Şu An Okunan
2025’te Sinema: Lynch’i Kaybettiğimiz Lanet Yıl
Advertisement

2025’te Sinema: Lynch’i Kaybettiğimiz Lanet Yıl

“Savaş üstüne savaş”lar, yükselişteki türler, politik ödüller, İsrail protestoları, boykotlar, büyük kayıplar ve artık aralanmayacak kırmızı kadife perdeler… 2025’i uğurlarken geride bıraktığımız yıla sinema gözüyle bakıyor, sinema gündeminde olup bitenleri hatırlıyoruz.

Daha 2025’e gireli 15 gün olmuştu ki; yıl içinde bizi bekleyen tüm iyi filmleri, yaşayacağımız en büyülü sinema anlarını, huşuyla izleyeceğimiz her kapanış jeneriğini ön ödemeli olarak burnumuzdan getiren bir felaket oldu. Hiç beklemediğimiz bir anda modern sinemanın biriciği David Lynch’i kaybettik. Ve teselli aramaksızın hemen şu yargıya vardık: Hiçbir sinemasever Lynch’in ölümünü gerçek anlamda atlatamaz. Atlatamadı da. Sonraki aylarda canımızı yakan başka ölüm haberleri de aldık. Robert Redford, Diane Keaton, Gene Hackman, Val Kilmer, Udo Kier, Michael Madsen, Émilie Dequenne ve son olarak Rob Reiner. Bu kayıpların nasıl bir boşluk bırakacağı gelecek yıllarda belli olacak ama Redford’suz bir Sundance Film Festivali bile kulağa ne kadar acayip geliyor, değil mi? Ya da kaderin cilvesi midir nedir, Reiner’ın son filminin (Spinal Tap II: The End Continues, 2025) meşhur ilk filminin (This Is Spinal Tap, 1984) devamı olması… Ziyadesiyle üzüldük. 2025, çanımıza ot tıkadı. Artık bu yılla vedalaşabiliriz.

Savaş Üstüne Savaş

Ama gitmeden önce sinemada neler yaşandığına şöyle bir bakalım. Önce iyi haberler: Yorgos Lanthimos hepimize acımış olacak ki, Bugonia (2025) sonrası sinemaya ara verdi. Pelerinli bir süper kahraman (Superman) bu kez gerçekten haklıdan yana oldu ve İsrail karşıtı çıktı. Korku sineması uzun zamandır ilk kez ödül sezonunun da dikkatini çekecek şekilde şaha kalktı ve aynı yıl içinde hem Silahlar’ı (Weapons, 2025) hem de Günahkârlar’ı (Sinners, 2025) çıkardı. Paul Thomas Anderson sağcı Amerika’yı şeytanlaştırıp devrimciliği şirinleştirdiği formülüyle Amerika’da Amerika’yı yeniden keşfetti ve Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another, 2025) dünya üzerindeki herkesin yüzyıllardır izlediği en iyi film olduğu birkaç tuhaf hafta geçirdi. Fragmanına bakılırsa, Steven Spielberg izlemek isteyeceğimiz bir bilimkurgu (Disclosure Day, 2026) çekti. Kendi neslinin en iyi oyuncularından Josh O’Connor, elini korkak alıştırmayıp birbirinden çok farklı dört filmle birden karşımıza çıktı ve elbette ondan hiç sıkılmadık. Bir de üstüne Disclosure Day’in başrollerinden birini sırtlamış. Neyse ki kendini ana akım sinemaya kurban vermeden, oradan bir Coen filmine demirleyecek. Daniel Day-Lewis, oğlu Ronan’ın yönettiği ilk film Anemone (2025) ile oyunculuğa döndü, sekiz yıl önce yaptığı “Bırakacağım bu işleri” açıklaması hatırlatıldığında “Keşke çenemi kapalı tutsaydım, aslında tamamen bırakmayı düşünmüyordum” dedi. Dönmekle çok da iyi etti. Diğer yandan metot oyunculuğunun en meşhur temsilcilerinden biri olduğu için, Kristen Stewart’ın kısa süre önce yaptığı şu haklı yorumu duyduğumuzda Day-Lewis’in kulaklarını bol bol çınlatmış olabiliriz. “Oyunculuk doğası gereği utanç verici ve hiç de maskülen olmayan bir iş. Özünde itaatkâr olmayı gerektiriyor. Hiç metot oyunculuğunu benimseyen bir kadın oyuncu gördünüz mü?” Bazı aktörlerin oyunculuğun kırılgan tarafını rahat rahat sergilemek için oldukları kişiden çıkmayı seçtiği, bu şekilde tüm gösterinin daha az utanç verici olduğu fikri, metot oyunculuğuna dair harika bir tartışma başlattı doğrusu. Bu yıl The Chronology of Water (2025) ile ilk kez yönetmen olarak görücüye çıkan Stewart’a teşekkürlerimizle… Bu yılın en “ilk film” kokan ilk filmini çekse de gelecekteki icraatını merakla bekliyoruz. 

