Şu An Okunan
Yuvarlak Masa Tartışması: Türkiye’de Bağımsız Sinema Yapmak

Yuvarlak Masa Tartışması: Türkiye’de Bağımsız Sinema Yapmak

Festivallerin özerkliğini iyice kaybettiği, muhalif sinemacıların Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadığı, filmlerin sansürlendiği bir dönemde bağımsız sinema yapmak daha da zorlaşıyor. Sinemacılar yeni projelerini hayata geçirebilmek ve filmlerini izleyiciyle buluşturabilmek için farklı yollar arıyor.

Fotoğraf: Ali İhsan Elmas

Türkiye’de bağımsız sinemacılık finansmandan dağıtım ağlarına, festivallerden sansüre tüm alanlarda çeşitli zorluklarla mücadele edegeldi hep. Ancak tüm bu sorunlar özellikle son birkaç yılda çok daha keskin bir hâl aldı. 2014’te Antalya Film Festivali’nde yaşanan ve kısa zamanda diğer festivallere de sıçrayan sansür vakasını takip eden süreçte sinema eserleri Türk Ceza Kanunu’nun konusu hâline getirildi, Kültür Bakanlığı destekleri etrafındaki tartışmalar ‘kara liste’ spekülasyonlarıyla giderek alevlendi. 2016 yılında Antalya Film Festivali’nde elli üç yıllık Ulusal Yarışma’nın kaldırılması kararına tepki olarak bir grup sinemacı geçtiğimiz yıl İstanbul’da alternatif bir ‘Ulusal Yarışma’ başlattı. Son olarak geçtiğimiz aylarda, sinema sektöründeki meslek örgütleri geniş bir katılımla Antalya Film Festivali’ni ve tüm etkinliklerini boykot edeceklerini açıkladılar.

İzleyiciyle buluşma olanaklarının gitgide sınırlandığı ve film üretenlerin birbirleriyle diyalog kuracakları mecraların azaldığı böyle bir dönemde sinemacılara
tüm bu konuların tartışılacağı bir alan açmanın faydalı olacağını düşündük. Yuvarlak masa tartışmamızda bir araya gelen yapımcı Funda Alp, yönetmen Zeynep Dadak, yönetmen Gürcan Keltek, yönetmen Yunus Ozan Korkut ve yapımcı Nadir Öperli bugün sinemacıların önündeki engeller, ürettikleri çözümler, sektördeki ve festivallerdeki tartışmalar üzerine görüş alışverişinde bulunuyorlar. Böylece ortaya günümüz Türkiye’sinin bağımsız sinema ortamına dair bir tablo çıkıyor.

Berke Göl: Önümüzde çok geniş bir tartışma alanı var ama meselenin merkezinde Antalya Film Festivali yer aldığı için, konuşmaya da oradan başlayalım isterseniz.

Nadir Öperli: Antalya Film Festivali geçen yıldan itibaren, ilk defa sektörün farklı kurumlarını bir
araya getiren ve bu kadar uzun süreli bir boykota konu oldu. Geçen yıldan başlayarak bir şeyler değişti. Daha önceleri devletle ters düşmek istemeyen sektördeki
bazı örgütler, devlet baskısına karşı verilen tepkilere katılmaktan kaçınan birçok meslek birliği, şu anda Antalya boykotuna dâhil olan yirmi bir kurumun içinde kararlı bir şekilde duruyorlar. Ben ülkenin şu anki siyasi ortamında, böyle farklı görüşlerden insanların olduğu bu kadar meslek birliği bir aradayken, sonuç ne olur diye düşünmeden bu mücadeleye katkı verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yakın geçmişte biz de çok büyük ikilemler yaşadık aslında. Antalya’da Forum’un ilk yılı olan 2014’te Abluka (2015) seçilen filmler arasındaydı. Reyan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… (2014) belgeselinin sansürlenmesi sonrası projemizi Forum’dan çekmiştik ama sonraki yıl Emin Alper’in başka bir projesiyle katıldık Forum’a. 2015’te İstanbul Film Festivali’nde yaşanan sansürden sonra yapımcısı olduğum Nefesim Kesilene Kadar’ı (2015) yarışmadan çekme kararı almıştık ama o yıl oluşan dayanışmanın bir yere varmamasının verdiği yılgınlıkla, Antalya Forum’a katılmayı tercih ettik. Çünkü o dönemde kafalar hâlâ çok karışıktı, Eser İşletme Belgesi dayatmasına karşı sadece belgeselciler festival boykotunu devam ettiriyordu. Şu andaysa bir belediye başkanının manipülasyonuna karşı, “Bu festival sektörün yarattığı, tarihi olan bir festivaldir. Bu geleneği görmezden gelerek karar alamazsınız” diyen bir sektör var. Bu çok önemli bir gelişme.

