Bir Adım Geri Çekilmek ve Soru Sormak: Marjane Satrapi’nin Gözünden Persepolis
Çocukluğunu İran’da devrim koşulları altında geçiren, daha sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Fransız-İranlı yazar, çizer ve yönetmen Marjane Satrapi 4 Haziran 2026’da aramızdan ayrıldı. Kendi hayat deneyimini anlattığı animasyon Persepolis ile tüm dünyada tanınan Satrapi’yle filmin vizyonda olduğu dönemde bir araya gelme fırsatı bulmuş, farklı coğrafyalarda da olsa onunla benzer hisleri paylaştığımızın bir kez daha farkına varmıştık.
Söyleşi: Övgü Gökçe
Bu söyleşi, Altyazı’nın Ekim 2007 tarihli 66. sayısında yayımlanmıştır.
Marjane Satrapi, hâlen Fransa’da yaşayan İran doğumlu bir çizer. Satrapi’nin dünyanın pek çok yerinde okunan 2000 tarihli ‘Persepolis’ adlı kitabının çizgi roman dünyasında kendine has bir yeri var. Marjane Satrapi’nin İran devrimine denk gelen çocukluk yıllarını anlattığı bu ilk çizgi romanını, liseyi okumak için Viyana’ya gidip bir süre sonra İran’a geri dönüşünü ele aldığı ikinci kitabı izledi. Marjane Satrapi’nin beraber çalıştığı Fransız çizer arkadaşı Vincent Paronnaud’yla uzun bir sürecin ardından animasyon olarak sinemaya uyarladığı Persepolis (2007), geride bıraktığımız Cannes Film Festivali’nde ‘Jüri Özel Ödülü’ kazandı ve Fransa’nın 2008 için ‘En İyi Yabancı Film’ dalında Oscar aday adayı olarak belirlediği film oldu. Persepolis, herkesin ilişki kurabileceği bir büyüme hikâyesini İran’ın devrim sonrası tarihsel bağlamı ve yazarın kendi aile arkaplanıyla ilişki kurarak anlatıyor. Kültürel dünyalar arasındaki farklılıktan, değişen politik iklimlerin içine atılmış insanların farklı varolma biçimlerinden, hayatta kalma uğraşlarından bahsediyor. Marjane, değişen ülkelere, imkânlara ve imkânsızlıklara karşın köklerine sahip çıkarak güçlü bir kendini yeniden kurma hikâyesi anlatıyor. Bu inşanın belki de en önemli tarafı Marjane’nin bıkıp usanmadan sorduğu sorular. Biz de kendi sorularımızı toparlayıp, sanatçıyla heyecanlı bir sohbet gerçekleştirdik.

Persepolis’i önce çizgi roman olarak yazdınız. Çizgi romandan animasyona uyarlanması nasıl gerçekleştirildi?
İnsanlar ne de olsa çizgi roman, çizgiler hazır, kareleri birer birer birleştirirseniz çizgi filme dönüşür, diye düşünüyorlar. Oysa bu kesinlikle doğru değil. Bunlar birbiriyle ortak noktası bulunmayan bambaşka vasıtalar. Çizgi roman, filmin storyboard’u değil. Kitapları okuyup didik didik ettikten sonra sinema için bir senaryo yazmaya başladık. Başka türlüsünü yapmak imkânsızdı.
Filmde kitaptaki bazı olaylar çıkarıldığı hâlde, hikâye, akıcılığından ve hissiyatından hiçbir şey kaybetmiyor. Kitapları bilen izleyicilerde de, bilmeyenlerde de herhangi bir eksiklik duygusu yaratmıyor. Bunu nasıl sağladınız?
