60. Karlovy Vary Film Festivali İzlenimleri
Orta Avrupa’nın önemli film festivallerinden Karlovy Vary Film Festivali bu yıl 60. kez düzenlendi. Festivalin yarışmalı bölümlerinde ve tematik seçkilerinde öne çıkan filmleri inceliyoruz.
Hasan Nadir Derin
Orta Avrupa’nın önemli film festivallerinden Karlovy Vary Film Festivali 3-11 Temmuz tarihleri arasında 60. kez düzenlendi. Festivalin ilk kez 1946 yılında düzenlendiğini düşünürsek, aynı zamanda 80. yılını kutladığını da söyleyebiliriz. Bu tarihsel farkın nedeni ise Karlovy Vary’nin, 1959-1993 yılları arasında Moskova Film Festivali ile dönüşümlü olarak ve iki yılda bir düzenlenmiş olması. Karlovy Vary’nin bu yılki programı hazırlanırken iki yıldönümü gözetilmiş, festival tarihine de bakış atan bir program hazırlanmıştı. Ancak festivalin omurgasını, her zaman olduğu gibi, iki yarışma bölümü oluşturuyordu.
Crystal Globe Yarışması
Festivalin ana yarışması olan Crystal Globe’da bu yıl 12 film gösterildi. Aung Phyoe imzalı Fruit Gathering (Thit-thee Khu) En İyi Film seçilirken, Mads Mengel de The Guest (Gæsten) filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Festival bölümleri arasında dengeli bir dağılım gözetebilmek adına, ana yarışmadaki tüm filmleri izleyemedik. Ne yazık ki ödül alan filmleri de kaçırmışım. İzlediğimiz filmler içerisinde beni en çok etkileyen yapım ise 3 Weeks After (3 nedelje posle) oldu. Sırp-Bulgar ortak yapımı olan film akran zorbalığı üzerine sert ve tavizsiz bir bakış sunuyor. Bir grup lise öğrencisi, ne olduğunu filmin ilerleyen kısımlarında öğreneceğimiz bir olayın üç hafta sonrasında bir okul gezisine gidiyorlar. Söz konusu olaydan en çok etkilenen ve bu geziye katılması beklenmeyen Tsotsa geziye gelse de, onun arkadaşlarından uzakta, tek başına vakit geçirmek istediğini hemen anlıyoruz. Öğretmenler ve öğrencilerin bir arıza nedeniyle, kapanmak üzere olan bir otelde gecelemek zorunda kalmasıyla olaylar gelişiyor.
Filmin akran zorbalığı olayını tamamen genç kuşağın omuzlarına yıkmayıp, öğretmenlerin ilgisiz tavırlarını da sorunun bir parçası olarak gören bir anlayışı var. Yönetmen Miroslav Terzić tüm film boyunca seyirciyi diken üstünde tutan ve finale doğru dozunu iyice arttıran, gerilim dolu bir atmosfer kurarken, bu iş için üzerinde düşünülmüş bir ses tasarımı ve çok başarılı bir görüntü yönetimi çalışmasından da destek alıyor. Sert bir film, ancak şiddeti suistimal ettiği de söylenemez. Bu anlamda, göstermeyi ve göstermemeyi seçtikleri de önemli. Her ne kadar yarışmadaki filmlerde eksiklerim olsa da, bu kadar güçlü bir filmin ödül almasını beklerdim, ancak jürinin tarzı olan bir film değilmiş belli ki.

