Karlovy Vary Günlükleri 2025 #3: Cinema Jazireh, Bidad, Rain Fell On the Nothing New, Chain Reactions
59. Karlovy Vary Film Festivali, 12 Temmuz’da gerçekleşen kapanış töreniyle sona erdi. Karlovy Vary değerlendirmelerimize festivalin son günlerinde öne çıkan Cinema Jazireh, Bidad, Rain Fell On the Nothing New, Chain Reactions gibi yapımlarla devam ediyoruz.
Hasan Nadir Derin
Karlovy Vary Film Festivali, 12 Temmuz’da yapılan kapanış töreniyle sona erdi. Biz de festivalin son günlerinde yarışma bölümlerinden eksik kalanları tamamlamaya çalıştık. Ödül listesinde hâlen eksiklerimiz olsa da, merakla beklenen birkaç filmle Karlovy Vary Günlükleri‘ne son veriyoruz.
Bu yıl, festivalin ana yarışması denebilecek olan Crystal Globe’da Türkiye’den de bir film vardı. 9 yıl aradan sonra çektiği yeni filmi Cinema Jazireh’te yönetmen Gözde Kural, tıpkı ilk filminde olduğu gibi yine bir Afganistan hikâyesi anlatıyor. Yönetmenin bu bölgeye özel bir ilgisinin olduğunu söyleyebiliriz. Filmin iki koldan akan bir hikâye yapısı var. Bir yandan kocası öldürülmüş, hayattaki tek amacı kayıp oğlu Omid’i bulmak olan Leyla’yı takip ediyoruz (Omid’in “Hope” anlamına geldiği altyazılarda özellikle belirtilmiş. Umut ya da Ümit diyebiliriz). Afganistan’da kadınların yanlarında bir erkek olmadan dışarıda olmaları yasak olduğu için Leyla da son çare olarak erkek kılığına giriyor. Ölmüş kocasının sakallarını keserek yüzüne yapıştırıyor, kıyafetlerini giyiyor ve oğlunu aramaya devam ediyor. Filme adını veren ‘Cinema Jazireh’ de hikâyenin diğer aksının geçtiği mekân. İçerisinde filmlerin de gösterildiği bu mekân, aslında erkeklerin dans ederek diğer erkekleri eğlendirdiği ve para karşılığı onlara başka hizmetler de sunduğu bir yer. Bu iş için de kimsesiz küçük çocukları kullanıyor, daha çok küçükken onları zorla çalıştırarak çıkışsız bir hâle sokuyorlar. Yönetmen, seyircinin beklentileriyle biraz oynasa da bu iki hikâyenin ne şekilde bağlanacağını az çok tahmin etmek mümkün.
Gözde Kural’ın mekânı iyi kullanarak başarılı bir atmosfer kurduğunu söylemek mümkün. Çekimlerin çoğunlukla Türkiye’de gerçekleştiği duyduk ama yönetmen, filmin gerçek mekânlarda çekildiği izlenimini vermeyi başarmış. Sinematografik olarak ise genellikle karakterin çıkışsızlığı yansıtmakta için kullanılan, dar bir kadraj tercih etmiş. Bu tercihinin de başarılı olduğu söylenebilir. Ancak hikâyede soru işareti oluşturan bazı noktalar var. Örneğin Taliban’ın çok sert şekilde cezalandıracağı eylemler gerçekleştirilen Cinema Jazireh’in çevresinde hiçbir güvenliğin olmadığını görüyoruz. Halbuki oraya dışarıdan yaklaşmak o kadar da kolay olmamalı. Tartışılabilecek bir başka konu ise filmdeki çocuk yaşta çalışmaya başlayan ve artık büyüdüğü için “işimize yaramıyorsun” denilen karakterin temsili. Bu karakterin cinsel yönelimiyle ilgili bazı sorular atıyor ortaya film. Geçtiğimiz hafta, Kültür Bakanlığı’nın bu filme olan desteğini geri çektiği de konuşulmuştu. Bu hareketin nedeni de çok büyük bir ihtimalle bu karakter. Cinema Jazireh, ana jüriden bir ödül alamasa da büyük ödülü Rebuilding’e veren Ekümenik Jüri’nin adını andığı bir film oldu. Baskıcı bir rejimin gölgesindeki kadınları ve çocukları yansıtan filmin ismini uluslararası festivallerde duymaya devam edeceğiz gibi duruyor.