Böyle düşündüğünüze çok sevindim. Biliyorsunuz, kitaplarda hikâye kronolojik olarak anlatılıyor. Bir noktada başlıyor, bitiyor ve sonra başka bir noktadan yeniden başlıyor ve bitiyor. Filmdeyse havaalanındaki renkli sahneyle başlıyoruz; ileri ve geri gidiş gelişler var. Bir kısmını kesmek zorundaydık, çünkü her şeyi sığdırmak imkânsızdı. Öte yandan kitapta olmayan ve filmde olan şeyler de var. Sinemada anneanneyle Godzilla (1998) filminin izlendiği sahne mesela. Kitabı kendim yazmış olmama rağmen ben bile bazen karıştırıp, eklenen sahnelerin kitapta olduğuna ikna olabiliyorum. Başlangıçta filmin son hâlinin üç katı kadar bir malzeme vardı elimizde. Okudukça neleri keseceğimize yavaş yavaş karar verdik. Bu bir akış ve ritim meselesi. Bazen bir fikri zaten ifade etmiş oluyorsunuz. Aynı fikri başka bir şekilde yeniden ifade etmek, onu tekrarlamak anlamına geliyor. Neticede bir buçuk saatlik bir zamanınız var, aynı şeyi defalarca söylemek için zaman yok. Bir kere yaparsınız ve biter. Hep aynı şekilde çalışıyorum, önce elimde gerekenden fazla malzeme oluyor, sonra kesip azaltıyorum.
Bizim için asıl mesele iyi bir film yapmaktı. Dünyanın en güzel, en iyi fikrine sahip olabilirsiniz ama eğer anlatımı hantallaştırıp yavaşlatıyorsa onu atmak gerekiyor. Zor bir karar olduğu konusunda hemfikirim ama yapmak gerekiyorsa her halükârda yapıyorsunuz.
Yüze yakın animasyoncuyla çalışıyorduk ve bu çok zorlu bir süreçti. Onlara Disney, Pixar ya da Miyazaki istemediğimizi anlatmakta güçlük çektik.
Çizgi romanla animasyon arasındaki farktan söz ettiniz. Çizim yaparken sinemadan etkileniyor musunuz?
Evet, tabii. Alman dışavurumculuğu beni daima çok çok etkilemiştir, çok severim. Murnau’nun, Fritz Lang’ın filmleri, özellikle siyah-beyaz kullanımı konusunda benim için çok etkili bir çıkış noktası oluşturdu. İtalyan Yeni Gerçekçiliği özellikle karakterlerimin ailecek bir arada oldukları sahneler için önemli bir esin kaynağı oldu. Bu tür sahneler en zoru. Savaş gibi kendi başına etkileyici olan şeyleri yapmak daha kolay. Ama bir oturma odasında kendi aralarında konuşan bir aileyi anlatmak gerçekten kolay değil. Gündelik hayat olmadan, yalnızca birtakım olayların birbiri ardına geldiği bir şeyi anlatmakla da olmuyor. Görsel olarak 50’lerin Hollywood sineması, mesela film noir‘lar da etkili olmuştur.

Görsel kültürün bize büyük ölçüde hız, hareket ve gösteriş dayattığı bir dönemde, kitaptaki hikâyenin -işin içinde siz olsanız bile- nasıl uyarlanacağını merak ediyordum. Bu proje Hollywood’un bir stüdyosunda gerçekleşseydi…
Korkunç olurdu. Aslında böyle bir şey hiç olmazdı o zaman. Projeyi gerçekleştirmenin tek yolu buydu. İnanın bana, eğer yaptığımız filmden tatmin olmasaydım kimseye göstermeden filmi yakardım.
Bir mesele hakkında sorular sormanız, söz konusu ettiğiniz şeye değer verdiğiniz anlamına gelir. Değer vermiyor olsam niye uğraşayım..
Projede yer alan insanlarla, özellikle filmi birlikte yönettiğiniz Vincent Paronnaud’yla çalışma süreciniz nasıl gelişti? Sizin ne istediğinizi biliyorlar mıydı?
