Şu An Okunan
Colette: Bir Kadının Özgürleşme Öyküsü

Colette: Bir Kadının Özgürleşme Öyküsü

Colette ilk dört romanı kocasının adıyla yayımlanan Fransız edebiyatçı Colette’in yazarlıkla ilişkisini, bir kadın yazar olarak var olmaya dair çetin mücadelesini anlatıyor.

Alper Yıldırım

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da kadınların tarihte ve edebiyatta işgal ettiği yeri tartışırken şöyle yazar: “Böylece çok garip ve karışık bir varlık çıkıyor ortaya. Hayal edildiğinde çok önemli; pratikte ise tamamıyla önemsiz. Şiir kitaplarını baştan sona istila etmiş, tarihte ise adı geçmiyor.” Woolf’un bu tespiti yaptığı çağda bir kadının yazar olarak var olabilmesi çetin bir sürece işaret ediyordu. Bugün ise, zamanında kitaplarını erkek isimleri kullanarak yayımlamak zorunda kalmış pek çok kadın yazarın adına aşinayız. Colette’te, bu yazarlardan birinin, Fransız edebiyatına meşhur Claudine karakterini armağan etmiş olan Sidonie-Gabrielle Colette’in yaşam öyküsünü izliyoruz.

Filmin başında, Fransa’nın taşrasında yaşamakta olan Gabrielle’in Parisli yazar Willy ile evlenme sürecine tanıklık ediyoruz. Köy yaşamına alışkın Gabrielle, kendini bir anda Belle Époque döneminin Paris’inde, salon hayatının ortasında buluveriyor. Ancak eşi Willy’nin şatafatlı bir hayat sürme isteği ve işlerinin yolunda gitmemesiyle maddi sıkıntılar baş gösteriyor. Willy, halihazırda birçok hayalet yazarın (ghost writer) çalışmalarını kendi adıyla yayımlıyor ve maddi sıkıntıları aşabilmek için daha fazla üretime ihtiyaç duyuyor. İşte bu noktada Gabrielle’den de hayalet yazarlık yapmasını istiyor. Gabrielle’in yazdığı ‘Claudine’ adlı roman Willy’nin adıyla yayımlanıyor ve kitap Fransa çapında sükse yapıp Willy’nin şöhretini de servetini de artırıyor. Ancak Gabrielle için –kitabı yazarken kendine seçtiği adla Colette için– asıl mücadele bu noktadan sonra başlıyor. Yazarlıktaki başarısına rağmen bu kadar görünmez olması, ona erkek egemen sistem içindeki hapsolmuşluğunu fark ettiriyor ve bu noktada Colette için özgürleşme mücadelesi başlıyor.

Colette’in ataerkil düzen içindeki çaresizliği, aslında roman yazmaya başlamasından çok önceye, evlenip Paris’e yerleştiği ilk zamanlara dayanıyor. Henüz evliliklerinin başındayken Willy’nin onu aldattığını öğrenen Colette, şu yönde bir savunmayla karşılaşıyor: Erkekler cinsel dürtülerine karşı zayıftırlar. Willy’nin söyledikleri, erkeğin aldatmasının nasıl meşrulaştırıldığının da altını çiziyor. Colette’in kuşatılmışlığı bununla da sınırlı kalmıyor. Aldatıldığını fark ettikten sonra köye, ailesinin yanına dönüyor ve annesi ona evliliğindeki sıkıntıları sorduğunda gerçeği söyleyemiyor. Olan biteni ailesiyle veya başka kimseyle paylaşamamasının arkasındaki sebebin, o dönemde erkeğin tahakküm alanı olarak aile kurumuna atfedilen kutsallık olduğunu öne sürebiliriz.

Yine de Colette’in esas kuşatılmışlık hissi ve özgürlük mücadelesi yazarlığa adımını atmasıyla gerçekleşiyor. Willy, ‘Claudine’ romanının kendi adıyla yayımlanmasının getirdiği şöhret ve paradan memnun, Colette’i ikinci bir roman yazmaya zorluyor. Colette ne zaman yazmayı reddedecek olsa, Willy şiddetli çıkışlar yapıyor. Söz gelimi ikinci romanı yazmayı reddettiği zaman onu bir odaya kilitliyor. Colette’in üzerindeki tahakküm, artık fiziksel bir biçim alıyor.

Şöhret, para ve gücün ortasında Willy’nin zehirli erkekliğinin de gitgide kuvvetlendiğine şahit oluyoruz. Bu durum beraberinde öfkeyi ve korkuyu da getiriyor. Willy, Colette kitapları kendisinin yazdığını söylemeyi henüz düşünmediği dönemde bile, karısının gerçeği ifşa edeceğinden şüpheleniyor ve ona öfkeyle bağırıyor. Onun gözünde Colette, erkekliğini besleyen güç unsurlarına yönelik bir tehdit. Willy’nin zihniyetinin bir başka yansımasını Colette ‘Claudine’i ilk yazdığında görüyoruz. Willy her ne kadar kendisi teklif etmiş olsa da, eşinin yazdıklarına ilk başta burun kıvırıyor. Çünkü Willy’ye göre ‘Claudine’, içinde entrikalar olmayan, kadınsı bir betimleyici öykü ve entrika olmaksızın da sürükleyicilik olmaz. Aslında Willy bir öyküyü güçlü kılanın güç ilişkilerini odağına alan entrikalar olduğuna inanırken, bir kadının entrikalar bulunmayan bir betimleyici öykü yazması da onu şaşırtmamış oluyor. Böylece entrikalı sürükleyici öykü ve betimleyici öykü ikiliği üzerinden, yazarlık alanındaki toplumsal cinsiyet rolleri Willy’nin gözünde yeniden üretilmiş oluyor.

Zamanla üzerindeki baskıdan daha fazla bunalan Colette’in yazarlığını özgürleştirmesine, kendini ve cinselliğini özgürleştirmesi, kendini var etmesi eşlik ediyor. Bir yandan kendi yaratımlarını sahiplenmeye başlarken, öte yandan baskıcı eşi Willy’den boşanıp farklı cinsel yönelimlerini tecrübe etmeye başlıyor. Dönem özelliklerini güçlü mizansenler kullanarak başarıyla yansıtan yönetmen, filmi yalnızca bir yazarın yaşam öyküsü olarak değil, daha çok bir kadının özgürleşme öyküsü olarak kurguluyor. Yazarlık macerasının henüz başındayken “Dünyada iz bırakmak zorunda değilim” diyen Colette, filmin sonunda kendini var etmiş ve dünyaya iz bırakmış bir kadın olarak karşımıza çıkıyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.