Yunus Ozan Korkut: Ben bu durumun belediye başkanı değişince –değişirse eğer– değişeceğini düşünüyorum. Mesele tamamen onun inadıyla alakalı. Bir de Ulusal Yarışma’nın neden kaldırıldığını, bunu nasıl savunduklarını anlayamıyorum.

NÖ: Aşama aşama gelişti o mesele. Malum, 2014’te direkt bir belgeselin içeriğine TCK maddelerini bahane ederek müdahale edilmeye çalışıldı ve bütün belgeselciler festivalden çekildi. Ama kurmaca film yarışması devam etti, Film Forum da bir şekilde yapıldı. Bir sonraki yıl belgesel yarışması iptal oldu, 2016’da Ulusal Yarışma da kaldırıldı. Bu, Menderes Türel’in muhalif filmlere yer vermek istememesiyle ve festivalin ulusal filmlerin içeriği yüzünden sürekli bir sansür meselesiyle ilişkilenmesinden rahatsız olmasıyla ilgili diye düşünüyorum.

Belediyenin argümanlarına baktığınız zaman özetle şöyle diyorlar: “Ulusal Yarışma zaten çok zayıfladı. Ulusal Yarışma’da son yıllarda ödül alan filmler sınırlı gişe yapan filmler. Zaten Cannes ve Berlin gibi festivallerde de ulusal/ uluslararası ayrımı yoktur. Tek bir yarışma vardır. Biz bu vizyonla Antalya’yı bir dünya festivali hâline getireceğiz.” Sektörün buna cevabı “dönemsel olarak bir ülkenin sineması görece iyi ya da kötü olabilir ama elli yıllık geleneği olan bir festivalin yönetimi son birkaç yılın filmlerini beğenmiyor diye böyle radikal bir değişiklik yapamaz” şeklinde. Yani aslında temel tartışma konusu festivalin özerkliği. Eser İşletme Belgesi çerçevesinde yapılan tartışma da bununla ilgili. Bir festival devletin müdahalesine ne kadar açık olmalıdır? O platform ne kadar film üretenlere aittir, ne kadar belediyeye aittir?

Funda Alp: 2015’te İstanbul Film Festivali’nde de Bakur’la (2015) ilgili bir Eser İşletme Belgesi krizi yaşandı. Ardından Ankara’da benzer bir şey oldu. Bugün belgesellerden de, kısa filmlerden de Eser İşletme Belgesi isteniyor. Daha önce, festivalde gösterilecek filmlerden Eser İşletme Belgesi istenmiyordu biliyorsunuz çünkü aslında festivaller ticari bir beklentiyle düzenlenmiyor. Bugün dönüp baktığımızda, Antalya’da Ulusal Yarışma’nın kaldırılmasının 2014’te yaşananların intikamı olduğunu düşünüyorum ben. O sene Antalya Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’ya katılan yapımcılardan biriydim, ciddi bir protesto oldu. Belgesel Yarışması’ndaki sansürün ardından Ulusal Yarışma’daki on üç filmin her birinin basın gösteriminde bir bildiri okundu, bir forum yapıldı. Oradaki ödüllerden oluşturulan bir havuzla Siyah Bant girişimi, sansür üzerine bir film, iki tane de tez desteklendi.

