Şu An Okunan
38. İstanbul Film Festivali’nden 20 Öneri

38. İstanbul Film Festivali’nden 20 Öneri

5-16 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek İstanbul Film Festivali programında kaçırılmaması gereken filmler hangileri?

38.İstanbul Film Festivali 5 Nisan Cuma günü başlıyor. Sizler için programı baştan sona taradık, festival kapsamında farklı bölümlerde izleyiciyle buluşacak 180’den fazla yapım arasında gözden kaçmaması gerekenleri derledik. Yirmi filmlik seçkiyi hazırlarken Ulusal Yarışma ve Ulusal Belgesel Yarışması gibi zaten yakından takip edileceğini düşündüğümüz bölümleri ve her filmi mutlaka görülmesi gereken Stanley Kubrick retrospektifini dışarıda bıraktık. Aynı şekilde Ermanno Olmi’nin İş’i (Il Posto, 1961), Bertolucci’nin Konformist’i (Il Conformista, 1970), Nicolas Roeg’un Performance’ı (1970) ve Liliana Cavani imzalı Gece Bekçisi (Il Portiere di Notte, 1974) gibi klasikleri de tavsiye etmeye gerek duymadık. Henüz izlemeyenler bu filmleri zaten kaçırmak istemeyeceklerdir.

Ağaçlardan Bahsetmek (Talking About Trees): Suhaib Gasmelbari’nin belgeseli film üretiminin durduğu, tüm sinemaların yıllardır kapalı olduğu Sudan’da sıfır bütçeyle bağımsız bir sinema salonu açmak için harekete geçen yetmişli yaşlarındaki dört sinemacının imkânsıza karşı mücadelesini anlatıyor. Prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nde beğeniyle karşılanan film, sinema tutkusuna, mücadele azmine, baskıcı yönetim karşısında mizahla direnmeye dair ilham verici bir belgesel.

Bugünün Senfonisi (Symphony of Now): Johannes Schaff’ın filmi, ‘şehir senfonisi’ filmlerinin en unutulmaz örneklerinden Berlin: Büyük Bir Şehrin Senfonisi’ne (Berlin: Die Sinfonie der Grosstadt, 1927) saygı duruşunda bulunan bir belgesel. Berlin’in müzik ortamını ve gece hayatından manzaraları elektronik müzik eşliğinde perdeye getiren film, aynı zamanda kentin doksan yılda nasıl bir dönüşüm geçirdiğini gözler önüne seriyor.

Diğerlerinin Sessizliği (The Silence of Others): Diğerlerinin Sessizliği, kamerasını İspanya’da Franco’nun ölümünün ardından imzalanan ‘Unutma Antlaşması’nın unutturamadıklarına çeviriyor. Almudena Carracedo ve Robert Bahar’ın birlikte yönettiği belgesel, faşizme karşı verilen hak mücadelesini vakur ama hesap soran bir yaklaşımla ele alıyor.

Elveda Oğlum (Di jiu tian chang): Trajik bir kazanın iki komşu ailede yarattığı hasara odaklanan Wang Xiaoshuai imzalı Elveda Oğlum, arka plana da Çin’in 1980’lerden günümüze geçirdiği değişimi yerleştiriyor. Kayıp, yas, suçluluk duygusu gibi temalar etrafında gezinen ağdalı bir melodram olmakla birlikte, her bir kahramanının geçtiği duygusal evreleri aktarmakta gösterdiği özenle övgüyü hak eden film, başrol oyuncuları Wang Jingchun ve Yong Mei’ye Berlinale’de En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazandırdı.

Eşanlamlılar (Synonymes): İsrailli yönetmen Nadav Lapid’e Berlinale’de Altın Ayı kazandıran Eşanlamlılar, ülkesini terk eden ve İbranice konuşmayı reddeden İsrailli genç bir adamın Paris’te başından geçenlere odaklanıyor. Ulus, vatan, aidiyet temaları etrafından dolaşan film, İsrail toplumuna hâkim olan muhafazakârlık ve militarizm kadar, Batı Avrupa kültürünün oryantalist bakış açısını da yerden yere vuran; kimi zaman dramatik, kimi zaman absürd bir hiciv örneği.