Bu yıl ana yarışmada, Türkiye’den bir film olmasa da Alman yapımı olan Hijamat (Türkçede ‘hacamat’ olarak bildiğimiz eylem), Almanya’daki Türk komünitesi içinde geçen bir filmdi ve önemli bir kısmında da Türkçe konuşuluyordu. Yapımcıları arasında Murat Şeker’in de yer aldığı filmin oyuncu kadrosunda da tanıdık isimler var. Günümüzde film yapımının, iyiden iyiye uluslararası bir sektör olduğunu gösteren önemli unsurlardan biri yönetmen Nader Saïvar’ın İran doğumlu olması. Kendisi, Jafar Panahi’nin son filmlerindeki ortak senaryo yazarlarından biri. Panahi de bu filme yapımcı olarak katkı vermiş ve kurguyu da üstlenmiş.
Filmin temel olarak Almanya’da yaşayan geleneksel bir Türk ailesinde gay bir birey olmak konusu üzerinden ilerlediğini söylemek mümkün. Daha doğrusu ana karakterimiz Murad, erkek kardeşinin eşcinsel olduğunu öğrenen bir abi. Bir yandan kardeşine destek olmak isterken, bir yandan çevrenin baskısına karşı durmaya çalışıyor. Yönetmen Saïvar, Murad’ın içinde bulunduğu bu açmazı verirken, bir yandan da kendi ailesindeki sorunları ve onun sırlarını masaya yatırıyor. Hikâyeye dâhil olan imam karakteri üzerinden de onun bu komünite içindeki konumunu ve sadece dinle ilgili değil, örneğin ticaretle ilgili kararları verme konusundaki gücünü de vurguluyor. Tüm bunlar bir film için yeterli aslında ama yönetmen farklı konulardan da bahsetmek istemiş ve filme çeşitli yan karakterler eklemiş. Örneğin uzun zamandır sinemalarda görmediğimiz Nastassja Kinski’nin karakteri. Evet, Kinski’yi perdede izlemek hoş olsa da hikâyeyi onun üzerinden Berlin duvarına bağlamak, bir başka karakter üzerinden Kosova’da yıllar önce yaşanan soykırımı işin içine sokmak çok zorlama duruyordu. Filmin ismiyle ilintili olan Moritz Bleibtreu’un karakteri ise, hem fazla karikatürizeydi, hem de ana karakterin film boyunca sürdürdüğü pozitif bilimlerden yana tavrına ters düşen bir yere gitmesine yol açıyordu.

Ana yarışmada FIPRESCI ödülünü Only Beautiful Things to Look At (Pramen) kazandı. Yönetmen Ivan Ostrochovský, daha önce de yaptığı gibi, yine komünist rejim döneminden bir hikâye anlattı. Film Çekoslovakya’da çok fazla çocuk doğuran toplumun alt kesimlerinden gelen kadınlara (bu film özelinde ‘çingenelere’) yapılan kısırlaştırma ameliyatlarını anlatıyor. Her ne kadar bu ameliyatlar, kişilerin kendi istekleri doğrultusunda, zorlama olmadan gerçekleşiyor gibi gözükse de teşvik için verilen paralar ve yapılan eksik bilgilendirmeler, otoritenin kadın bedeni üzerinde bir baskı hâline geldiğini vurguluyor. Film anlatısını kadın olduğu için başhekim olamayan bir doktor ve hastanede yeni göreve başlamış genç bir hemşire arasındaki dostluk üzerinden kurarken, karakterlerin sosyal sınıflarındaki farklarıyla birlikte, hemşirenin ailesinin bir tarafının ‘çingene’ olması ve bunu gizlemeye çalışmasıyla da ayrı katman oluşturuyor.
Yönetmen Ostrochovský, önceki filmlerindeki kadar baskın olmasa da yine görsel olarak farklı denemeler yapmış, zaman zaman aşırı yakın çekimlere başvurmuş. Her ne kadar ilgi çekici bir film olsa da karakterleri tanıdıktan sonra, çatışmaların çok tahmin edilebilir yerlerden kurulduğunu söyleyebiliriz.