Kristen Stewart ve Imogen Poots, The Chronology of Water çekimleri sırasında.

Türkiye vizyonu yılın son aylarında Yan Yana (2025) ile biraz nefes aldı. Film, 2 milyonun üzerinde seyirciye ulaşarak, vizyon tablosunun tepesindeki çocuk filmleri ve animasyonların hakkından geldi. Sinemaya sadece çocukları için gidenler uzun zamandır ilk kez izlemek istedikleri bir filmle karşılaştı. Dünyada tamamı yapay zekâ teknolojisi ile üretilip ticari gösterime giren ilk film Gerçek Ötesi (Post Truth, 2025) Türkiye’den çıktı. Vizyonun neredeyse yarısını eski filmler oluşturdu. Animasyon izleniyor diye tuhaf ülkelerden ithal edilen üçüncü sınıf animasyonlar şaşaalı isimlerle şansını denedi. Derken, 1000 TL’ye çekilen cin filmleri de hız kesmedi; alkarıları, cin mezarları, cevşenler, zikirler, üç harfliler yine birbirine karıştı. Kültür ve Turizm Bakanlığı sinemayı canlandırmak için, Ekim ayından yıl sonuna kadar çarşamba günleri biletleri 120 TL’ye çekti. Normalde yüksek bilet fiyatları yüzünden sinemaların önünden geçilemezken, çarşamba günleri salonlar eski günlerdeki gibi dolup taştı. Farklı üretim alanlarında, sinema dünyasını da içine alan geniş kapsamlı bir ifşa dalgası baş gösterdi. Bu gelişmenin gelecekte ülke sinemasında yaşanacak muhtemel ifşa depreminin öncüsü olmasını diliyoruz. 

Festivaller tarafında, Türkiye açısından pek hareketli bir yıl değildi ama küçük kıpırdanmalar yaşamadık değil. İranlı Alireza Khatami’nin yönettiği, Sundance’te prömiyerini yapan Öldürdüğün Şeyler’i (The Things You Kill, 2025) tamamı Türkçe ve Türkiye’de çekildi diye kendi filmimizmiş gibi bağrımıza bastık. Pratikte olmasa da (toplam 17.284 seyirci) en azından teoride. Film, Sundance’in Kurmaca Dünya Sineması bölümünden Yönetmenlik ödülüyle döndükten sonra, Oscar yarışında Kanada’yı temsil etmek üzere seçildi ancak üzerine Türkiye’nin Oscar laneti bulaşmış olacak ki kısa listeye bile giremedi. Lafı açılmışken, Türkiye aynı yarış için 2024’te Venedik’in Ufuklar (Orizzonti) bölümünde gösterilen ve orada Özel Jüri Ödülü alan Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’ni (2024) seçti. Hangi filmler arasından seçti derseniz, bunun cevabı yok. Devlet sırrı gibi saklanıyor. Filmin uluslararası arenada çoktan unutulmuş olması sebebiyle kısa süre önce açıklanan 15’lik kısa listeye kalamaması sürpriz olmadı. Böylece Türkiye 32. başvurusundan da eli boş döndü. Kıpırdanmalara devam etmek gerekirse, Çağla Zencirci ile Guillaume Giovanetti’nin filmi Confidente (2025) ve Mehmet Akif Büyükatalay’ın ikinci filmi Histeri (Hysteria, 2025) Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde gösterildi. Toronto’da kısa filmleriyle dikkat çeken Şeyhmus Altun’un ilk uzun metrajı Aldığımız Nefes (2025), Karlovy Vary’de Gözde Kural’ın ikinci filmi Cinema Jazireh (2025), Rotterdam’da Pelin Esmer’in son filmi O da Bir Şey mi dünya prömiyerini yaptı. Cansu Baydar’ın Türkiye’de de çok sevilen kısa filmi Neredeyse Kesinlikle Yanlış’ın (2024) Sundance’te gösterildiği haberini de atlamayalım. Nihayetinde bu yıl kimsenin yolu Venedik’e, Cannes’a ve Locarno’ya düşmedi. Belki de bu, 2026’nın hayli hareketli geçeceğine delalettir.

