Şu An Okunan
‘Kötü Kız’ın yönetmeni Ayçe Kartal ile söyleşi

‘Kötü Kız’ın yönetmeni Ayçe Kartal ile söyleşi

Dünyanın önde gelen kısa film festivallerinden Clermont-Ferrand’da büyük ödülün bu yılki sahibi, Fransa-Türkiye ortak yapımı animasyon film Kötü Kız oldu. Yönetmen Ayçe Kartal filmin yapım macerasını anlatıyor.

Söyleşi: Tuba Gültekin

Yumuşak çizgilerin, iç açıcı renklerin, insan ve doğa seslerinin sert çizgilerle, koyu tonlarla ve
ses efektleriyle iç içe geçtiği bir film Kötü Kız (2017). Bir çocuğun gözünden anlatılan çocukluk öyküsünün, bir anda izleyicinin içini paramparça edebilecek türden bir şiddet öyküsüne dönüştüğü sekiz dakikalık bir animasyon. Filmin adı, bir çocuğa atfedilen kötülüğün olsa olsa yaptığı yaramazlıklardan ileri gelebileceği duygusunu uyandırsa da, öykünün derinliklerinde bir kız çocuğunun zihnindeki kötülük tanımının yaşadığı travmalarla nasıl şekillenebileceği fikri var. Anadolu Üniversitesi Animasyon Bölümü’nün ardından New South Wales Üniversitesi’nde ve New York Film Akademisi’nde öğrenim gören, Tornistan ve Birdy Wouaf Wouaf filmleriyle çok sayıda festivalden ödüllerle dönen yönetmen Ayçe Kartal, çizgileriyle hayat verdiği öykülerle Türkiye’nin içinden geçtiği farklı dönemlere de tanıklık ediyor. Kötü Kız’ın macerası Ottawa, Annecy, Leeds gibi uluslararası animasyon festivallerinde kazandığı ödüllerin ardından Fransa’da kısa animasyon dalında Oscar’a aday gösterilmesiyle devam etti. Film neticede bu yılki Oscar törenine gidemeyecek olsa da Clermont-Ferrand Uluslararası Kısa Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sında büyük ödülü alan ilk animasyon olarak tarihe geçti. Ayçe Kartal, nedenini bilmese de hep trajik hikâyelere yöneldiğini söylüyor ve işlemesi oldukça zor bir konuyu bir animasyon filmde ele alırken nasıl bir yaklaşım geliştirdiğini anlatıyor.

Dili Türkçe olan, Fransa-Türkiye ortak yapımı bir kısa animasyon filmle Clermont-Ferrand’da, üstelik Ulusal Yarışma’da büyük ödülü kazanmak nasıl bir his?
Çok inanılmaz, hâlâ inanamıyorum. Festivalin başka kategorilerde ödülleri var, bunlardan biri olabilirdi ama büyük ödülü beklemiyordum açıkçası.

Kötü Kız ARTE ortak yapımı. Daha önce de Fransa’da Canal Plus ile Birdy Wouaf Wouaf adlı projenizi gerçekleştirmiştiniz. Bu ilişkiler nasıl gelişti? Fransa’yla ortak yapım serüveninden bahsedebilir misiniz?
Birdy Wouaf Wouaf ifade özgürlüğüyle ilgili bir projeydi. Canal Plus’ün her yıl açtığı programa Fransa’daki prodüksiyon şirketi Les Valseurs aracılığıyla başvurmuş ve kabul edilmiştik. Kötü Kız için ARTE’ye başvurmadık aslında, CNC’ye başvurduk. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ARTE’ye haber gitmiş. Bir gün ARTE’nin kısa filmlerden sorumlu müdürü prodüktörleri aramış ve projeyle ilgilendiğini söylemiş.