Ana yarışmadaki filmlerden Five Years, Four Months (Cinco años, cuatro meses), genellikle Orta Avrupa filmlerinin yer aldığı yarışmaya bir Kolombiya yapımı olarak değişiklik katmış. Juan Miguel Gelacio ve Esteban Hoyos García’nın yönettiği film, Kolombiya’da farklı nedenlerle ortadan kaybolan çocuklarını arayan annelerin hikâyelerini anlatıyor. Gerçek olaylardan esinlenerek çekilen film, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, annelerin bir cevap arayışında, oğullarından bir kalıntı peşinde yıllarını geçirebildiklerini, kimi zaman aldıkları yanıtın gerçek olmadığını hissetseler de ona inanmak ihtiyacında olduklarını gösteriyor. Festivalin öne çıkan filmlerinden birisi olmadı, ancak filmin iki genç yönetmenini duygu sömürüsüne kayması çok kolay bir hikâyeyi soğukkanlı bir şekilde anlattıkları için takdir etmek lazım. Başrol oyuncusu Jenny Nava da aynı anlayışı destekleyen sade ama etkili bir oyunculuk sergiledi.
Proxima Yarışması
Festival programındaki yarışmalı ikinci bölüm ise Proxima olarak adlandırılıyor. Birkaç yıldır düzenlenen yarışmada anlatının sınırlarını zorlayan, sinemaya yenilikçi bakış açıları getirmeye çalışan, zaman zaman seyirciden de ekstra çaba isteyen filmler gösteriliyor. Bu bölümün büyük ödülünü Martina Buchelová imzalı Lover, Not a Fighter (Milovník, nie bojovník) kazanırken, Efthimis Kosemund-Sanidis de A Whole Person Almost (Enas olokliros anthropos schedon) filmiyle En İyi Yönetmen seçildi. Ana yarışmada olduğu gibi, burada da tercihlerimi,farklı filmlerden yana kullanmışım.

Bu bölümde izlediğim filmler içerisinde en fazla öne çıkanı Rain Catcher oldu. Yönetmen Michele Fiascaris’in 2018 tarihli, aynı adlı kısa filminden yola çıkarak geliştirdiği film, karanlık ve yağmurlu Londra sokaklarında geçen bir gizem ve aksiyon hikâyesi anlatıyor. Belirgin şekilde bir neo-noir atmosferi oluşturan yapım, Banksy benzeri, kimliğini açıklamak istemeyen bir fotoğraf sanatçısının etrafında dönüyor. Ters giden bazı olaylar sonrası karakterin giderek çıkışsız bir noktaya gelmesi, gerçeklikle sanrıların birbirine karışması, zaman zaman gerçeküstü diyebileceğimiz noktalara kayıyor. Final sahnesinin başka filmleri fazlaca çağrıştırdığını da olumsuz bir not olarak düşelim. Çok fazla bilgisayar efekti kullanmamaya çalıştığı hissedilen Fiascaris’in, atmosfer yaratma ve tempoyu kurma konusunda maharetleri görünüyor. Kariyerini nasıl bir yöne götürür bilinmez ama anaakıma doğru ilerlemesi durumunda adını sıkça duyabiliriz.
Proxima bölümünün en zıpır filmi ise Avusturya yapımı My Friend the Porn Star‘dı (Mein Freund der Pornostar). Bir yarı belgesel olan yapımda, kendisini ya da kendisinin bir versiyonunu canlandıran yönetmen Rosa Friedrich, bir porno filminde başrol oynamak gibi bir hayali olan arkadaşı Timo’yla birlikte söz konusu filmi çekmek için yola çıkıyor. Ne var ki Timo, kimi çekincelerini de belirterek bir anda ortadan kayboluyor. Rosa ve film için yeni tanıştığı arkadaşları ise projenin peşini bırakmıyorlar. Ele aldığı konu nedeniyle cinsellikten ve çıplaklıktan korkmayan ama bunu istismar da etmeyen bir film olduğunu söyleyebiliriz. Farklı cinsel yönelimler, çeşitli cinsel fetişler filmde kendisine yer buluyor. Film tüm bunları, yapay zekânın da dozunda kullanıldığı oyuncaklı bir sinema anlayışıyla karşımıza getiriyor.

