en önümüzü göremediğimiz ya da nefes alamadığımız anlarında karşımıza çıkmasını isteyeceğimiz türden özel bir sıcaklık bu. Agnes’i de filmde böyle anlarında birkaç karşılaşma yaşarken görüyoruz. Önce buz gibi ayazda market yolunda karşısına çıkan (sonradan Olga adıyla evde gördüğümüz) yavru kedi, Agnes’e ihtiyacı olan sıcaklığı veriyor. Daha sonra panik atak geçirdiği bir anda yol kenarında kendisine yardımcı olan yabancıyla arasında geçen sandviçli sohbetle derin bir nefes alıyor. En son da Lydie’nin bebeğiyle final yapıyor. Final sekansında “Bebekli yıl” başlıklı perdeye döndüğümüzde Lydie bu kez eşi Fran ve dünyaya getirdiği bebeğiyle Agnes’i ziyarete geliyor. Bebekle baş başa kaldığı bu güçlü final sahnesinde üç yıldır Agnes’i çerçeveleri içerisine sıkıştırırken gördüğümüz eve her yanından gün ışığı doluyor. Bebekle gerçekleştirdiği tek taraflı konuşması boyunca hayatta kötü şeyler olabileceğini ama her zaman onun için onun yanında olacağını tekrarlıyor. Bir gün zihninin en kötü düşünceler ve en büyük korkularla dolabileceği gerçeğini hatırlatıp elinden hiçbir şey gelmediği anlarda dahi onu dinlemeye hazır olacağını söylüyor bebeğe. Yazının başında bahsettiğim Eva Victor’ın filmi çekme motivasyonunda olduğu gibi; bazen bir filmin yapabileceği en değerli şey bizim salondan yalnız hissetmeyerek çıkabilmemizi sağlaması olabilir.


Üzgünüm, Bebeğim‘in sinemalardaki gösterimi devam ediyor.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.