Konuya, süreye ya da içeriğe dair herhangi bir kısıtlama getirdiler mi, filme müdahale ettiler mi?
ARTE projeyi storyboard ve senaryo aşamasındayken okuyup doğrudan “Ben bunu alıyorum” dedi. Sonrasında, film Türkiye’de yapıldığı için belirli aralıklarla görmek istediler ama hiçbir şekilde filmdeki sanatsal bakışa, hikâye anlatımına, teknik yaklaşıma, ilüstrasyona karışmadılar.

Filmin ne kadarı Türkiye’de, ne kadarı Fransa’da yapıldı?
Filmi ben yazdım, ben çizdim, seslendirmesi, müziği Türkiye’de yapıldı. Sadece ses efektleri Paris’te yapıldı ve finansmanı Fransa sağladı. Türkiye’den filme katkıda bulunan bir tek Yeni Film Fonu var. Finansal olarak büyük ölçüde Fransa destekleyince film Fransız yapımı olmuş oldu, bu yüzden Oscar’a da Fransa üzerinden gitti.

Kötü Kız, son dönemde Türkiye’nin gündemindenhiç düşmeyen ağır bir meseleye dair çok sarsıcı bir animasyon. Bu konuyu ele almaya nasıl karar verdiniz?
İki sene önce, çocuklara tecavüz haberlerinin üst üste her gün çıktığı bir dönemde, şu haberi okudum: Sekiz yaşında bir kıza on iki tane adam tecavüz ediyor. Mahkemeye çıkıyorlar. Savcı on iki sanığı da “Kız kendi istedi” diyerek serbest bırakıyor. Oysa kız sekiz yaşında! Savcının aldığı kararla ilgili Can Dündar bir köşe yazısı yazıyor. Bundan on gün sonra savcılık Can Dündar’a, bu yazıyı yazdığı için dava açıyor. Benim o noktada tepem attı. Yazı bile yazılamıyor, bir şey söylenemiyor bu konuda. Ben ne yapabiliyorum? Film yapıyorum. O zaman film yapacağım, dedim. Bir de unutmamak için yaptım. Bu olayların gündemi gelip geçiyor, hayat devam ediyor, peki
bu çocuklar tecavüzden sonra neler yaşıyor? Herkes dönüp gittikten sonra neyle baş başa kalıyorlar? Bu konuyu incelemek istedim. Birçok makale okudum, belgesel izledim
ama edindiğim bilgiler yetişkinlere dairdi. En son kendimi hastanede, pediatrik psikoloji departmanında buldum. Kaçak girdim oraya. Aslında illegal bir şey yapmış oldum ama niyetim, doktorlarla konuşmak, çocukları gözlemlemek, onların iç dünyasıyla ilgili bilgi alabilmekti. Çocukların iç dünyası hakkında bilgi almak, nasıl davrandıklarını, vücut dillerinin bu travmadan nasıl etkilendiğini görmek istedim.

Bu noktada filmin hikâyesi zaten şekillenmiş miydi?
On iki kişinin tecavüz ettiği sekiz yaşındaki bir çocuğun hikâyesinden yola çıktım fakat böyle bir karakterin iç dünyasını anlamak için yeterli bilgim yoktu. Doktorlardan teşhis boyutunda bilgi alabildim ama senaryonun psikolojik derinlik anlamında bir eksikliği vardı. Gözlerimi kapatıp düşündüm; ben de bir zamanlar çocuktum, bu benim başıma gelseydi neler hissederdim diye.

Filmde Kuran kursu, cenaze töreni gibi göze çarpan dinî öğeler, kültürel referanslar var.
İstatistiklere göre Türkiye’de cinsel istismar ya da kız çocuklarına tecavüz oranının en yoğun olduğu bölgelere bakınca, buraların aynı zamanda son derece tutucu bölgeler olduğunu görüyorsun. Günah-sevap gibi kavramlar çok kuvvetli. O yüzden aslında çocukların üstünde de “Oranı buranı açma; bakarlar, ederler; dua et ki günahların affedilsin” şeklinde bir baskı var. Bu, istismar mağduru çocuklarda da görülen bir şey. Hastanede araştırma yaptığım dönemde bana şunu dediler: “Tecavüzden hemen üç beş ay sonra çocuklar kendilerini suçlamaya başlıyor. ‘Bunu hak edecek ne yaptım? Kötü bir çocuk muydum? Annemin dediklerini yapmadım diye mi benim karşıma böyle kötü şeyler geldi?’ diye kendini suçlama hâli geliyor.”

