Şu An Okunan
‘Kar’ın yönetmeni Emre Erdoğdu ile söyleşi

‘Kar’ın yönetmeni Emre Erdoğdu ile söyleşi

İyi resmedilmiş karakterleri, doğal oyunculukları ve diyaloglarıyla dikkat çeken Kar, izleyiciyi lise çağlarındaki bir arkadaş grubunun arasına katıyor. Emre Erdoğdu bu ilk uzun metrajının esin kaynaklarını, yapım hikâyesini ve görsel tercihlerini anlatıyor.

Söyleşi: Ayça Çiftçi, Berke Göl
Fotoğraf: Uğur Uçan

Kar, Antalya’da yaşayan lise öğrencisi Müzeyyen ile arkadaşlarının kendilerine kurdukları dışa kapalı dünyaya ve beklenmedik bir şekilde çıkagelen Ali’nin aralarına katılmasıyla o dünyanın nasıl değiştiğine odaklanıyor. Kahramanları gibi ağzı bozuk, lafını sakınmayan, denemekten korkmayan, hata yapmaktan çekinmeyen, cesur bir film bu. Eylül ayında Türkiye prömiyerini yaptığı Adana Film Festivali’nde Umut Veren Kadın Oyuncu, Umut Veren Erkek Oyuncu ve En İyi Kurgu ödüllerine layık bulunan Kar, ardından İstanbul’da, 54. Ulusal Yarışma’da da ödüller kazanmaya devam etti ve son olarak !f İstanbul’un ‘!f Yeni’ bölümünde izleyiciyle buluştu. Yarattığı karakterleri büyük bir tutkuyla seven Emre Erdoğdu, öyküsünü onların etrafında özenle örüyor. Çocukluğundan beri sinemacı olmayı hayal ettiğini söyleyen genç yönetmen, ilk filmini yapmanın zorluklarını ve heyecan verici yanlarını anlatıyor.

Sinemaya nasıl başladınız?
Daha on iki yaşındayken “ben büyüyünce yönetmen olacağım, senarist olacağım” demeye başlamıştım. Hattâ bu yüzden okulda alay konusu oluyordum. Küçük yerlerde yönetmenler, yazarlar çok başka insanlar olarak düşünülüp kutsal bir yere koyulduğu için oradan birinin böyle bir hayal kurması insanlara komik geliyor ama alay konusu olmak daha da hırslandırıyor insanı. Bolu’dan İstanbul’a geldiğimde aklımda sadece sinema vardı. Kendimi, sinema algımı geliştirmek için kısa filmler çektim bir süre. Daha sonra, Kar’da görüntü yönetmenim ve ortak yapımcım olacak Ercan Küçük’le tanıştık. Filmdeki yürütücü yapım- cımız da benim en yakın arkadaşım; Emine İzmir. Onlarla birlikte bir orta metraj film yaptık ve bu işi gerçekten yapabildiğimizi görünce devam ettik.

Kar’ın senaryosu nasıl ortaya çıktı, proje nasıl gelişti?
Ben karakter yaratmayı çok severim. Ortada bir hikâye olmasa bile kafamda bazı karakterler vardır hep. Sonra o karakterlerin hikâyeleri belirir ve senaryo oluşmaya başlar. Müzeyyen ve Ali karakterleri kafamda şekillenmeye başladığında daha yirmi yaşlarımdaydım. Kar’a da Müzeyyen’i hayal ederek başladım, peşinden Ali geldi ve hikâye gelişti. Aslında bunun ikinci filmim olmasını hayal ediyordum ama bir şeyi bu kadar çok hayal ettiğiniz zaman, o öncelikli meseleniz hâline geliyor. Sinemada bir proje üzerine çok uzun süre çalışmaya inanmıyorum. Beş sene sonra denesem bu hikâyeyi anlatamazdım bence; o sürede o mesele benim derdim olmaktan çıkardı, derdim olmayınca da duygusal bağım kalmazdı. O yüzden, başladıktan sonra Kar’ı çok kısa sürede yazdım.
Ercan ve Emine’yle düşük bütçeli bir film çekmeyi düşünüyorduk. Sonra Antalya Film Destek Fonu’na başvurduk, projemiz kabul edildi. Ercan görüntü yönetmenliğinin yanında post-prodüksiyonu da üstlendi. Ben fon desteğine ek olarak biraz daha para buldum, Emine de o parayı kullandı. Ardından yolum Ayris’le (Alptekin), Halil (Babür) ve Hazar (Ergüçlü) gibi oyuncularla kesişti. Bir sürü insanla birliktelik kurduk ve anladım ki bu işi birlikte yapıyor olmak, film çekmenin kendisinden daha kıymetli bir şey. Bu yüzden gelecekte de onlarla çalışmaya devam etmek isterim. Sinema oyun oynamak gibi; bazıları hep farklı insanlarla oynamayı seviyor. Bense aynı kişilerle başka başka oyunlar oynamayı seviyorum.