Hindistan’dan gelen The Ink-Stained Hand and the Missing Thumb, festivalin ağır tempolu filmlerinden birisi. Hindistan’ın kuzey bölgelerinden birinde yaşayan bir çiftin monoton hayatının içine seyirciyi de davet eden film, rutin olsa da bildik bir hayatla yeni ama riskli bir hayat hayalinin çelişkilerini de gözler önüne seriyor. İlerledikçe yolunu duygusal bir rotaya kıran film, ülkenin dini inanışlarını da işin içine sokarak gerçeğin sınırlarını sorguluyor. Ana karakterinin bir gişe memuru olması ve mekânın neredeyse hayatın kıyısında bir yer olarak konumlanması, çok farklı türlerde filmler olsa da, Tolga Karaçelik’in Gişe Memuru (2010) filmini uzaktan uzağa anımsattı. Filmin ağır tempolu olduğunu belirtmiştim. Aslında bu durum filmde birkaç kez karşımıza çıkan ve televizyon ekranından gördüğümüz bir fizikçinin, görelilik teorisiyle ilgili sözleriyle karşılık buluyor. Bahse konu karakterin, filmin ender sürprizlerinden birine aracılık ettiğini de eklemeli.
Geceyarısı Sineması – Afterhours
Tür filmlerine özel bir ilgim olduğu için festivallerin geceyarısı sineması ya da benzer isimlerle adlandırdıkları bölümleri de takip etmeye çalışıyorum. Karlovy Vary’nin Afterhours bölümü zengin bir programa sahipti.

Bu bölümün öne çıkan filmi, prömiyerini Cannes’da yapan Teenage Sex and Death at Camp Miasma idi. Yönetmen Jane Schoenbrun, tıpkı I Saw the TV Glow’da (2024) olduğu gibi tür filmi kalıplarını alarak onu farklı okumalara açık bir hâle getiriyor ve çok katmanlı bir yapı sunuyor. Bu kez 80’lerde çekilmiş, gerçekte var olmayan ama 13. Cuma (Friday the 13th) benzeri pek çok seriyi akla getiren bir seriyi ele alıyor: Camp Miasma. Bu serinin ilk filmleri büyük ilgi görürken, devam filmleri yerden yere vurulmuş. Yıllar sonra, festival çevrelerinde adını duyurmuş queer kimlikli ve tür filmlerine meraklı genç bir yönetmen (Jane Schoenbrun’un alter-egosu olduğunu düşünebiliriz), filmin modern bir yeniden çekimini yapmak istiyor. Yönetmen 80’lerdeki ilk filmin başrolünde oynamış ve devam filmlerinde oynamayı tamamen reddetmiş olan gizemli bir kadın oyuncuya ulaşıyor. İşin daha ilginç tarafı, yaşadığı yer de o ilk filmin çekildiği kamp!
Film çokkatmanlı yapısında bir yandan meta bir 80’ler korku filmi parodisi yapıyor ama bir yandan da cinsiyet kimliklerinden hayranlık kavramına, sinemanın görme ve görülme üzerinden kurduğu anlamlardan hikâye anlatıcılığına kadar pek çok konuya değiniyor ve bunların hiçbiri fazlalık gibi durmuyor. Aynı anda hem komik hem seksi hem kanlı hem hipnotize edici bir film. Bu yazının sınırlarını aşacak kadar analiz yapılabilecek bir yapım ve film okuması yapanların favori filmlerinden biri olacağını söyleyebiliriz. Sadece 3-5 dakikalık giriş jeneriğinde yıllara yayılan bir hikâyeyi anlatması açısından bile övmek mümkün.
Family Movie ise ucuz korku filmleri çeken bir aileyi konu alan yine bir meta korku filmi. “Aile Filmi” tanımı iki anlamda işliyor. Ailenin yönetmen babası, karısı, oğlu ve kızı ile birlikte B-sınıfı korku filmleri çekmekteler. Son filmlerinin setinde olaylar, kurmacadan gerçek bir noktaya ilerliyor. Ama karşımızdaki film, gerçek anlamda da bir aile filmi. Çünkü bu filmi Bacon ailesi çekmiş. Kamera arkasında Kevin Bacon yer alırken, filmin başrollerini ise eşi Kyra Sedgwick, oğlu Travis Bacon ve kızı Sosie Bacon paylaşıyor. Hattâ filmin içindeki arşiv görüntüleri de belli ki ailenin kendi arşivinden. Bu anlamda bu film de meta bir yerden işliyor. Ancak Teenage Sex and Death at Camp Miasma’nın tersine, perdede gördüğümüz dümdüz bir korku filmi parodisi. Hiçbir alt anlam aramaya gerek yok ve bu da filmi kötü bir film yapmıyor, aksine son derece eğlenceli. Dümdüz bir film olduğu için, bu tip filmleri yerden yere vuran eleştirmenlere de bir darbe geleceğini tahmin etmek çok kolay. Ancak bu da filmin eğlencesine katkıda bulunuyor.

