Şu An Okunan
Dovlatov: Soğuk Leningrad Kışı

Dovlatov: Soğuk Leningrad Kışı

Dovlatov Sovyetler Birliği döneminin muhalif yazarlarından Sergey Dovlatov’un öyküsüne odaklanan biyografik bir film. Aleksey German’ın kasvetli filminin, Sovyetler’den çok bugünün Rusya’sına dair bir söz söylediğini düşünmek mümkün.


Bu yazı, Altyazı’nın Temmuz-Ağustos 2018 tarihli 185. sayısında yayımlanmıştır.


Özgür Yaren

1971 yılının kışı, Leningradlı muhalif entelijensiya için fazlasıyla soğuk ve kasvetlidir. Artık 60’ların ılımlı havası ve göreli özgürlüğü geride kalmıştır. Prestijli edebiyat dergilerinin, onların taşralı muadillerinin, hattâ sendika gazetelerinin ve fabrika bültenlerinin bile sayfaları muhalif yazarlara kapanmıştır. İsimlerini yıllar sonra Batılı edebiyat çevrelerinin coşkulu övgülerinden, New Yorker dergisinde yayımlanan hikâyelerinden ve Nobel edebiyat ödüllerinden duyacağımız yazarlar, kışın beyaz sisinde üstlerine bol gelen paltolarla içleri titreyerek dolaşırlar. Başka her yerde sistematik
bir biçimde yok sayıldıkları, tanınmadıkları için ucuz içki, sigara dumanı ve hafif caz melodilerinden başka bir lüksün olmadığı ev partilerinde bir araya gelerek varoluş mücadelesi verirler. Zayıf olanları bu nafile mücadeleyi trajik bir biçimde kaybeder. Dışarının geçit vermez ayazında bulabildikleri tek iş, henüz sadece arkadaşları arasında takdir edilen büyük yetenekleriyle kıyaslandığında kendilerine aşağılayıcı gelen bayağı tanıtım ya da propaganda yazıları yazmaktır.

Çivisi çıkmış Sovyetler’de, yetenekli olduğu hâlde muhalif ya da yarı Yahudi olduğu için kabul görmediğini düşünen bir yazara göre bu durum Gulaglar’da (bütün dünyanın Soljenitsin’den öğrendiği bir sözcük) bir lager’de (bütün dünyanın Nazilerden öğrendiği bir sözcük) çalışmaya zorlanmak kadar kahredici bir durumdur. Her birinin birer edebî başyapıt olduğu daha sonra ortaya çıkacak olan politik taşlamalarını yayımlamalarına izin vermeyen editörlerin bir de budalaca konularda yazı siparişi vermeleri genç yazarların onurlarını kırar. İstediği yazıları yayımlatamazken “sosyalist insanın başarıları”, “devrimin yıldönümü” ya da “fabrika işçilerinin kalpleri ısıtan öyküleri” gibi ısmarlama konuları yazmayı içine sindiremeyen Sergey Dovlatov, Rusya’ya özgü olduğunu düşündüğü bir yazar bunalımı karşısında çaresiz kalır. Aleksey German’ın biyografik filmi, muhalif Rus yazar Dovlatov’un hayatından altı günü anlatırken, eskimeyecek bir temayı, Sovyetler’de muhalif bir yazar olmanın zorluklarını işliyor.

Özgürlük Sorunu
Tanınma krizi yaşayan genç bir yazar olarak Dovlatov yer yer Ahlat Ağacı’nın (2008) yazar heveslisi Sinan’ıyla benzeşiyor. Kitabını yayımlatmak için aşındırdığı kapılardan, destek yerine anlamsız, hattâ absürd öğütler alıyor o da. Kendisini yazar sendikasına tavsiye etmesini umduğu nüfuzlu kişi ona, “bir yazar büyük, çağını aşan konulara odaklanmalı” diye öğüt verip, birlikte bir Yunan destanı yazıp Latinceye çevirmeyi öneriyor. Ancak kaşları özenle inceltilmiş, cüssesi yerinde yakışıklı oyuncu Milan Marić’in canlandırdığı Dovlatov ile ‘ahlat ağacı’na benzetilen Sinan’ın talihsiz ortaklığı, politik bağlam açısından bakınca ortadan kalkıyor. Dovlatov, yazılarını yayımlatamamayı, pozitif tonlu bir yazı siparişi almayı ya da nüfuzlu kişilerce belli konularda yazmaya telkin edilmeyi salt totaliter rejimlere özgü bir özgürlük sorunu olarak görüyor.

Edebî modalar, düşünsel paradigmalar ya da beğenimizi belirleyen çevreler, siyasi rejimlerin kimliğinden bağımsız olarak totaliter ya da yasaklayıcı olabilirler. Oysa Dovlatov kaçınılmaz olarak, yasaklayıcı anayurdun karşısına uzaklardaki ‘sınırsız özgürlükler diyarı’nı koyuyor. Böylece ifade özgürlüğü ve sansür meselesi, okurlar ve edebî çevrelerce tanınmayı ve onanmayı bekleyen sanatçı egosuyla iç içe geçiyor. Sınırın bu tarafında Seryoşa (Sergeycik), yazarlığı kabul görmeyen, işsiz güçsüz, kızına istediği oyuncak bebeği bile alamayan babayken, sınırın öte yanında ismi sokaklara verilen hiciv ustası Sergey Dovlatov’dur. Onunla aynı sokaklarda titreyerek gezen ve şiirlerini uluorta okumaktan imtina eden Brodski, sınırın öte yanına geçtiğinde Nobel ödüllü şair Brodsky olur. Onun ve arkadaşlarının kişisel tarihlerindeki bu çarpıcı karşıtlık Soğuk Savaş yıllarının iki kutuplu dünyasıyla ve karşılıklı propaganda ihtiyacıyla anlaşılabilir. Nihayetinde Dovlatov propaganda yazıları yazmayı reddederek ülkesini terk eder ve Birleşik Devletler’e göçerek orada rafine propaganda yazıları olarak iş gören hikâyeler yazmaya devam eder.