Baskıcı bir rejimin gölgesindeki kadınların hikâyesini anlatan filmlerden bir diğeri ise Bidad’dı. Festivalin ana yarışmasında yer alacağı son anda açıklanan, muhtemelen İran yönetiminin onaylamayacağı bir film Bidad. İran’da müzik yapmak isteyen genç bir kadının, Seti’nin hikâyesini anlatıyor. Güzel bir sese sahip olduğunu bilen Seti, önce bu tutkusunu kuralları yıkmadan gerçekleştirmeyi deniyor ve bir erkek şarkıcının geri vokali olarak çalışmayı deniyor. Buna izin olsa da kadın vokalin belirgin şekilde duyulmasına izin verilmiyor. Sadece kadınların izleyebileceği ve kadınlardan oluşan grupların konserlerinde ise Seti, şarkı sözlerine müdahale edildiğini görüyor. Bu sınırları kabul etmeyen Seti, biraz da tesadüf eseri sesini karanlık sokaklardan dışarıya doğru duyurmaya başlıyor ve bir internet fenomeni olma yolunda adım adım ilerliyor. Elbette iktidarın kabul edebileceği bir durum değil bu.
Bidad da tıpkı ana karakteri Seti gibi, İran’daki kurallara uymayı reddeden bir film. İran filmlerinin çoğunda gördüğümüzden farklı bir hayat görüyoruz. Genç kadınların sokaklarda, saçları neredeyse açık dolaşabildikleri, akşamları erkek arkadaşlarıyla gezebildikleri, kapalı kapılar ardında içkiye ulaşmanın çok da zor olmadığı bir İran portesi çiziyor film. Hattâ Seti’nin annesinin kızını hapisten kurtarmak için verdiği tavizler, bir İran filminde görmeye alışık olduğumuz hareketler değil. Gerçek hayatta, oyunculuk dışında aynı zamanda şarkıcılık da yapan Sarvin Zabetian, karaktere çok iyi uyan bir performans sergilemiş. Onu daha önce başka muhalif yönetmenlerin filmlerinde de izlemiştik.
Son yıllarda, özellikle yükselen kadın hareketinin etkisiyle çekilmiş pek çok İran filmi görüyoruz. Bunların bazıları, ülkeyi terk etmek zorunda kalan yönetmenlerin elinden çıkıyor. Yönetmen Soheil Beiraghi de ana karakterinin ağzından, tüm baskılara rağmen “burası benim ülkem, burayı seviyorum ve ayrılmayı düşünmüyorum” diyor sanki. Bu da güçlü bir mesaj ve filmin bu sözü değerli ve önemli elbette. Ancak bu tarz filmlerin seyirciyi nereden yakalayacağını, hangi adımları atacağını tahmin etmek çok kolay olmaya başladı. Bidad da böyle filmlerden biri. Kozanın içine giren bir tırtılın kelebek olarak özgürlüklere uçmaya hazırlanması gibi, çok bariz göndermeler de var filmde. Ancak bu tip filmlerin yapılmasına da ihtiyaç olduğunu kabul etmeli.

Festivalin Proxima yarışmasındaki filmlerden Rain Fell On the Nothing New ise Almanya’dan genç bir adamın hikâyesine odaklanıyor. Islahevinden yeni çıkan David’in görüntüleriyle açılan film, karakterin dışarıdaki yaşama uyum sağlama ve normal bir iş bulma çabalarıyla devam ediyor. Çok da kolay olmayan bu süreçte David’in sabıkasını görenler ona doğrudan olumsuz yaklaşıyorlar. Bunun yanında görünüşünün ve vücut dilinin de olumsuz bir önyargı yarattığı söylenebilir. Böylece karakterimiz tekrar yasadışı olayların içine çekilmeye başlıyor. Aslında fazlasıyla tanıdık bir hikâyeyle karşı karşıyayız. Filmin adı da hikâyenin nasıl yol alacağının bir göstergesi zaten. Yönetmen Steffen Goldkamp’ın farkı ise bu olayı anlatış biçimi. Karaktere mesafeyle yaklaşan yönetmen, David’i seyirciye sevdirmeye kalkışmıyor. Hattâ biz de tıpkı filmde onunla karşılaşan karakterler gibi David’e önyargıyla bakıyoruz. Bu anlamda yönetmen, karakteri sevmesek de onun normal yaşama dönmesini desteklememiz gerektiğini söylüyor sanki. Başrol oyuncusu Noah Sayenko da yönetmenin bu anlayışına uygun bir oyunculuk sergiliyor. Zaten az konuşan karakterini, soğuk ve duygularını ön plana çıkarmayacak şekilde yorumlamış Noah.