Kötü Kız’da bir yandan çocuksu diğer yandan şiddet dolu bir öykü var ve anlatım da bu çelişkiyle uyumlu. Filmin estetik yaklaşımını nasıl kurdunuz?
Böyle bir anlatımı seçtim çünkü öykü ne olursa olsun burada bir çocuk söz konusu. Yaşadığı olayı, tecavüzü anlamıyor aslında. Bu yaştaki bir çocuğun seksle ilgili bilgisi yok; “bana tecavüz ettiler” diye düşünmüyor. Olayları kendi dünyası içinde kavramaya çalışıyor. Dolayısıyla filmdeki o canavarlaşmalar, kimi suçlayacağını bilememe hâli tecavüzün, cinsel istismarın bir numaralı belirtisi.

Filmin seslendirmesini yapan Zeynep Naz Daldal,çok başarılı. Öykünün kahramanının psikolojisini ve yaşadığı travmaya karşı geliştirdiği duyguyu çok iyi yansıtıyor. Böyle dehşet verici bir öykünün seslendirmesini yapacak bir çocuk bulmak zor olmadı mı? Kendisi bir şey anladı mı filmden?
Filmin onu etkileyebileceğini düşündüğümüz sahnelerini kararttık. Zeynep neyin seslendirmesini yaptığını anlamadı. Sadece annesi ona şöyle bir açıklama yapmış: “Senin gibi küçük bir kız kötü bir rüya görüyor. Rüyalarındaki canavarlardan bahsediyor. Ama tabii bu rüya, gerçek değil.” Zeynep neyin seslendirmesini yaptığını, büyüyüp de bu filmi açıp izlediğinde anlayacak. Neler düşüneceğini çok merak ediyorum.

İfade özgürlüğü, Gezi gibi konuların ardından çocuk istismarı hakkında bir film yaptınız. Senaryolarınızın temelinde yatan fikirler hep güncel ve yakıcı konulardan mı besleniyor?
Aslında dramatik bir insan değilim. Politik hiç değilim. Daha çok komedi içeren filmler yapmak istiyorum ama sonuçta bambaşka bir yere varıyorum. Neden öyle oluyor ben de bilmiyorum ama her seferinde kendimi dram ya da trajedi içinde buluyorum bir anda. Takip ettiğim animatörlerde bu yok. Bu benim için de bir tür rehabilitasyon oluyor belki de. Absürdlüğün katmanlarında gezinmeyi ve hayatımı böyle kazanabilmeyi çok isterdim ama olmuyor. Hep bir şekilde dert tasa olması gerekiyor senaryolarımın içinde. Bunları yaparken yaşlanıp İngiliz animasyonlarını seyredip gençleşiyorum.

Okulu bitirdikten sonra kendiniz için nasıl bir yol hayal etmiştiniz? Bundan sonrası için hedefiniz nedir?
Bundan on beş sene önce “Kırk yaşıma gelince Oscar’a aday olacağım” demiştim. Şu an kırk yaşındayım ve Oscar’a aday oldum. Finale kalamadık. Filmi Oscar’a sokarım diye yapmadım, böyle bir beklentim yoktu. Tüm filmlerimi kendi isteğimle, kendi hikâyelerimi kendim yazarak yapıyorum. Türkiye’de mi ilgi görür yurtdışında mı, bunu düşünmüyorum. Sonra da arkasından bakıp nerelere gittiğini izliyorum. Çocuğu büyütürsün, sonra evden ayrılır ya, biraz öyle. Şimdi de bir uzun metraj senaryosu üzerinde çalışıyorum.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.