Bu bölümün bir diğer eğlenceli filmi olan Jim Queen, Fransa-Belçika ortak yapımı bir animasyon. Film Paris’teki gay erkekler arasında yayılan yeni bir salgını konu ediyor: Heterosis. Hastalığa yakalananlar heteroseksüel olmaya başladığı gibi bilinen bir tedavisi de yok. Hastalığın bazı belirtileri ise şöyle: Vücut geliştirmeyle uğraşan gay’lerin kaslarının azalması, bir anda göbeklerinin çıkması, kişisel hijyene özen göstermemeleri ve futbol kurallarını anlamaya başlamaları! Evet, espriler için cinsel yönelimlerle ve cinsiyet kimlikleriyle ilgili bazı klişeleri ve önyargıları fazlaca kullanıyor ama bunu zekice bir yerden yapıyor yine de. Ayrıca, heteroseksüelliği başlı başına bir hastalık olarak karşımıza koyması ve hikâyeyi tümüyle bunun üzerinden ilerletmesi de muzip bir buluş. Jim Queen’in Türkiye’de normal vizyona girme şansı yok gibi görünüyor. Festivallerin son yıllardaki tavırları düşünüldüğünde, KuirFest ve benzeri gizli saklı yapılmak zorunda kalan festivaller dışında gösterim imkânı da bulamayabilir. Hâlbuki toplulukla izlerken daha fazla keyif alınacak filmlerden biri.

Afterhours bölümündeki filmlerden Nightborn, Berlin’de ana yarışmada olan bir filmdi. Orada pek de iyi eleştiriler almamıştı. Annelik üzerine bir korku filmi var önümüzde. Yönetmen Hanna Bergholm, yeni doğmuş bir çocuğun, annenin tüm enerjisini sömürmesini, çevrenin her türlü tatsız durumda direkt olarak anneyi suçlamasını, çocuğun evlilik üzerindeki yıpratıcı etkisini, bir folk horror atmosferi içinde anlatıyor. Ancak metaforları o kadar belirgin ve köşeli ki, bu tarz bir filmin gerektirdiği inceliği bir türlü kuramıyor. Mizahla korku arasındaki o çizgide de sürekli yalpalıyor.
Bu bölümde izlediğim son film ise The Moment oldu. Charli XCX’in kendisinin bir versiyonunu canlandırdığı film sahte belgesel diyebileceğimiz bir türde. Sanatçının hayranları ve Z kuşağına yönelik bir filmdi diyerek geçelim.
Cannes’dan Gelenler
Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasındaki filmlerin, prömiyer sonrası ilk gösterildiği festivallerden biri Karlovy Vary. Cannes’ı takip eden arkadaşlarımız, bu filmlerle ilgili yorumlarını detaylı olarak yazmışlardı. Bu nedenle bu bölümü biraz kısa tutalım.

Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen Fjord, Cristian Mungiu’nun sinemasal maharetlerini göstermesine alan açsa da, Romanya-Norveç toplumu arasındaki çatışmaları çok beklendik yerlerden kuruyor. Üstelik, özellikle mahkeme sahnelerinde Mungiu’ya yakışmayacak kadar basitçe yazılmış kısımlar var.