Gürcan Keltek: Bir sinema yazarının bir tweet’ini okudum geçenlerde. Antalya Film Festivali’ni eleştirenleri savunurken ‘dik durmak’, ‘eğilmemek’ gibi ifadeler kullanıyor. Bu kelimelerin hangi siyasi söylemden geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Ayrıca çok seksist ifadeler bunlar.

Nadir’in ortaya koyduğu resme ve yaptığı yorumlara katılmamak mümkün değil. Ben de Antalya Film Festivali’ne Ulusal Yarışma’nın geri gelmesi gerektiğini düşünüyorum tabii ki. Benim bu seneki mevzuya ilişkin temel problemim şu: Bu meslek örgütlerinden
bazı insanlar kendi aralarında konuşup karar verdiler, konuyu bizimle paylaşıp fikrimizi sormadılar. Ben de bu kararı birdenbire bir deklarasyonla öğrendim ve aidiyet duygumu sorguladım açıkçası. Farklı formlarda filmler yapmaya çalışan bir belgeselci olarak başvurabileceğim sadece iki tane fon var Türkiye’de: biri Anadolu Kültür, öbürü Antalya Forum. Köprüde Buluşmalar’a ise belgeseller ancak düzenleyenlerin inisiyatifiyle girebiliyor. Antalya Film Forum kurmaca ile belgeseli birbirinden ayırıyor, oraya gelen film profesyonellerini de ona göre seçiyor. O yüzden ben buraya başvurdum. Hiçbir meslek örgütü de bana “biz toplanıyoruz, böyle bir karar var” demedi açıkçası. Ayrıca İstanbul Film Festivali’nde yaşanan Eser İşletme Belgesi ve sansür problemi, Köprüde Buluşmalar’la hiç birbirine karıştırılmazken Antalya’da neden festival ile Forum ayrı görülmüyor, bunu da anlamıyorum.

Zeynep Dadak: Gürcan, sonuçta sen Meteorlar (2017) belgeselini Türkiye’de gösterememiş oldun.

GK: Reyan Tuvi’nin 2014’ten bu yana yaşadıklarını da bildiğim için, benzer sorunlarla karşı karşıya kalmamak adına Meteorlar’ı göstermeme kararı aldım. Ama aynı zamanda bir yönetmen olarak bütün bir sistemi protesto etmek istedim kendimce; bu sisteme festivaller ya da programcıların yanı sıra bizler, arkadaşlarımız da dâhil. Ne derece bir etkisi oldu bilmiyorum ama bana iyi geldi. Bir sürü saçmalıkla uğraşmaktan ve bir sürü insana kızmaktan kurtuldum. Benim “ne olursa olsun seyircimizle buluşmak istiyoruz” şeklinde bir romantizmim yok. Buluşamıyorsa da buluşmuyordur. Keza Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’sıyla da hiçbir romantik bağ hissetmiyorum. Her zaman siyasi angajmanı oldu. Ama bitmeli mi? Hayır, tabii ki devam etmeli.

NÖ: Belediyeye her zaman angaje bir festivaldi zaten.

GK: Evet. Bu Adana için de, başka birçok festival için de geçerli tabii.

ZD: Antalya’nın sembolik değeri daha yüksek olduğu için orada daha sert yaşanıyor bazı tartışmalar. Bir yandan hepimizde bir küskünlük var, bir yandan da alternatif yollar arıyoruz. Senin filmini Türkiye’de göstermeme kararı vermen de buna dâhil. Benim için de Antalya Film Forum’a başvurmamak böyle bir karardı. Aynı anda iki tane film yapıyorum şu anda. Barış imzacısı bir akademisyen olduğum için hakkımda açılmış bir dava var. Dolayısıyla kara listedeyim ve bakanlığa başvurmama rağmen red alan isimlerden biriyim. Bir taraftan da 2014’te Antalya’da Uluslararası Yarışma jürisindeydim ve o bölümün istifa eden tek jüri üyesiydim. Neticede 2014’ten sonra benim için bir sinemacı olarak her geçen gün her şey zorlaştı, kişisel olarak da filmlerimi yapma konusunda bir tıkanıklık noktasına geldim. Fakat ben kendimizi bir mağduriyet üzerinden konumlandırma durumundan bıktım. O anlamda “başka nasıl yapabiliriz” konusuna kafa yormak bana daha iyi geliyor. Bakanlıktan destek almadan bu filmleri yapabilir miyim, bunun arayışına girdim. Her iki filmin de finansmanında Türkiye’den hiç para yok hâlâ. Bakanlığa başvurmaya devam ediyorum ama dediğim gibi bunu bir mağduriyet hikâyesi olarak yaşamaktan da çok sıkıldım.