Vincent benim hissiyatıma çok yakın biri. Çok çok uzun süredir aynı stüdyoyu paylaşıyoruz. Birbirimizin işlerini çok iyi biliyoruz. Bu projeden çok önce sırf kendimiz için beraber bir sürü çizim yapıyorduk. Beraber bir şeyler yapmak hoşumuza gidiyordu -ki bu iyi bir başlangıç noktası. Vincent benim ne yapmak istediğimi çok iyi biliyor. İşlerimiz hem birbirinden çok farklı hem de bir sürü açıdan benziyor. İkimiz de siyah-beyaz çalışıyoruz, ikimiz de öncelikle çizeriz ve ikimiz de bir şeyi çok fazla göstermekten hoşlanmıyoruz, biraz gösterip sonra kesmekten yanayız. Filmin senaryosunu birlikte yazmaya başladık. Sonra storyboard’unu yaptık. Süreç içinde yaptığımız tartışmalar hangi kısımları benim hangi kısımları onun yaptığını ayırt etmeyi güçleştiriyor; her şeyi birlikte yaptık diyebilirim. Öte yandan yüze yakın animasyoncuyla çalışıyorduk ve bu çok zorlu bir süreçti. Sonuçta hepsi yaptığı işi iyi bilen ve bir animasyon stüdyosundan gelen insanlardı. Onlara Disney, Pixar ya da Miyazaki istemediğimizi anlatmakta güçlük çektik. Gerçek hayata yakın, özel efektler içermeyen bir şey istediğimizi söylüyorduk; onlar da, o zaman niye animasyon yapmakla uğraşıyorsunuz, diyorlardı. Bu sefer niye animasyon yapmak istediğimizi anlatmaya başlıyorduk. Başta ne istemediğimizi iyi biliyorduk ama ne istediğimizi tam bilemiyorduk. Bu güçlük birlikte çalıştığımız insanlara yansıdı çünkü bize bir şey sorduklarında bilmiyorsak bilmediğimizi söylüyorduk. Oysa biliyorsunuz, insanlar sürekli olumlu yorumlar duymak istiyorlar. Sonuçta bize inandılar çünkü ne yaptığımızı bilmeden yola çıkmadığımızı, bütün bu süreç boyunca araştırmaya devam ettiğimizi anladılar. Eğer sonuçta bu proje başarılı olduysa bizimle çalışan herkesin aşırı çalışmasındandır, gerekenden çok daha fazla. Sürekli bir kaos ortamı vardı ve bu bir bakıma projemizin yöntemi oldu.
Projenin tamamı ne kadar sürdü?
Üç yıl.
Animasyon ekibindeki herkes Fransız mıydı?
Çoğunluk Fransızdı. Çin’den bir kişi geldi, iki İtalyan, bir İngiliz vardı; İran’dan da iki kişi. Dünyanın bir sürü yerinden geldiler. Deneme çizimlerini görüp işe aldık.
Üretim süreci nasıl işledi? İlk olarak siz mi model yaratıyordunuz?
Evet. Filmde 654 karakter var. En başta bana sen yirmi tanesini yaparsın, geri kalanını diğer insanlar halleder demişlerdi. Fakat sonuç olarak hepsini ben yapmış oldum. Bir karakteri yaratmak benim için bir saat sürüyorsa, başka birinin sekiz saatini alıyorsa neden ben yapmayayım ki…
Siz de aşırı çalıştınız o zaman…
Evet ama bu bizim hayat hikâyemiz. Nasıl çizileceğini bildiğimiz için bir sürü şey yapabiliyorduk.
Ben bir yere gittiğim zaman muhtemelen dansöz kıyafetlerimle ve oryantal ekibimle
boy göstereceğimi sanıyorlar. Onların gözünde normal olamıyorsunuz.
Batı’da bu kitabın ve filmin yol açacağı sorular, alışılageldik temsil biçimleriyle kuracağı ilişki, zihinlerdeki İslam dünyasını ve Doğu algısını düşününce çok önemli görünüyor.
Evet, ya binbir geceden birer Şehrazat’ız ve göbek atıyoruz ya da teröristiz. Ben soruyordum mesela, bir bakın yüzüme, size Şehrazat’ı düşündüren bir tarafım var mı diye. Bütün bu oryantal gizem meseleleri… Böyle fikirleri var işte. Mesela Türkiye’ye çok gelip gittim ben, Türkiye’yi biliyorum. İnsanlar Türkiye hakkında konuştuklarında haremi filan düşünüyorlar. Ben de ne dediğinizi bilmiyorsunuz, oradaki insanlar sizden çok daha modern diyorum, ama bilmiyorlar işte, seyahat etmiyorlar… Ben bir yere gittiğim zaman muhtemelen dansöz kıyafetlerimle ve oryantal ekibimle boy göstereceğimi sanıyorlar. Onların gözünde normal olamıyorsunuz.
Persepolis’in en önemli taraflarından birisi İran’la kurduğu ilişki. Yıllar evvel İran sinemasıyla ilgili bir makalede Türkçede olmayan ama yararlanabileceğimiz bir kavrama rastlamıştım: garbzade. Ülke dışında, özellikle Batı’da başarılı olan insanların yaptıkları şeyin meşruiyeti konusunda soru işaretleri oluşması. Türkiye’de de olan bir şey bu.