Filmin iyi resmedilmiş, ikna edici karakterlerini tasarlarken nerelerden beslendiniz?
Müzeyyen karakterinde tanıdığım bütün kadınların etkisi var. Gençken idealize ettiğiniz hayali bir aşk figürü olur ya, benim için o hep Müzeyyen’di. Bekir karakterini yaratırken ilkokuldan bu yana arkadaşım olan Kerim’den çok etkilendim, dünyanın en sempatik insanıdır. Diğer yandan, solcu bir aileden geliyorum ve Mahir, Bekir gibi karakterler oradan da besleniyor. Aslında sonradan bakınca, “burada şu insandan etkilenmişim, bunda şu hikâyeden etkilenmişim” dediğim başka şeyler de oldu ama yazım aşamasında bunların çok da farkında değildim.

Sinemamızda bu yaş grubunu, gündelik hayatı bu şekilde akan karakterleri ele alan çok da örnek yok aslında. Kar’ın Bornova Bornova’yla (2009) akraba olduğunu söyleyebiliriz belki; ya da karakterlerin yaşlarından yola çıkarak İki Genç Kız’ı (2005) anabiliriz. Bu hikâyeyi kurarken Türkiye’den ya da dünyadan sizi doğrudan besleyen filmler oldu mu?
Genelde kendi geçmişimden etkilendim ama evet, tabii ki etkilendiğim filmler de var. Gençlik filmleri, büyüme hikâyeleri beni her zaman etkilemiştir, mesela çok sevdiğim yönetmenlerden Richard Linklater’ın Genç ve Heyecanlı’sı (Dazed and Confused, 1993) ya da Kristen Stewart’ın ilk filmlerinden Speak (2004) geliyor hemen aklıma.
Bunun dışında sevdiğim yönetmenler arasında pek çok isim sayabilirim. Mesela Stanley Kubrick benim için bambaşka bir boyutta, çok özel biri. Ayrıca Amerikan bağımsızlarından çok etkilendim. Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Paul Thomas Anderson, Coen Kardeşler çok sevdiğim yönetmenlerdir. Onun dışında Fatih Akın var, daha yenilerden Felix van Groeningen var… Filmlerinden çok fazla şey ‘çaldığım’, çeşitli yönleriyle içime işleyen yönetmenler var. Teknik olarak her yerden bir şeyler alabilirim ama asıl önem verdiğim şey bunların duygusal olarak neye hizmet ettiği. İlgilendiğim konu filmin duygusu; yoksa teknik bizim eğlencemiz, oyuncağımız.

Kar’ı ele aldığı meseleyle duygusal bağınız hâlâ tazeyken çekmek istediğiniz söylediniz. Sizi bu hikâyeye bağlayan tam olarak neydi?
Kar her şeyden çok benimle ilgili… Film yapmak soyunmak gibi, çırılçıplak kalıyorsun. Her şey bittiğinde bir bakıyorsun, bilinçaltında ne kadar saçma sapan şey varsa ortaya çıkmış. Bir yandan kendince düşünüp göndermeler yerleştiriyorsun filme ama bir o kadar da bilinçsizce yaptığın gönderme var. Mesela bu filmim üzerinden, ne kadar büyük bir sınıfsal bir problemim olduğunu, nasıl bir nefretim olduğunu görüyorum. Bunu Müzeyyen üzerinden nasıl yansıttığımı görüyorum. Film yaptıktan sonra kendi içinizdeki meselelerle, gündeminizdeki konularla yüzleşiyorsunuz, barışıyorsunuz.

Kar gerçekçilikle özdeşleştirilen bir anlatım benimsiyor; sallanan el kamerası, steadicam kullanımı… Bir yandan da yer yer görsel anlamda farklı şeyler deneme heyecanı var filmde, örneğin uyuşturucu sahnelerinde… Filmin görsel dilini kurarken nasıl bir yaklaşımınız oldu?
Lisede arkadaşlar arasında komik, ilginç hikâyeler anlatırdık birbirimize. Ben bir şey anlatırken ne kadar doğru olduğuyla pek ilgilenmezdim, o sırada bana ne hissettirdiğini düşünür ve o hissi karşımdakilerde de uyandırmak için hikâyede ekleme çıkarma yapardım. Zamanla sinema algımın da böyle olduğunu anladım. Bir hikâyenin gerçekçiliğinden ziyade ne hissettirdiğine kafa yoruyorum. İzleyici olarak ne hissediyorsak o gerçektir, o vardır. O yüzden, bahsettiğiniz sahnelerde de rahat davrandım. ‘Gerçek’ bir şeye yoğunlaşıp onu inandırıcı göstermekle ilgilenmiyorum. Çocukların o salaş hayatını onların gördüğü, hissettiği şekilde yansıtmaya çalışıyorum. O ev onlara öyle gözüküyor, Müzeyyen’in evi Müzeyyen’e öyle gözüküyor, o yüzden öyle o renkler de.

