Şu An Okunan
Hayvan Mezarlığı: Geri Gelen

Hayvan Mezarlığı: Geri Gelen

Stephen King’in aynı adlı romanının yeni sinema uyarlaması Hayvan Mezarlığı, romanın ve orijinal filmin karanlık havasını perdeye yansıtmayı başaramıyor.

‘Carrie’den başlayarak 80’lerde ve 90’larda peş peşe sinemaya aktarılan Stephen King romanları, Hollywood için hiç tükenmeyen bir altın madeni gibi. Gün geçmiyor ki önceden filme veya diziye uyarlanmış bir Stephen King eseri yeniden çevrimiyle beyazperdede boy göstermesin. Carrie: Günah Tohumu (Carrie, 2013) ve O’dan (It, 2017) sonra bu kervana Hayvan Mezarlığı (Pet Sematary, 2019) da katıldı. Malum, King’in eserlerinden uyarlanan bir yığın film içinde başarılı olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Zamanla kült statüsü kazanan 1989 tarihli Hayvan Mezarlığı bu az sayıdaki başarılı uyarlamadan biri. Ne var ki orijinal filmden otuz yıl sonra vizyona giren yeniden çevrimi için aynı şeyi söylemek güç. Halbuki filmin yönetmen koltuğunda oturan Kevin Kölsch ve Dennis Widmyer ikilisinin, Hollywood yıldızı olmak uğruna ruhunu şeytana satan genç bir kadının geçirdiği dehşetengiz dönüşümü anlatan ikinci uzun metrajı Şeytanın Gözleri (Starry Eyes, 2014), beylik formüllere sıkışıp kalmayan, kalburüstü bir korku filmiydi. Gelgelelim Hayvan Mezarlığı, önceki uyarlamaya kıyasla sönük kalan, klişelerle dolu, vasat bir korku filminin ötesine geçemiyor. Hem de izleyiciyi ters köşeye yatırmak için hikâyede yaptıkları tüm değişikliklere rağmen. Filmi etkisiz kılan, devamlı izleyicinin beklentisini boşa çıkarıp eski filmden farkını ortaya koymaya çalışması, yani bir yeniden çevrim olduğunun fazlasıyla bilincinde olması. Hayvan maskeleri takan çocuk kafilesinin ölü bir köpeği gömmek için düzenledikleri cenaze töreni gibi bazı ilgi çekici sahneler de son tahlilde filmi vasatlıktan kurtarmıyor.

Filmdeki ana unsurlar aynı olmasına aynı: Tırların vızır vızır geçtiği bir karayolunun dibindeki kır evine taşınan iki çocuklu aile, dile getirilmesi yasak bir sırra vakıf ihtiyar komşu, yöredeki çocukların evcil hayvanlarını gömdükleri hayvan mezarlığı ve onun ötesinde uzanan “ölülerin yürüdüğü” uğursuz topraklar… Bu sefer ölüleri diriltme gücüne sahip lanetli Kızılderili mezarlığı hakkında daha fazla bilgi ediniyoruz: Buraya gömülen ölüleri dirilten şeytani güç, King’in romanında da bahsi geçen Wendigo adlı mitolojik canavar. Gotik edebiyat klasiği ‘The Wendigo’ öyküsünün yazarı Algernon Blackwood’dan Stephen King’e, birçok Batılı yazara ilham veren bu canavar, Amerikan yerlilerinin inanışına göre insanların ruhlarını ele geçirip onları yamyama dönüştürüyor. İşte mezardan kalkan ölüler bu yüzden saldırganlaşıyor filmde.

Kubrick’in Cinnet’ini (The Shining, 1980) anımsatırcasına, ormanlarla kaplı bir arazinin kuşbakışı çekimleriyle açılan Hayvan Mezarlığı’nın başında kamera, bir evin önünde duran, kapısı açık, terk edilmiş bir arabaya odaklanıyor. Arabanın içi, dışı, her yer kan içinde. Çok geçmeden bu sahnenin, filmin sonunu açık eden bir flash forward (ileriye sıçrama) olduğunu anlıyoruz. Oysa 1989 tarihli film, halka şeklinde dizilmiş minik mezar taşlarıyla dolu, sislere gömülmüş hayvan mezarlığının görüntüsüyle açılır. Bu görüntüye geçmişte oraya evcil hayvanlarını gömen çocukların üst sesleri eşlik eder. Sadece açılış sekansları bile iki filmin tonu arasındaki farkı göstermeye yetiyor: 1989 tarihli film en başından itibaren tekinsiz ve ürpertici bir atmosfer yaratmaya odaklanırken yeni uyarlama daha fazla kan revan içeren bir korku deneyimi vaat ediyor. Ne var ki bu vaadini gerçekleştirmeyi başaramıyor.