GK: Harika bir şey söyledin. Meteorlar’la ilgili ben de benzer bir mağduriyet hikâyesinin ortaya çıkmasına engel olmak istedim. Benim için özel bir filmdi ve öyle kalsın istedim. Senin yapmaya çalıştığın filmi biraz biliyorum. Bu tarz filmlerin Türkiye’de yapımını sağlamak gerçekten zor çünkü yeni bir şeyler deniyorsun aslında. Türler arası filmler bunlar ve kategori konusunda da sorun yaşanıyor.

ZD: Hem kişisel hem profesyonel seçimlerimiz ve geleceğimizle ilgili çelişkiler içindeyiz hepimiz. Forum’a gelirsek, ben kendi adıma Antalya Film Festivali’ni 2014’ten beri boykot ediyorum. Bir karar verdim ve bunun sonuçlarının birçok etkisi oldu hayatıma. Bakanlığın kara listesine giden yollarda yalnızca imza meselesinin değil, bu tip şeylerin de olduğunu biliyorum.

Benim yalnızca Antalya’da değil, genel olarak sektörde yaşananlara, Eser İşletme Belgesi’nin standart prosedüre dönüştürülmesi sürecinde katkısı olan herkese tepkim o kadar daha büyük ki, bunun cisimleştiği yer olan Antalya’da (buna Forum da dâhil) filmlerimle temsil edilmek istemem. Dolayısıyla bu seneyle ilgili değil benim tavrım; bu süreçle ve bu sürecin Türkiye’de ne kadar kanıksandığıyla ilgili.

GK: Reyan Tuvi 2014’ün ardından bunun bedelini ödemeye devam etti yönetmen olarak. Çok yalnız kaldı. Birkaç yönetmen giderek yalnızlaşmaya başladık. Çünkü meslek örgütlerindeki bazı arkadaşlarımız bunun büyük bir problem olmadığını düşünüyorlar. Mesela geçtiğimiz günlerde Kültür Bakanlığı’na görüşmeye gidildiğini duydum. Belgesel yönetmenlerinin yaşadığı sansür problemi, kendilerine açılan davalar, avukat tutmanın maddi yükü… Orada bu konular konuşuldu mu acaba, merak ediyorum. Kurmaca çeken yapımcılar tarafından bu durumun ciddiyetle ele alındığını düşünmüyorum. Şahıslar boyutunda var ama meslek örgütlerine baktığımda Benim Varoş Hikâyem’e (2017) açılan davayla ilgili herhangi bir açıklama yapıldığını görmedim mesela.

FA: Neden olmuyor peki sence?

GK: Belgesel sinemayı, yaptığımız türde filmleri sinemadan saymıyorlar. Filmleri pek çok majör festivalde gösterilmiş, gösterim hakları birkaç ülkeye satılmış bir yönetmen olsam da bana hâlâ “ne zaman film yapacaksın?” diye soruluyor. Belgesel sinemanın olanaklarından, ulaşabileceği seyirci potansiyelinden habersizler çünkü hiç yapmamışlar.

FA: Dayanışma eksikliği konusunda çok haklısın. İtirazım Var’a (2014) 18+ verildiğinde bize de hiçbir meslek örgütünden destek gelmedi.