Ki bu kesinlikle doğru değil. Eğer bir durumu eleştiriyorsanız böyle oluyor. Ben sorular soruyorum. Sanatçı sorular sorar. Cevaplar vermiyorum çoğunlukla. Yargılayıcı değildir benim işlerim. Bir taraftaki insanlar bütünüyle kötüdür, diğerleri iyidir diye bir şey olmaz ki. Dünyanın resmi böyle değil çünkü. Bu soruları sormanız, söz konusu ettiğiniz şeye değer verdiğinizi gösterir. Değer vermiyor olsam niye uğraşayım…

Persepolis’in en güçlü taraflarından biri, sorunlarla ne kadar meşgul olursa olsun, sonuçta insanda bıraktığı duygunun ülkeye duyulan güçlü bir sevgi ve özlem olması. Bu, seyirciye de geçiyor…
Kesinlikle. Sonunda bu ülkeyi ne kadar sevdiğimi anlıyorsunuz, ona ne kadar bağlı olduğumu. En fazla eleştirel olduğum kişi de zaten kendimim. Kimseyi kendimden fazla eleştiriyor değilim. En kötü şeyi yapan benim filmde. Merdivenlerde oturan suçsuz adamın devrim muhafızları tarafından tutuklanmasına sebep olan benim mesela. Anneannem bana, her zaman istediğini yap, derdi. Çünkü insanlar her halükârda bir şeyler söyleyecekler, yapmasanız da söyleyecekler.
Filmde anlatılanlar, dünyanın her yerindeki insanların yaşadığı, ilişki kurabileceği şeyler ve film bu yüzden başarılı oldu.
Persepolis’in çizgi romanı İran’da nasıl karşılandı? Okundu mu?
Hayır. Öncelikle kitap Fransızca yazıldı. İran’da yabancı dil bilen insanların çoğu İngilizce biliyor. Kitaplar çıkalı çok oldu ama kimse bu konuda bir şey söylemedi. Sonuçta kenarda köşede kalmış 1-2 tane satmış bir kitap da değil; milyonlarca kişinin okuduğu bir kitap. Ama kimse hiçbir şey söylemedi kitap hakkında. Ancak tabii filmden sonra birtakım eleştirilere rastladım. İran sinemasının merkezi olan Farabi Film Kurumu, İran’daki Fransız Başkonsolosluğu’na protesto mektubu gönderdi.
İran’da herhangi bir şekilde gösterime girme imkânı var mı?
Hiç sanmıyorum. Biliyorsunuz İran’da filmleri gösterime girmeyen birçok başka yönetmen var. Panahi’nin filmleri giremiyor. Kiarostami’nin Cannes’da ödül alan Kirazın Tadı (Ta’m e Guilass, 1997) filmi de gösterime girememişti.
İran’da yapılan kurmaca filmlerle kendi yaptıklarınız arasında herhangi bir benzerlik ya da yakınlık buluyor musunuz?
Doğruyu söylemek gerekirse hayır. İran sinemasını çok beğeniyorum, devrim öncesi İran sinemasını da. Biliyorsunuz İran sineması çok eskilere dayanıyor. Devrimden önce yapılan birçok film bilinmiyor, hep yakın zamandaki örnekler konuşuluyor; oysa benim devrim öncesinden sevdiğim çok film var. İran’a ait köklerim reddedemem, bu ülkeden geliyorum. Ancak bir taraftan da benim yaptıklarımla onların yaptıkları arasında bir paralellik görmüyorum. İranlı yönetmenlerin söylemek istediklerini söyleyebilmek için sembolizm yoluna gitmeleri gerekiyor, bense her şeyi çok daha doğrudan söylüyorum.
Ben de bir sürü açıdan farklılaştığınızı düşünüyorum ama bir taraftan da özellikle Avrupalı eleştirmenlerin birçok benzerlik kuracaklarını, özellikle çocukluk hikâyesi anlatıyor olmanızın üstüne gideceklerini düşünüyorum.