Müzeyyen, sinemamızda görmeyen pek de alışık olmadığımız türden, güçlü bir kadın karakter, tüm baba figürlerine kafa tutuyor. Diğer yandan filmde bir de anne figürü var ancak onu pek de görmüyoruz. Hep uzakta, çeperde, ama aynı zamanda, hikâyenin şekillenmesinde çok kilit bir rol oynuyor. Müzeyyen ve annesinden hareketle Kar’ın kadınlarla kurduğu ilişkiye dair neler söylemek istersiniz?
Ben de hem filmi yaparken hem izlerken bunu tartışmak istiyordum: Güç nedir? Müzeyyen’in erkekleştiği yerlerde güçlü olduğunu sanıyoruz. Hâlbuki Müzeyyen güçsüz olduğu için o kadar erkekleşiyor. Bu kadar maskülen olan bir kadın karakterin bir güç figürü olarak görülmesi, filmi yaptıktan sonra beni düşündürmeye başladı. Müzeyyen’in katı duruşunun neden insanların bu kadar hoşuna gittiğini sorgulamaya başladım. Sonradan anladım ki, Müzeyyen katı durduğu anlarda o kadar da mutlu değil. Ama insanlar “kadın figürü ne kadar da güçlü… Nasıl dövdü, nasıl karşı geliyor erkeğe” diye bakabiliyor. E, hani Müzeyyen’in duyguları? Ben izleyiciye “Müzeyyen hoşunuza mı gitti, alın Müzeyyen’in gerçek hâli bu, bir de böyle bakın” demek istedim filmin bir noktasında. Bence Müzeyyen’in gücü katı olmasında değil, insanların ona dayattığı her şeyin karşısında durabilmesinde. Bu sebeple tam tersine onun çok naif biri olduğunu vurgulamak, boşaldığı bir ânı göstermek istedim.

Film karakterlerini yargılamadan kabul ediyor gibi. Ancak finalde sanki bu tercihle çelişen, ahlaki bir yorumda bulunuyor; bir çeşit ceza ya da “günah”a işaret ediyor gibi. Ya da böyle bir yoruma alan bırakıyor.
Filmin sonunun nasıl anlaşıldığı kişiden kişiye epey değişiyor. Bu da mutlu ediyor beni. Ben bu hikâyeyi kesinlikle karakterlerimi yargılamadan yazdım. Ali’nin açısından da, Müzeyyen’in açısından da bakmaya, onların hislerine kapılmaya, tercihlerini kendi tercihim gibi düşünmeye çalıştım. Finalde de ahlaki bir mesaj olduğunu düşünmüyorum; “uyuşturucu kullanırsanız şu olur, bu çocukların hayatında şöyle şeyler olur” gibi bir derdim yoktu kesinlikle. Sadece “şimdi ne olacak, bizi duygusal olarak ne etkileyecek?” sorularının peşine düşmüştüm.

Ali’nin daha steril bir hayat sürmüş olmasından ileri gelen, sınıfsal temellere dayanan bir naifliği var. Müzeyyen ile Ali arasındaki o sınıfsal uçurumun hikâyeye etkisi nasıl oldu?
Evet, Ali çok daha konforlu bir alanda büyümüş, naif biri. O yüzden kararları çok daha doğruymuş gibi duruyor çünkü konforlu bir alandaysanız o konfordan çıkmamak için daha steril kararlar alırsınız. Müzeyyen’inse her gün risk alması gerekiyor. Konforlu alanda büyüyünce hayata karşı çok da kinlenmenize gerek kalmıyor ama Müzeyyen’in yaşama amacı olarak kine ihtiyacı var ve taşıdığı bu kin çok radikal kararlar almasına sebep oluyor bazen.
Ali naif duygularla Müzeyyen’in yanına gidiyor ve kendine bir nevi süper kahramanlık görevi biçiyor. Güya Müzeyyen’i kurtaracak, sanki insanlar kurtarılmaya muhtaçmış gibi. Kendine büyük gelen bir giysi giyiyor üzerine. Sonunda bunu kaldıramıyor, bir yerde tıkanıyor. Ama bir yandan da Ebru etkileniyor mesela ondan. Çünkü şöyle bir gerçek var; öyle ortamlarda birini övmek güçsüzlük göstergesidir. Ali ise “Fotoğrafların çok güzel” diyor Ebru’ya. Ebru hayatında ilk defa övgü alıyor, nasıl etkilenmesin? Konforlu alanda büyüdüğü için kalbi açık bir çocuk ve zamanla hepsini etkiliyor.