NÖ: Kara liste olayına da, imzacıların Kültür Bakanlığı’ndan destek alamamasına da yeterince tepki gösterilemedi. Sonuçta meslek birlikleri dernek değil, sendika değil, telif toplama örgütleri ve bu anlamda bakanlığa bağlı kurumlar. Hareket alanları çok kısıtlı.

BG: Bu noktada Benim Varoş Hikâyem’e açılan davayı konuşalım isterseniz biraz.

YOK: 2016 yılında ilk defa Antalya Film Festivali’ne katıldım. Benim Varoş Hikâyem ilk olarak orada gösterildi. Eser İşletme Belgesi istediler, olmadığını söylediğimde “tamam, problem değil” dediler. Filmi topu topu üç beş
kişi izledi. Ben o festivalde birçok insanla tanıştım ve dağıtımcımı da orada buldum. Sonra Eser İşletme Belgesi için başvurdum ve kurmaca film olarak aldım belgeyi. Sonuçta benim filmim bir belgesel değil, bir tür mockumentary (sahte belgesel). Film gösterildi, televizyon satışı yapıldı. Sonra birden bir haber: Filmdeki karakterlerin evlerine gecenin bir vakti ‘uyuşturucu operasyonu’ adı altında baskın yapıyorlar. Devlet bunun bir film olduğunun farkında değil! Ben o sırada Rize’de çekimdeyim. Otele vardım, iki tane polis arabası geldi, beni aldılar. Ne olduğundan haberim yok. Rize’de mahkemeye çıktım. Hâkim bana diyor ki “bir daha böyle şeyler yapmayacağına söz ver.” Ne yapmışım ki? Film yapmışım.

GK: Tanık olarak mı ifade veriyorsun orada?

YOK: Evet, orada tanıktım. Şu anda azmettirici olarak yargılanıyorum.

NÖ: Peki sen mahkemede “bu kurmaca bir filmdir” şeklinde bir savunma yaptın mı?

YOK: Mahkemede senaryosu olan bir film olduğunu açıkladım. Ama çıkıp da filmin türü üzerine de tartışamam ki. Biz bir senaryo vermişiz Kültür Bakanlığı’na, filmin türü de ‘komedi’ diye geçiyor Eser İşletme Belgesi’nde. Bunları sunduk, duruşmada da sunacağız çünkü Cumhuriyet Başsavcısı ikna olmamış ve dava açmış.

Antalya mevzuuna gelirsek, benim bu yıl Forum’da bir projem var; yapımcılığını Aslı Akdağ’ın üstlendiği ‘Hay Komşu’. Aslı beni yönetmen olarak tuttu. Bir yapımcı olarak filmine para bulmaya çalışıyor. Açıkçası filmi nasıl finanse ettiğiyle çok da ilgilenmiyorum. Hem para bulmaya çalışmak hem film yapmaya çalışmak çok tuhaf. Ben artık bundan kurtulmak istedim, Aslı da Forum’a başvurmanın doğru olduğunu düşünmüş ve başvurmuş. Bir yandan da 55. Ulusal Yarışma’da Kaanlara (Müjdeci) yardım etmeye çalışıyorum kendimce. Benim Varoş Hikâyem de 54. Ulusal Yarışma’da gösterildi biliyorsunuz. Forum’a ben kişisel olarak başvurmadım ama bu filmi çekebilmeyi istiyorum.

NÖ: Antalya’da yönetim şekli açısından geçmişten beri hep problemli bir durum vardı, bunu kabul ediyorum
ama yine de insanları buluşturuyordu festival. Her şeye rağmen, belediye başkanlarının böyle net bir siyasi tavır almadığı, kürsüye çıkıp “böyle filmler yapmayın canım siz de” deme cüreti gösteremediği bir platformdu. Festivalin örgütlenme biçimi ve içeriği konukların, ön jürilerin, jüri üyelerinin inisiyatifinde ilerleyebiliyordu. 2014’ten itibaren avukatların, ceza kanununun, Eser İşletme Belgesi’nin dâhil olduğu tuhaf bir ortama dönüştü.