Evet, çok seviyorlar bunu yapmayı. Böylesi çok daha kolay çünkü. Herkesi kategorize etmek istiyorlar. Eğer İran’da doğduysanız onların “İran filmi” dedikleri şeyi yapmalısınız; eğer yapmıyorsanız, o zaman bozuluyorlar çünkü sizi bir çerçeveye oturtamıyorlar, sizinle ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kültür herkese ait bir şeydir, indirgeyerek, bu budur şu da şudur diyerek olmaz. Amerikan sinemasının tek bir şeyden ibaret olmadığını görüyorsunuz, farklı sinemalar barındırıyor içinde. Aynı şey Fransız sineması için de geçerli. Her halükârda aynı şekilde davranmaya devam edecekler ama ben bu sürece dahil olmayacağım.
Gazetelerde çizmeye başladığım zaman bana biz Satrapi’yi istiyoruz, diyorlardı. Ben de çizdiğim şeyin Satrapi olduğunu söylüyordum. Bu sefer, o küçük kızı istiyoruz, diyorlardı. Ben de o kız Persepolis’teydi, o bitti, diyordum. Sonuçta basın için iş yapmak farklı bir şey; bunun için savaştım ve sonuçta kabul de ettiler ama tekrar tekrar söylemem gerekti. Sonuçta böylesi çoğu kişinin kolayına geliyor. Artık hiçbir şeyi tartışmıyoruz. Sorular ve cevaplar önceden hazırlanmış gibi. Oysa tam da bir adım geri çekilerek bakmanın ve soru sormanın gerektiği bir zamanda yaşıyoruz. Öbür türlü her şey kolaylıkla çözülürdü. Verilebilecek kolay cevaplar var ama arkalarında bir soru yok onların.

Çizgi roman çizmek, gazete için karikatür çizmek ve film yapmak arasında ne tür farklar var? Hepsiyle uğraşmaya devam etmek istiyor musunuz, ilk gözağrınız hangisi?
Ben imgelerle uğraşıyorum. Bir defasında radyo için bir iş yapmıştım. Kötü de olmamıştı, beğenilmişti ama bir kez daha anladım ki, imgeler olmadan çalışmam çok zor, sadece sesle uğraşmak bana yetmiyor, ses üzerinden hayal edebilmem zor. Bugüne kadar neyle uğraştıysam hep görsel oldu. Çizgi romanla kurulan ilişki, hayal etme süreci açısından romandan farklıdır mesela, kareler vardır, çizimler vardır. Ancak iki kare arasındaki ilişkiyi kurarken hikâyeyi sizin tamamlamanız gerekir, hareketi hayal edersiniz. Oysa bir sinemada otururken pasifsiniz; her şey önünüzde. Bir kere imgeyle kurulan ilişki çok farklı. Bu projede benim her şeyi düşünmem gerekiyordu, görüntü, ses, müzik, ritim… Benim üretim biçimim, çizerken de, gazete için çalışırken de çok kendi başına yapılan bir şey. Her şey sizin kontrolünüz altında. Çalışma temponuza kendiniz karar veriyorsunuz. Sonra birden yüzlerce kişiyle çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Başlangıçta her şey benim için büyük bir hayal kırıklığı yaratıyordu; bir sürü insanla birlikteydim ama yalnız olmak istiyordum. Bir yandan bu durumun çok güzel bir tarafı da var. İnsanlara bir hikâye anlatıyorsunuz ve herkes yeteneklerini, sanatını bu işe koyuyor. Üzerinde çalıştığımız hikâye evet İran’da geçiyor ama bir taraftan da çok evrensel bir şeyi anlatıyor. Bir yerde yaşanan köklü bir değişim bireye zarar veriyor ve o toplumdaki yerini kaybetmesine neden oluyor.O yeri bulabilmek için ne yaparız, bir yerden nasıl ayrılırız, nasıl yaşarız, sürgüne gitmek ne demektir? Dünyanın her yerindeki insanların yaşadığı, ilişki kurabileceği şeyler ve film bu yüzden başarılı oldu. Düşünün ki böyle bir hikâye anlatıyorsunuz ve karşınızda yüz tane Fransız adam var. Ve söylediğiniz her şeyi tam olarak anlıyorlar çünkü sonuçta insanlar onlar da. Bütün film, insanı merkeze koyalım, her şeyi bir yana bırakıp dikkatimizi ona çevirelim diyor. En sonunda film herkesin emeğiyle öyle bir hâle geldi ki benim de beklentilerimin ötesine geçti çünkü herkesin enerjisi işe eklendi; bu büyük bir lütuf. Dünyanın her yerinden gelen insanlar aynı şeyi anlıyorlar ve biliyorlar çünkü bu, aynı zekâ ve kalbe sahip olmakla ilgili, gerçekten büyülü bir şey. O yüzden de çizmeye ve film yapmaya devam edeceğimi sanıyorum ama animasyon değil. Animasyon cehennem gibi bir şey, çok emek gerektiriyor. Tekrar animasyon yapmam için epey bir zaman geçmesi gerek.