Görsel tercihlerin yanı sıra diyalogların ve oyunculukların da etkisiyle film bizi karakterlerin arasında bir yere konumlandırıyor. Diyaloglar üzerinde nasıl çalıştınız, oyuncularınızın hikâyeye katkıda bulunmasına, yer yer doğaçlama yapmalarına alan açtınız mı?
Senaryoyu çok ayrıntılı yazmıştım zaten, o yüzden doğaçlamaya pek alan kalmamıştı. Başlangıçta ana kasttan yedi oyuncuyla prova yaptık. Provalarda aramızda kuvvetli bir
bağ oluştu ve sete ondan sonra girdik. Oyuncularımdan çok şey öğrendim. Birlikte çok eğleniyorduk ve bu eğlenme hâli sette işleri çok kolaylaştırdı. Ben asıl olarak kamera ve kurguyla ilgilenmeyi seven yönetmenlerden olacağımı düşünürdüm hep ama karşımda öyle bir oyunculuk denizi vardı ki, oyunculuk üzerine daha fazla düşünmeye başladım. Bu söyleyeceğim çok romantik bulunabilir ama oyuncularınızı gerçekten seviyorsanız, onlar da sizi seviyorsa, ortak bir dil yakalıyorsunuz ve artık sadece bakışarak anlaşabilmeye başlıyorsunuz.

Bir de Bekir’in devrimci abisi Mahir var… Müzeyyen âşık gibi Mahir’e.
Âşık bence de, ya da hayran.

Filmde Mahir hakkında söylenen sözleri de düşündüğümüzde, sınıfsal bir boyut da içeren bu hikâyede Mahir aslında bir hayli merkezde duran bir karakter. İnsan ister istemez filmi yapanın en yakın durduğu kişilerden birinin Mahir olduğunu düşünüyor.
Tüm karakterlerle bir yakınlığım var, Mahir’e daha fazla yakın durduğumu söyleyemem. Ama Mahir ve Bekir gibi ben de yarı Türk yarı Kürt’üm. Bizde de böyle hayranlık duyduğumuz abiler ablalar vardı hep. Mahir gibi karakterler kenar mahallenin süper kahramanlarıdır. Mahir’in o ortamda yapabildiği şeyler, Müzeyyen için onu daha da özel kılıyor. O bir kurtuluş figürü Müzeyyen için çünkü kendini kurtarmış. İçsel bir kurtuluştan bahsediyorum burada ve Müzeyyen’in onu nasıl gördüğünden… Belki de âşık ona ama kendisine bile itiraf edemeyecek kadar büyük bir aşağılık kompleksi taşıyor, kendisini Mahir’in yanında hayal bile edemiyor.

Kar, Antalya Film Destek Fonu’ndan aldığı destekten ötürü Antalya’da açılacaktı, hattâ bu yüzden İstanbul Film Festivali’nde yer alamadı geçtiğimiz yıl. Ancak Antalya’da Ulusal Yarışma iptal edilince prömiyerini Adana Film Festivali’nde yaptı.
Evet, bizim İstanbul Film Festivali’ne ya da Ankara Film Festivali’ne katılmamıza izin verilmedi. Ulusal Yarışma’yı kaldırma kararı verebilirsiniz elbette ama bu kararı festivale o kadar kısa süre kalmışken açıklamak gerçekten komik. Ulusal Yarışma, sinemanın devam etmesi için önemli, özellikle Antalya’da olması önemli. Antalya, Ulusal Yarışma’dır nihayetinde, Uluslararası Yarışma bölümü bile daha az önemlidir.
Antalya Film Festivali Yeşilçam’la birlikte büyümüş bir festival, Yeşilçam onun içinde var oldu. Tamam, dünya festivallerine benzemeye çalışıyorsun ama onlar da rezalet. Cannes Film Festivali’nden de sıkıldık mesela. Zaten Netflix gibi platformların artmasıyla önümüzdeki otuz senede hepsi bitecek bence. Bu festivallerin yükselişine yetişemedin, bitişine mi yetişmeye çalışıyorsun?
Antalya’nın Ulusal Yarışma’yı iptal etmesiyle biz de çok zor bir durumda kaldık, ilk filmini yapan biri olarak zaten ciddiye alınmıyorsun. Kimse seni ciddiye almıyorken film yapıp yapamıyor olmanızın ne önemi var ki? Neyse ki Kaan’ın (Müjdeci) çabaları sayesinde filmimizi İstanbul’da, 54. Ulusal Yarışma’da gösterdik, ondan sonra da güzel bir hava yakalandı.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.