Şiiri Ciddiye Almak
1971’de, o zamanki adıyla Leningrad’da geçen Dovlatov, dönemin atmosferini alabildiğine kasvetli ve boğucu
bir biçimde perdeye taşıyan bir film. Sovyet Rusya’sının sefaleti sadece totaliter bir baskı rejimi olmasında değil tahammülü zor bir yoksunluktan başka bir şey sunamayışındadır. Batı’dan gelen gündelik eşyalar, kot pantolonlar, kara borsada kapış kapış gider. Sanatçılar, Batı’dan gelen dostları karşısında büyük bir ezinti duyarlar. Günther Grass’ı, hemşerileri sayılabilecek ressam Rothko’yu bilmezler, Paris’e hiç gidemeyecek olduklarına hayıflanırlar. Leningradlılar sıkış tepiş, daracık evleri paylaşırlar. Yemek masasının üzerinde çoğu zaman sadece konserve kutuları vardır ve geçmişin mirası, büyük Rus kültürü ancak gülünç müsamerelere malzeme olabilir. Puşkin, Gogol ve Dostoyevski, bu dünyada ancak fabrika işçilerinin müsamere kostümleri biçiminde var olabilirler.

Yine de yönetmen German, Dovlatov filminin tek derdinin tarih olmuş Sovyetler Birliği ya da anti-komünizm olmadığını sezdiriyor. Yazarlar yitirdiklerine dertlenirken “Rus kültürü yok oldu. Bu ülkede hakikat ile kurmaca birbirine karıştı” dediklerinde, birden bu sözlerin çok güncel, aydın karşıtlığının, kültürel bayağılığın ve hakikat sonrasının damgasını vurduğu günlere has bir şikayet olduğunu fark ediyorsunuz. Parkta el altından satılan kitaplar arasında sözgelimi Soljenitsin’in, Mandelştam’ın değil de Nabokov’un en tehlikeli yazar sayılması da yine günümüze ilişkin bir gönderme gibi duruyor. Nihayetinde Sovyetler’de çok bilinmeyen Nabokov’un yabancı (çoğu romanı İngilizce), elitist (entelektüel) bir sapık (Lolita’nın yazarı olduğuna göre pedofil, ayrıca homoseksüel) ve liberal bir yazar olarak nefret nesnesi hâline gelmesi, oyunlarının saldırıya uğraması ve kitaplarının mağazalardan toplatılması 1970’lerin değil bugünkü Rusya’nın işi. Bu ayrıntılara bakınca yönetmenin Sovyetler geçmişini zülfü yâre dokunmadan bugünün Rusya’sını eleştirmek için kullandığı seziliyor. Öte yandan Sovyetler Birliği ile otokrat Putin’in Rusya’sı arasındaki devamlılık, diktatör komedileriyle bu filmi tuhaf bir biçimde birbirlerine yaklaştırıyor.

Sergey Dovlatov’un hayatından kısa bir kesit sunan film, soğuk, solgun bir atmosferde kayıp giden kamerasıyla yazarlardan, şairlerden ve ressamlardan oluşan uzun bir resmi geçit sunuyor. Sayısız ünlü karakterin göründüğü Paris’te Gece Yarısı’nı (Midnight in Paris, 2011) andıran bu uzun listede yer alan isimlerin kimileri duman altı ev partilerinde boy gösteriyor, kimileri bir kostüme dönüşmüş hâlde karşımızda duruyor. Kimileri dost sohbetlerinde ya da hurdaya çıkarılmış kâğıtlar üzerinde, hikâyelerinin başlığında, kimileri (Maleviç ve Kandinski) bir eşek şakası içinde kameo olarak görünüyorlar. Rus edebiyatıyla ilgili bilginin büyük ölçüde 19. yüzyıl yazarları ve birkaç devrimci romancıyla sınırlı olan ülkemizde (ve anlaşılan genel olarak Rusya dışında) Dovlatov pek tanınan bir yazar sayılmaz. Buna rağmen film bir biyografiden çok tarihsel dönem betimlemesi niyetiyle izlenebilir ya da içinden günümüze ilişkin dersler çıkarılabilir.

Rus şair Mandelştam, bir keresinde “Şiir sadece Rusya’da ciddiye alınır. Burada şiir yüzünden adam bile öldürülür. Şiirin cinayet sebebi olduğu başka bir yer
var mıdır?” diye safça sorar. Bu soruyu sınamak için Mandelştam’ın politik taşlaması ‘Stalin Epigramı’nı, sadece başlıktaki ismi değiştirerek başka otokratlara uyarlayabilirsiniz. Dovlatov, sinemadan çıktığınızda mevsimin kış olmadığına sevindirecek bir film. Beri yandan, şiirin sahici ya da simgesel cinayet sebebi olabileceği yerlerin çoğalması insanı her mevsim endişelendirebilir.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.