Evdeydim, Ama (Ich war zuhause, aber): Annesi, bir süredir kayıp olan on üç yaşındaki oğlunun eve dönmesiyle işlerin düzeleceğini umar. Ancak kısa süre içinde kendini yeni bir bunalımın ortasında bulacaktır. Angela Shanelec’e Berlinale’de En İyi Yönetmen ödülü kazandıran Evdeydim, Ama, sinemanın anlatım araçlarıyla ve izleyicinin beklentileriyle oynayan sıradışı bir deneme.

Greta: New York’ta yaşayan genç Frances, metroda bulduğu bir çantanın izini sürerek altmış yaşlarındaki Greta’ya ulaşır. İki kadın kısa zamanda arkadaş olurlar ancak Frances bir süre sonra bu ilişkide bir tuhaflık olduğunu sezmeye başlar. İrlandalı usta Neil Jordan’ın 2012 tarihli Bir Vampir Hikâyesi’nden (Byzantium) bu yana çektiği ilk film olan Greta, korku sineması referanslarıyla ve Isabelle Huppert’in performansıyla kültleşme potansiyeline sahip bir film.

High Life: Claire Denis’nin İngilizce çektiği ilk filmi olan High Life, küçük kızıyla birlikte uzayın derinliklerinde bir hapishane-gemide hayatta kalmaya çalışan bir astronot ile bir “çılgın bilim insanı”nın öyküsünü anlatıyor. Başrollerinde Robert Pattinson ile Juliette Binoche’un yer aldığı, müzikleri Stuart A. Staples’a ait olan bu bilimkurgu/korku filmi, festival programının en merakla beklenen yapımlarının başında geliyor.

Joy: Viyana’da yaşayan, bir yandan patronuna borçlarını ödemeye çalışırken bir yandan da ailesine para gönderen Nijeryalı seks işçisi Joy, ülkesinden gelen genç bir kıza mesleğin inceliklerini öğretmekle görevlendirilince, kendisini de sömüren sistemle yüzleşmek zorunda kalır. Sudabeh Mortezai’nin filmi, Viyana’daki göçmen seks işçilerinin gerçek deneyimlerinden esinlenen bir dram.

Kırmızı (Rojo): Küçük bir kasabada yaşayan başarılı bir avukatın hayatı, yürütülen soruşturma kapsamında bir özel dedektifin gelip sorular sormasıyla karmaşık bir hâl alır. 2014 tarihli Historia del Miedo (History of Fear) ile dikkatleri üzerine çeken Arjantinli Benjamin Naishtat’ın yeni filmi, arka plana ülkenin 70’li yıllardaki kasvetli politik ortamını alan bir suç hikâyesi.

Lanetli Kumaş (In Fabric): Berberian Ses Stüdyosu (Berberan Sound Studio, 2012) ve Burgonya Dükü (The Duke of Burgundy, 2014) gibi özgün filmlerin yönetmeni Peter Strickland, bu kez elden ele geçen lanetli bir elbisenin yolculuğunu takip ediyor. Stilize üslubuyla dikkat çeken bu korku filmi, aynı zamanda Dario Argento’nun giallo’larına saygı duruşu niteliği taşıyor.

Monrovia, Indiana: Belgesel sinemanın anıtsal ismi Frederick Wiseman, seksen sekiz yaşında tamamladığı yeni filminde her zamanki mesafeli, temkinli bakışını bu kez ABD’nin iç bölgelerindeki küçücük bir kasabaya yöneltiyor ve Donald Trump’ı başkanlığa getiren politik iklimin ideolojik kökenlerini gündelik hayatın ayrıntılarında arıyor.