Cannes’dan En İyi Yönetmen ödülü alan Fatherland, kendi içinde iyi ama yönetmenin önceki filmlerinin seviyesine çıkamayan bir yapım. Paweł Pawlikowski’nin siyah-beyaz görsellik konusundaki ustalığını bir kez daha gösterdiği film, Mann ailesinin hayatından bir kesit sunar gibi. Pek çok filmin tersine, biraz daha uzun olması gerektiğini hissettirdi. Filmin 82 dakikalık süresi bittiğinde henüz karakterlere yeni ısınmıştık. Lukas Dhont’un Coward’ı da Birinci Dünya Savaşı’nda birbirlerine tutkuyla bağlanan iki askerin hikâyesini anlatırken, etkileyici bir atmosfer kuruyor. Ancak hikâyenin kırılma noktaları, seyirciyi duygusal olarak zirveye taşıyacağı anlarda ilk akla gelen tercihleri yapıyor. Yine de savaş gibi çok erkeksi bir alanda bir LGBTİ+ hikâyesi anlatması değerli.

Almodóvar’ın Bitter Christmas’ı (Amarga Navidad) yaratıcılık süreci üzerine düşünen, bazı etik kaygıları ortaya koyan ve tartışmaya açan bir film. Kötü demek haksızlık olur ama yönetmenin filmografisinde ilk hatırlanacak filmlerden biri olmayacağı da açık. James Gray’in Paper Tiger’ı ise, eli yüzü düzgün bir suç filmi olmakla birlikte, çok da ön plana çıkan bir özelliği yoktu. Yine de belli ki Oscar için şanslarını deneyecekler.

Cannes ana yarışmasından gelen, benim için en ilgi çekici film The Unknown (L’ inconnue) oldu. Arthur Harari’nin kardeşiyle birlikte yazdıkları grafik romandan yine beraberce uyarladıkları ve Harari’nin yönettiği film, bir cinsel birliktelik sonrasında bedenlerini değiştiren karakterleri konu ediyor. Çoğunlukla komedi, bazen de korku filmlerinde gördüğümüz bu temayı, daha ayakları yere basan ve “gerçekten böyle bir şey olsaydı insan üzerindeki etkisi hangi noktalara varırdı” konusu üzerinden irdeleyen, işe daha çok psikolojik bir yerden bakan bir yapım. Filmin yan rollerinden birinde sürpriz bir şekilde Radu Jude’nin karşımıza çıktığını da ekleyelim.

Ancak, Cannes filmleri arasında en iyisi ana yarışmadan gelmiyor. Belirli Bir Bakış bölümünün galibi Everytime, bu senenin en çok konuşulacak filmlerinden biri olacak muhtemelen. Şimdiden yeni Güneş Sonrası (Aftersun, 2022) yorumları yapılmaya başladı bile. Bu tip karşılaştırmalar çok sağlıklı olmasa da insanın içine işleyen yas duygusu ve bunun bir tatil üzerinden kurulması ister istemez böylesi bir karşılaştırmayı getiriyor. Görsel tonu da benziyor ki, Gregory Oke’nin her iki filmin de görüntü yönetmeni olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmadı. Film sinemasal hafızaya kazınabilecek birkaç güçlü ana imza atıyor.
Özel Gösterimler
Juliette Binoche, bu yıl festivalin Dünya Sinemasına Katkı ödülünü aldı. Festival boyunca da eski-yeni birkaç filmi gösterildi. En nous / In-I in Motion filminde bu harika oyuncuyu aynı zamanda yönetmen olarak da görüyoruz.

Aslında film, 2007 yılında Binoche’un Akram Khan’la gerçekleştirdiği dans gösterisinin provalarında yapılan çekimlerin elden geçirilip toparlanmış hâli. En sonunda da gösterinin kendisini izliyoruz. Bir sanat eserinin yaratım sürecini gözler önüne seren film, kendi alanlarında çok usta bu iki ismin egolarını bir kenara bırakıp, kendilerini projeye teslim ettiklerini gösteriyor. Özellikle esas alanı dans olmayan Binoche’un, kendisini fiziksel olarak son limitine kadar zorlayışını görmek oldukça etkileyici.