Öldürdüğün Şeyler

Cannes’da, çoğunlukla parçalı bulutlu bir havayla ve 2024’ün enkazının altından kalkabilen çok iyi bir programla karşılaştık. Almanya’dan çıkan Düşüşün Tınısı (In die Sonne schauen, 2025) aklımızı başımızdan alırken, izleyene kadar ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmediğimiz Sırat (Sirât, 2025) aynı anda hem sarhoş eden hem de ayıltan sahneleriyle beynimize ağır darbeler indirdi. Geçen yılın en iyi kadın oyuncu performansını (Fernanda Torres) sahiplenen Brezilya, bu kez de yılın en iyi erkek oyuncu performansını (Wagner Moura) nişan gibi üzerinde taşıyor. Yönetmen-oyuncu benzerlikleri liginde yeni bir rekora koşan Kleber Mendonça Filho oyuncusu Wagner Moura, tıpkı Torres gibi çok muhtemel bir Oscar adaylığına doğru ilerliyor. Gizli Ajan’ın (O Agente Secreto, 2025) yanı sıra, Joachim Trier harikası Manevi Değer (Sentimental Value, 2025) de Cannes’da çile dolduranların yüzünü güldürdü. İşin doğası gereği, geçen yılın Emilia Pérez’leri (2024), Megalopolis’leri (2024), Parthenope’leri (2024) filan hep affedildi. Peki saç baş yolduran filmler yok muydu? Olmaz mı? Daha uzun yaşamak istiyorsanız, Saeed Roustayi’nin yönettiği Ceza’dan (Woman and Child, 2025) ve Mario Martone’nin Fuori’sinden (2025) uzak durun. Bu kadar filmden bahsedip, Altın Palmiye alan Görünmez Kaza’dan (It Was Just an Accident, 2025) bahsetmediğimizi fark etmişsinizdir. Fark etmeniz ne güzel. Filmi geçelim. Ülkesi İran’dan “devlete karşı propaganda faaliyetleri” suçlamasıyla bir yıl hapis cezası ve iki yıl yurt dışı yasağı alan Cafer Panahi’nin Müge Turan’a yaptığı şu açıklamayı alkışlayalım. “Ben bugün İran’da başörtüsüz sokağa çıkan kadınlardan daha cesur değilim.” Filme gelince, filmi gerçekten geçelim. 

Venedik’te jüri başkanı Alexander Payne Filistin sorularına hazırlıksız yakalanıp saçmalarken, yazar Annie Ernaux ve yönetmen Céline Sciamma, Filistin’in sesini duyurmaya çalışan yoğun protestolara sahne olan festivalde “Venedik’ten Gazze’ye” başlıklı bir metin okuyarak dayanışma çağrısında bulundu. Altın Aslan yarışmanın ve yılın en sıradan filmlerinden birine Baba Anne Kız Kardeş Erkek Kardeş’e (Father Mother Sister Brother, 2025) gitse de; Brad Pitt, Joaquin Phoenix, Rooney Mara, Jonathan Glazer, Alfonso Cuarón gibi isimlerin yönetici yapımcılığını üstlendiği Hind Rajab’ın Sesi (The Voice of Hind Rajab, 2025) Filistin gerçeğini orta yere balyoz gibi indirerek Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. Film, beş yaşında öldürülen küçük bir kızın son saatlerini gerçek sesini kullanarak anlattığı için büyük bir etik tartışmasına gebe ancak bu tartışma henüz aktif değil. Film şimdilik kritik mesajıyla gündemde. Diğer yandan hem Türkiye’de hem de Hollywood’da gerçekleşen İsrail boykotları hayli ses getirdi. Önce dünyada sonra Türkiye’de sinemacılar ve sinema emekçileri, İsrail ile askerî bağlantıları bulunan yatırımcı Sequoia Capital ile ilişkisini kesmesi için MUBI’ye çağrıda bulundu. Daha sonra aralarında Olivia Colman, Mark Ruffalo, Javier Bardem, Emma Stone gibi isimlerin de olduğu 1300’den fazla sinemacı, İsrailli film kurumlarıyla çalışmayacaklarını duyurdu. Birkaç hafta sonra bu duyuruyu kınayan başka bir duyuru yayımlandı. İmza atanlar arasında, Liev Schreiber, Mayim Bialik, Debra Messing, Jennifer Jason Leigh gibi isimler dikkat çekti. 

Hind Rajab’ın Sesi

Talihsiz açıklamalar paragrafımız için Timothée Chalamet’ye rakip çıkmadı. Şu sıralar Marty Supreme (2025) ile yine Oscar’a oynayan Bay Chalamet, bu performansıyla da Oscar’ı hak ettiğini söyledi ve inkâr edilemeyecek şekilde eşi dostu olmadığını kanıtladı. Resmi olmayan rakamlara göre, henüz vizyona girmemesine rağmen şimdiden dünyanın en çok beddua toplayan filmi Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights, 2026) olarak açıklandı. Seyirciye göz devirtme şampiyonu olan yönetmen Emerald Fennell, filmin bu neslin Titanic’i (1997) olmasını umuyormuş. Jacob Elordi’nin peruğu ve Margot Robbie’nin tarlatanı konuyla ilgili sessizliğini koruyor. 

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.