Başarılı bir şey yapmanın, ödül filan kazanmanın en iyi tarafı yalnızca egonuzu pohpohlaması değil. Evet pohpohlanmış hissediyorsunuz, mutlu oluyorsunuz ama bu en fazla birkaç hafta sürüyor, sonra unutuyorsunuz. Asıl iyi tarafı, bir dahaki sefere bir şey yapacağınız zaman insanlara derdinizi anlatıp onları ikna etmeye çalışırken biraz daha az çaba sarf etmeniz; ben ne yaptığımı biliyorum, bana inanın, güvenin, diye. Böylelikle filmin kendisine asıl enerjinizi verebilirsiniz.
Müziğe gelirsek… Filmlerde müziğe yaslanmak sık karşılaşılan bir şey. Oysa burada hikâyeyi tamamlayan, onunla beraber ilerleyen bir müzik kullanımı var.
Evet. Bir kere önünüzde bir film süresine sığdırmanız gereken on beş sene var. Biz müziği sekansları birbirine bağlayan bir şey olarak düşündük. Ben sevmiyorum öyle gösterişli şeyleri; biliyorsunuz işte, korolar, kemanlar girer filan… Nefret ediyorum bunlardan. Bir kere duygularımla oynuyor benim. Bir de insanlara böyle müzikle açıklama yapıp onları aptal yerine koyuyorsunuz; bir süre sonra etkisini de kaybediyor zaten. Müzikle uğraşan bir arkadaşımız vardı. Hiç tanınmayan, kendi kendine albüm yapan çok iyi bir müzisyen. Ona 60’ların 70’lerin İran pop müziğinden bir sürü şey dinlettim bir duygu yaratabilmek için. Sonra tar aldık, bir İran enstrümanı, başka bir yerden gelen bir müziğin havasını verebilelim diye. Bir de kendini çok iyi yetiştirmiş birisi; klasik müzikten, Strauss gibi isimlerden etkilenmiş. Müziğin tamamını daha film çekilmeden yapmıştı. Kullandığımızdan üç kat daha fazla müzik yaptı ve biz arasından seçtik. Hattâ müziğe göre kurguladığımız, ritmi müziğe göre belirlediğimiz bölümler var. Bu hayli uzun süren bir iş oldu. Ama en güzel tarafı arkadaşlarınızla birlikte çalışıyor olmanız; onu arıyorsunuz, bunu benim için şöyle halledebilir misin, diyorsunuz ve gerçekten de yapıyorlar. Arkadaşlarla çalışmak iyi bir şey çünkü onları çok çalıştırabiliyorsunuz (gülüşmeler).
İnsanın arkadaşlarıyla birlikte çalışması büyük saadet.
Kesinlikle büyük bir saadet.
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde yüksek lisans yaptı, tezini devrim sonrası İran sinemasında anlatım üzerine yazdı. Ohio Üniversitesi Disiplinlerarası Sanatlar Bölümü’nde sinema ve estetik alanında doktora çalışmalarını sürdürdü; çeşitli üniversitelerde görsel kültür, Türkiye sineması ve ülke sinemalarıyla ilgili dersler verdi. Kurulduğu 2001 yılından itibaren Altyazı Sinema Dergisi ekibine dahil oldu; sinema yazarı, yayın kurulu üyesi ve editör olarak çok sayıda yayında görev aldı ve seminerler verdi. 2011-2023 yılları arasında farklı disiplinlerde sanat programları ve kültürel işbirlikleri geliştirdiği Diyarbakır Sanat Merkezi’nde program koordinatörü ve direktör olarak çalıştı. Halen Altyazı Sinema Derneği’nde hak temelli sinema projelerine ve eğitim programlarına katkı sunmaya devam ediyor.