Ivan Pavljutskov imzalı Morten yarışma dışı olarak gösterilen, ancak dünya prömiyerini Karlovy Vary’de yapan filmlerden biri. Estonya-Litvanya ortak yapımı olan film, utangaç bir karakteri olan 15 yaşındaki Morten’in büyüme hikâyesini anlatıyor. Hoşlandığı ama tam olarak açılamadığı iki kız arasında kalan, bir yandan da akranları tarafından zorbalanan Morten’in hikâyesi yer yer metafizik noktalara da kayan yapısıyla çok sık gördüğümüz büyüme hikâyelerinden ayrışıyor.
Sinema üzerine belgeseller
Karlovy Vary’de sinema üzerine belgeseller programın önemli parçalarından birini oluşturuyor. Özellikle ilgi duyduğum bir alan olduğu için bu filmleri de takip etmeye çalıştım.

Mark Cousins, sinema üzerine belgeselleriyle tanıdığımız bir yönetmen. Özellikle sinema tarihine baktığı The Story of Film serisi, vazgeçilmez bir kaynaktır. Bu kez spesifik olarak belgesel sinema tarihine eğilmiş ve 16 saatlik The Story of Documentary Film isimli bir seri daha yapmış. Serinin farklı bölümleri çeşitli festivallerde gösteriliyor. Karlovy Vary’de izlediğimiz 80’ler kısmı, Cousins’in önceki belgesellerindeki tarzını devam ettirdiği, bu kez daha fazla keşfe açık film sunan ama elbette 80’lere dair olağan şüphelileri de içeren bir yapımdı. Tümünü izleme şansımız da olur umarım.
Yine sinema üzerine belgeselleriyle tanıdığımız Alexandre O. Philippe, daha önce yönetmenlere ya da spesifik bazı filmlere odaklı çalışmalar yaptı. Bu kez Vertigo (1958) üzerine bir belgesel projesine hazırlanırken, Kim Novak ile tanışmış ve o kadar etkilenmiş ki, tamamen onun üzerine bir belgesel çekmeye karar vermiş. Sonuç itibariyle ortaya Kim Novak’s Vertigo (2025) çıkmış. Yönetmenin diğer filmlerindeki oyunbazlık ve filmler arasındaki geçişlerin bir oyuncu biyografisine odaklandığı bu filminde biraz arka planda kaldığı görülüyor. Üstelik Novak’ın sinemayı bırakmasına yol açan travmalardan neredeyse hiç bahsedilmiyor. Yönetmen bunu “Novak’ı tekrar üzmek istemedik” diye açıkladı ama bu hâliyle de biraz eksik kalmış bir belgesel. Güzel haber ise Vertigo belgeseli hâlâ rafa kaldırılmış değil, üstelik Kim Novak’la birlikte Hitchcock’un hayaletini çağırdıkları bir bölüm de içerecek!

Bu filmler dışında programda, Oliver Stone, Quentin Tarantino ve Martin Scorsese’nin önemli filmlerinde görüntü yönetmenliği yapmış Robert Richardson’ın konu edildiği, Robert Richardson: The White Devil ve Cronenberg, Soderbergh ve Lynch’in kimi filmlerinin yapımcılığını yapan Stuart Cornfeld’in konu edildiği The Hanging of Stuart Cornfeld isimli iki belgesel daha vardı. Söyleşiler ve arşiv görüntülerinden oluşan daha klasik yapıda belgesellerdi ancak sinefiller için heyecanlı anlar yaşandı. Özellikle Karlovy Vary’ye konuk da olan Robert Richardson, özel hayatındaki travmaları ve sorunları açıkça dile getirdi.
Netice olarak bu yılki Karlovy Vary, dünya ve Avrupa prömiyerleri ve yakın dönemin büyük festivallerinde açılan yapımları birleştiren programıyla yine keyifli bir festivaldi. Festivalin yarışmalı bölümleri olsa da şehrin genel atmosferindeki rahatlık festivale de yansıdı.