GK: Çok doğru. Ama o durum gerçekten de her yere yayılmış durumda. Antalya’daki durum tüm diğer festivallerde de var ama içselleştirilmiş durumda ve şu anda bizim radarımızda değil. Yoksa bugün yine dertli, problematik bir film çıksa diğer festivallerde de ânında benzer sorunların yaşanacağını düşünüyorum.

NÖ: Yaşandı zaten. İstanbul’da yaşandı, Ankara’da yaşandı.

GK: !f İstanbul’da da yaşandı. Durumun ciddiyetini herkes kendi başına gelince anlıyor, ben buna takılıyorum. Mesela senelerdir bakanlık ve bütün bu fonlar hiçbir LGBTİ filmine destek vermiyor. Emin Alper dışında hiçbir heteroseksüel sinemacının çıkıp da bir şey söylediğini görmedim. Bugün boykota katılanlar arasında o dönemlerde bakanlıktan destek almış sinemacılar da var. Bahsettiğimiz yalnızlık biraz da böyle bir şey.

Ben Antalya Film Forum’a baktığımda, bazı meslektaşlarımın tersine, Köprüde Buluşmalar ya da Anadolu Kültür’den farklı bir format ya da diyalog şekli görmüyorum. Filmlerin içeriklerine, yönetmen görüşlerine baktığımda herhangi bir sansür vakası da göremiyorum. Kısacası orada bir zihniyet problemi göremiyorum. Onu tercih edip etmemek, Zeynep’in de söylediği gibi, bir karar tabii ki sinemacı için.

ZD: Bu kararlar üzerinden herkesin birbirine sürekli parmak salladığı bir ortam oluştu. “Ben meslek örgütlerine kızdım, Antalya’ya gideceğim” demek de çok sorunlu benim için, tam tersine “giden herkes haindir, davayı satmıştır” demek de. Ne davası? Hepimiz acayip yalnızız, birlikle hiçbir şey yaptığımız yok. Ben de SE-YAP üyesiyim ama bende de öyle bir yılgınlık var ki kimseye bir şey açıklayasım yok. Sadece kendi adıma doğru kararı vermeye çalışıyorum. 2014’te Antalya’da olan şeyi son dört senede yaşananların başlangıcı olarak görüyorum ve benim kararım buradan şekilleniyor.

BG: Funda 2014’te siz de, Ulusal Yarışma’daki filmlerin yapımcıları ve yönetmenleri olarak, bu yıl Forum’a giden sinemacılara gösterilen tepkiye benzer bir tepkiyle karşılaştınız.

FA: Evet o dönemde biz de sert tepkiler aldık. Oradaki on üç film yarışmadan çekilseydi, Ulusal Yarışma’yı biz yıkmış olacaktık, bunu istemedik. Orada olmaya devam edelim ama sözümüzü de söyleyelim dedik. Hiç LGBTİ filmi yoktu, biz aldığımız para ödülünün bir kısmını Boysan’la (Yakar) Metin’in (Akdemir) projesine verdik. Boysan o sene hayatını kaybettiği için devam edilemedi maalesef… Festival boyunca sansür meselesini sürekli gündeme getirdik, o yüzden orada olmamızın hâlâ arkasındayım bugün.

Bu arada 2014 ve 2015’te benim Forum’da da filmlerim vardı. Ama 2017’de sektörün bir boykot kararı olmamasına rağmen gitmemeyi tercih ettim. Şu andaysa festivale gidenleri kınamıyorum kesinlikle, benim de projem olsa kara kara düşünürdüm, nereden para bulacağım diye. Ama şu var: Bence o örgütlenme sağlanamazsa önümüzdeki seneden itibaren konu içeriğe de gelecek. LGBTİ filmleri, Kürt filmleri, yani onlara
göre “öteki”nin filmi olabilecek hiçbir şey, bakanlıktan olduğu gibi Film Forum’dan da destek alamayacak. Sektör çalışanlarına da “al sana şu kadar para, bilmem kime
film yaz” denecek. Ben de o sırada açsam o filmi yazmak zorunda kalacağım.