Edebiyat ve sinema tarihine damga vuran korku yapıtları üzerine görüşlerini dile getirdiği kitabı ‘Ölüm Dansı’nda (Danse Macabre) Stephen King, çocukken sokakta gördüğü ölü bir kedinin, hayatında ilk kez ölümü yakından gözlemlemesine vesile olduğunu anlatır. Tevekkeli değil Hayvan Mezarlığı’nda da her şey bir kedinin ölümüyle başlıyor. Sekiz yaşındaki Ellie’nin çok sevdiği kedisi ölünce ihtiyar komşu Jud, kediyi gömmesi için baba Louis’i lanetli Kızılderili mezarlığına götürüyor. Trajedi gelip çattığında ölen çocuğunu hayata döndürmek amacıyla o lanetli mezarlığa gömdüğü için Louis’i kim suçlayabilir? Fakat King’in romanında adı geçen W.W. Jacobs’ın birçok kez sinemaya aktarılan öyküsü ‘Maymun Pençesi’nde (The Monkey’s Paw) olduğu gibi, ölen çocuk mezardan geri döndüğünde artık aynı kişi olmayacak ve acılı baba bu sefer de onu mezara geri göndermek isteyecek. Neticede Jud’in dediği gibi “bazen ölüm daha iyidir.”

İlk başlarda romanın olay akışını takip eden film, bir yerden sonra bambaşka bir istikamete sapıyor. Yeni uyarlamada Ellie’nin daha ön planda olduğunu görüyoruz. Hayvan mezarlığını ilk keşfeden, Jud’la ilk ahbaplık kuran o. Üstelik ölüp mezardan kalkan küçük kardeşi Gage’in yerini de bu sefer Ellie alıyor. Yönetmenlerin dediğine bakılırsa bu değişikliğin nedeni, eli bıçaklı üç yaşındaki bir çocuğun Çocuk Oyunu’ndaki (Child’s Play, 1988) katil oyuncak bebek Chucky’yi anımsatan, artık bayatlamış, inandırıcılıktan uzak bir korku trüğü olması. Ama zombiye dönüşen kız çocuğu da pek öyle ender rastlanan bir figür sayılmaz, hattâ Yaşayan Ölülerin Gecesi’nden (Night of the Living Dead, 1968) başlayarak birçok zombi filminde karşımıza çıkar. Ellie geri döndüğünde en çok annesi Rachel’a kin kusuyor. “O yolda ölmeme izin verdin” diye suçluyor onu. Çocukluğundan beri sakat ablası Zelda’nın ölümünden kendisini mesul tutan, bu yüzden hep suçluluk duyan Rachel, mezardan çıkıp gelen kızını karşısında görünce dehşete kapılıyor. Öyle ya Freud’a göre ölülerin geri dönmesinden en çok korkanlar onların en yakınlarıdır daima, çünkü ölene ödenecek bir borçları, verecek bir hesapları vardır mutlaka.

Filmin sonunda ipleri eline alıp olayların gelişimini belirleyen Ellie oluyor. Oysa 1989 tarihli filmin merkezinde Ellie değil, tıpkı romanda olduğu gibi Louis vardı. Yaşamla ölüm arasındaki asla aşılmaması gereken sınırı ihlal edip Tanrı rolüne soyunan Dr. Frankenstein’ı andıran Louis (Louis’in de doktor olması tesadüf olmasa gerek), hem romanın hem de önceki filmin trajik kahramanıydı. Ancak yeni uyarlamada ailesini korumaya çalışırken tam tersine onları felakete sürükleyecek adımlar atan babanın trajedisi yeterince vurgulanmıyor. ‘Ölüm Dansı’nda Stephen King, korku yapıtlarının bizi ölüme daha yakından bakmaya davet ettiğini söyler. King’in ‘Hayvan Mezarlığı’ da her şeyden önce ölüm üzerine, daha doğrusu sevdiğinin ölümünü kabullenememe, onu kaybetmenin yol açtığı dayanılmaz acı, yas ve melankoli üzerine bir roman. İşte bu yüzden ‘Hayvan Mezarlığı’ King’in en karanlık romanı sayılır. Gelgelelim Kölsch ve Widmyer imzalı Hayvan Mezarlığı, romanın o karanlık havasını etkili bir şekilde yansıtamıyor. Hele korku-komedi türündeki bir filme yakışacak o sürpriz final de cabası. İşin tuhafı Stephen King’in filmi tek kelimeyle muhteşem bulduğunu söylemesi. Velhasıl tüm zamanların en beğenilen korku filmlerinden Cinnet’i romana sadık kalmadığı için yerden yere vuran King’in, değerlendirmesinde yine yanıldığını söyleyebiliriz.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.