Nehir Kıyısındaki Otel (Gangbyun Hotel): Her yıl en az bir film üretmeye devam eden Hong Sang-soo yeni filminde, yakın zamanda öleceğini düşünen yaşlı bir şairin oğullarıyla arasını düzeltme çabasına odaklanıyor. Nehir Kıyısındaki Otel, Güney Koreli ustanın hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak sessiz sakin, oyunbaz, siyah-beyaz bir dram.

On Dört (Fourteen): Ortaokulda tanışan Mara ve Jo, farklı kişiliklerine ve hayat tarzlarına rağmen arkadaşlıklarını yıllar boyu sürdürmüşlerdir. Dan Sallitt’in Sundance ve Berlinale’de gösterilen, özellikle başrol oyuncularının performanslarıyla dikkat çeken filmi, yılın en iyi Amerikan bağımsızlarından biri.

Oray: Gençlik yıllarında suça bulaşan ve hapisten çıktıktan sonra dine sığınan Oray, dış dünyanın ve gündelik hayatın gerçekleriyle karşılaştığında bir tür var oluş krizine girer. İlk gösterimini yaptığı Berlinale’de olumlu eleştiriler alan Oray, festivalde senarist ve yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay’a En İyi İlk Film ödülü kazandırdı.

Oyunbozan (Systemsprenger): Nora Fingscheidt’ın Berlin Film Festivali’nde Alfred Bauer ödülü kazanan Oyunbozan’ı, yaşadığı travmatik deneyimler nedeniyle öfke kontrolü sorunu yaşayan ve tek arzusu annesinin yanına dönmek olan dokuz yaşında bir kızın öyküsünü anlatıyor. Sosyal devletin göründüğü kadar iyi işeyip işlemediğini sorgulayan filmde, çocuk oyuncu Helena Zengel’in performansı övgülerle karşılandı.

Sınır (Gräns): İnsanların korkularının kokusunu alma yeteneğine sahip bir gümrük memurunun öyküsüne odaklanan Ali Abbasi imzalı Sınır, aşk filmi, gerilim ve fantastik sinemanın özgün bir karışımı. Gir Kanıma’nın (Låt den Rätte Komma in, 2008) yazarı John Ajvide Lindqvist’in bir öyküsünden uyarlanan film, İsveç’in bu yıl Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayıydı.

Sokağın Dili Olsa (If Beale Street Could Talk): Oscar ödüllü Ay Işığı’nı (Moonlight, 2016) takip eden filminde Barry Jenkins, James Baldwin’in en sevilen romanlarından birini perdeye uyarlıyor. 70’ler New York’unda bir yandan bebek beklerken bir yandan da hapisteki sevgilisinin masumiyetini kanıtlamaya çalışan genç bir kadının öyküsünü zamanda atlamalarla anlatan Sokağın Dili Olsa, Jenkins’in incelikli üslubuyla öne çıkan bir dram.

Yenilgilerimiz (Nos Defaites): Jean-Gabriel Périot’nun belgeselinde, üniversite öğrencileri Jean-Luc Godard ve Chris Marker gibi yönetmenlerin Mayıs 68’le özdeşleşmiş filmlerinden sahneleri yeniden canlandırıyor. Bir yandan 68’in açtığı politizasyon zemininde yapılan bu filmlerin sokaktaki mücadeleyle ne denli hemhâl olduğunu hatırlatan film, bir yandan da günümüz Fransa gençliğinin portresini çıkarıyor.

Yüzleşme (Grâce à Dieu): Kırklı yaşlarında dindar, varlıklı bir aile babası, kendisini çocuk yaşta defalarca taciz eden bir rahibin uzun yıllar sonra peşine düşmeye karar verir. İlk anda akıllara Oscar ödüllü Spotlight’ı (2015) getiren yeni filminde Ozon konvansiyonel bir anlatımı benimsiyor görünmekle birlikte, sürpriz tercihlerle ana karakterini sürekli değiştiriyor ve böylelikle devlet gözetimindeki sistematik cinsel istismarın farklı hayatlarda yarattığı tahribatı gündeme getiriyor. Yüzleşme, konusunun yakıcılığının da etkisiyle Berlinale’de En İyi Senaryo ödülünü kazandı.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.