GK: Bence gelinen noktada hiçbir festivale başvurmamak daha geçerli ve etkili bir tavır olabilir. Ben bunu kendi çapımda yaptım ama bir deklarasyonla olay hâline getirmedim. O kararın başka alanlara da taşınması gerekiyor.

BG: Bu noktada Ulusal Yarışma’yı da tartışmaya katabiliriz belki. Antalya’da Ulusal Yarışma’nın iptal edilmesine karşı bir tepki olarak bir grup sinemacının geçen yıl İstanbul’da başlattığı ve bu yıl da devam eden Ulusal Yarışma, bir alternatif olarak heyecan yarattı. Diğer yandan aldığı eleştiriler de var. Siz nasıl bakıyorsunuz Ulusal Yarışma’ya?

ZD: Her şeye rağmen “başka türlü bir eleştirel alan yaratılabilir mi?” sorusunun cevabını arıyor bence Ulusal Yarışma.

YOK: Geçen sene Ulusal Yarışma’da filmi olan biri olarak söylüyorum, bence etkili oldu. Bizim sorunumuz filmlerimizi gösteremeyişimiz. Ulusal Yarışma sayesinde izleyiciyle buluştu Benim Varoş Hikâyem. Antalya’nın önemi de oydu. Antalya Film Festivali’de yabancı filmleri hiç kimse izlemiyordu, Ulusal Yarışma’da bütün salonlar doluyordu ve bu, sinemacıyı çok mutlu ediyordu. Biz orada insanlarla konuşuyorduk ve kendimizi iyi hissediyorduk, film yaptığımızın farkına varıyorduk. Gürcan, sen az önce “ben Türkiye’de filmlerimi festivallerde göstermek istemiyorum” dedin ya… Vizyona da sokmak istemiyorsun. Niye yapıyorsun o zaman filmi?

GK: Bu tabloya bakınca toptan bir protestonun ifade özgürlüğü anlamında daha net bir işlevi olacağını düşünüyorum. Bir yandan da benim yapmaya çalıştığım sinemanın global bir seyircisi olduğunu biliyorum. Türkiye’de bir büyük festival ana yarışmasına Meteorlar gibi deneysel bir filmi almayacak, yan bölümlere şutlayacaktır.

YOK: Bu başka birinin filmleri için geçerli olmayabilir ama.

FA: Yaşadığımız dağıtım problemleri nedeniyle de festivaller çok önemli hâle geliyor. Ulusal Yarışma bence de etkili o anlamda. Geçen sene “kendilerine ödül verdiler” diyenler oldu. Halbuki oradaki ödül meselesi tamamen mizahi bir şeydi.

NÖ: Bence festival olmanın yanında bir sanat projesi, bir sivil itaatsizlik girişimi gibi de görülebilir Ulusal Yarışma.

GK: Acaba oradan çıkıp bildiğimiz anlamda bir festivale doğru mu gitmeli?

NÖ: Yönetmeliği olan bir kurumsallığa dönüşmemeli gibi geliyor bana.

YOK: Tam tersi, böyle bir kurumsallaşmaya karşı duran bir boyutu var.

FA: Bu kadar etkili olmasının sebeplerinden biri de spekülatif bir şekilde başlamış olması. Kurumsallaştığı zaman o mizahi doğasını kaybeder bence Ulusal Yarışma.

BG: Peki bütün bu tabloya bakınca, geleceğe dair beklentileriniz ve öngörüleriniz neler?

GK: Ben meslek birliklerinden şunu bekliyorum: Devleti
şu festivallerdeki Eser İşletme Belgesi zorunluluğundan vazgeçirmeleri gerekiyor. Bu doğal olarak, sansür sisteminin işleyişini kesecek. Böylelikle en azından benimki gibi, Reyan Tuvi’ninki gibi festivallerde gösterilebilecek ama vizyona girmesi çok zor filmler kendine yer bulabilir. O olursa, bütün bu yapı kendiliğinden çözülecek gibi geliyor bana.