Son olarak bir gece yarısı sineması örneğiyle yazımızı bitirelim. İlk gösterimini geçtiğimiz yıl Venedik’te yapan Chain Reactions, bizim de festivallerde bolca filmini izlediğimiz Alexandre O. Philippe’nin yeni belgeseli. Daha önce Star Wars, Sapık (Psycho, 1960), Yaratık (Alien, 1979) ve David Lynch filmleriyle ilgili belgeseller yapan Philippe, bu kez 50. yılı nedeniyle bir korku filmi klasiği olan Teksas Katliamı‘nı (The Texas Chain Saw Massacre, 1974) ele alıyor. Beş bölüme ayrılan Chain Reactions‘ta, beş ayrı kişinin filmle ilgili görüşlerini ve onların kişisel dünyası açısından ne ifade ettiğini dinliyoruz. Bir komedi oyuncusu olan Patton Oswalt’ın filme olan tutkulu bağı, defalarca izlemiş olması, filmle ilgili kurduğu teoriler – belki de ondan bu tip bir şey beklemediğimiz için – en şaşırtıcı olan bölüm. Özellikle sinema tarihinden Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (Nosferatu – Eine Symphonie des Grauens, 1922) ile ilgili kurduğu bağlantılar ilginç. Farklı bir kültürden gelen Takashi Miike’nin Teksas Katliamı’nı seviyor olması şaşırtıcı değil elbette. O da kendi filmleriyle bağlantılar kuruyor ve filmi ilk defa izlediği günle ilgili keyifli bir anekdot paylaşıyor. Miike, Charlie Chaplin’in bir filminde yer olmaması üzerine Teksas Katliamı’nı izlediğini ve belki de bunun hayatını değiştirmiş olabileceğini söylüyor. Elbette eninde sonunda korku filmlerini seven bir kişi olurdu ama o gün Chaplin filmini izleseydi, bugün bambaşka filmler çekecek olma ihtimali de düşünülmeye değer.
Korku filmleri üzerine uzmanlaşmış Avustralyalı eleştirmen Alexandra Heller-Nicholas ise filmle defalarca izlenmekte rengi sarıya dönmüş video kasetlerle tanıştığından anlatıyor. Filmin bugün restore edilmiş hâlini izlese bile, hafızasında o şekilde yer ettiğinden ve bunun farklı etkilerinden de bahsediyor. Yaşı diğer katılımcılardan daha büyük olan Stephen King, bu filmle büyümediği için, ondaki etkisi daha farklı olmuş. King, konuya sanatın sınır tanımaması gerektiği üzerinden yaklaşıyor. Hiç sevmediği bilinen Kubrick’in Cinnet‘ine (The Shining, 1980) de ufak bir laf atma fırsatını kaçırmıyor. Karyn Kusama da filmin kendi üzerindeki etkisini anlatmakla birlikte, artık beşinci kişi olması nedeniyle biraz tekrara düşüyor.
Alexandre O. Philippe, hemen her filminde yaptığı gibi, ele aldığı filmi sinema tarihinden başka filmlerle eşliyor, onlar arasında görsel bağlantılar kuruyor. Ancak bu kez filme dair akademik yaklaşımlar ya da çekim sürecinde yaşananları anlatan bir yaklaşımdan çok, konuşanların filme dair hisleriyle ilgilenmiş. Chain Reactions, Teksas Katliamı’nı ve türü seven sinemaseverlerin keyifle izleyeceği bir film ama diğer izleyicilere çok da bir şey ifade etmeyebilir. Karlovy Vary’de en az seyirciyle izlediğim filmdi ama jenerik yazıları bitene kadar da seyircilerden hiçbiri salonu terk etmedi.