ZD: Bir taraftan da yeni sinema yasasına bakınca durum çok karanlık. İki yeni jüri üyesi ekleniyor kurula, birisi Aile Bakanlığı’ndan, birisi Eğitim Bakanlığı’ndan. Filmlerin bu ülkede nasıl bir konuma koyulmaya çalışıldığını gösteren bir karar bu.

GK: Sistem yapımcıları ve yönetmenleri Türkiye’nin dışında fon aramaya zorluyor aslında.

ZD: Şu masada oturan, film üreten insanlar olarak, Türkiye’den fon bularak film yapmamız çok zor. Devletle ilişkiye girmekten korkan özel yatırımcılardan kaynak sağlamamız da zor.

GK: O yüzden Antalya Film Forum’a başvurduğum için gördüğüm tepkiye alındım açıkçası. Tamam, oraya katılmayayım ama ne yapalım o zaman? Ben bu projeyi çöpe atayım, herkesin birbiriyle barışmasını mı bekleyeyim? Ya da bu belediye başkanı gitsin başka bir başkan gelsin diye mi bekleyeceğim?

NÖ: Forum’un yapılmasına karşı olan yok zaten. Ama bir sonraki aşamada Forum’a da sadece uluslararası projeler alınabilir mesela. Burada o gidişattaki keyfiyete bir dur deme çabası var. Bir de bu yıl şöyle bir fark oldu. Festivalle sektör arasında böyle bir diyalogsuzluk ve gerilim varken, bütün sektörün boykot ettiği bir festivalin basın toplantısında Sinema Genel Müdürü de taraf olarak oturdu. Devlet de bu tartışmada taraf oldu yani. Bundan sonra daha da kızışacak bence her şey. Devlet sektör ile festival arasında bir diyalog oluşsun diye zorluyor şu anda. Ama baskıcı bir yöntemle yapıyor bunu.

YOK: Ben “nasıl film yapacağız?” sorusuna dair bir şey söylemek istiyorum. Mesela bir film yapacağım, diyorlar ki “başrolde şu ünlü oyuncuyu oynatırsan para veririz”. Ama o zaman o film başka bir film olacak. O yüzden ben de çok daha düşük bütçelerle çekebileceğim senaryolar yazıp öyle filmler çekmeye çalışacağım.

ZD: Ben Ulusal Yarışma gibi katılaşmayan, başka şeyleri taklit etmeye yönelmeyen esnek modelleri önemsiyorum. Bizim film yapma pratiğimiz de böyle… Her film için farklı yöntemler bularak bir süre bu şekilde devam etmek gerekiyor.

NÖ: Bir de içeriğe dönmek gerekiyor. İçerik konuşması
yapılmamaya başlandı. Genelde “nasıl yaparız, nereden para buluruz”un ötesine geçilemiyor artık.

GK: Filmi nasıl yaptığımız üzerine kavga etmek yerine filmlerin kendileri üzerine tartışmaya geri dönmemiz gerekiyor. Bir de burada da söylenen bu “alanı terk etmemek” konusunu her şeye rağmen önemsiyorum. Yine de bakanlığa başvurmak, yine de o fondan talepte bulunmak gerekiyor.

ZD: Bir yandan da tüm şüpheciliğime rağmen mümkün olduğunca yüksek bir dayanışma hissi yaratmak gerektiğine inanıyorum.

FA: Bir çeşit emek dayanışması kurarak, film çekebilmeye devam etmenin yollarını yeniden konuşmak gerekiyor.

GK: Geçmişte Türkiye sinemasında çok olan bir şeymiş bu. “Sanat filmi” yapan sinemacılar ile ticari filmler yapanlar arasında bu dayanışma varmış. Birinin şirketi batıyormuş. Öbürü, gel ben sana bir senaryo yazayım da şu şirketi toplayalım vakaları çok oluyormuş. Keşke bu dayanışma ortamı geri gelse ve rövanş duygusundan kendimizi kurtarsak. O zaman filmler tematik ve biçim olarak da değişecektir, buna inanıyorum.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.