Şu An Okunan
42. Vancouver Film Festivali İzlenimleri

42. Vancouver Film Festivali İzlenimleri

Kuzey Amerika’nın önemli festivallerinden Vancouver Film Festivali bu yıl 42. kez düzenlendi. Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan imzalı Kuru Otlar Üstüne ve Melisa Önel’in yönettiği Aniden‘in de yer aldığı festivalde, Kanada sineması ve Asya ülkelerinden gelen filmler öne çıkıyordu. Festival seçkisindeki filmlere dair kısa kısa…

Kuzey Amerika’da tüm hızıyla süren sonbahar festivalleri sezonunda Toronto, Telluride, New York gibi ünlü etkinliklerin yanında bu yıl 42. kez düzenlenen Vancouver Uluslararası Film Festivali’nin kendine özgü bir yeri var. Hem Kanada yapımlarına ve özellikle Uzak Doğu sinemasına programda geniş yer ayrılması, hem de ilk gösterimi Cannes, Venedik ya da Berlin’de yapılan kimi önemli filmlerin Kuzey Amerika prömiyerleri için Vancouver’a konuk olması, son derece zengin bir seçkinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Üstelik Vancouver Film Festivali, her yıl programına Türkiye sinemasından en az bir örneği dahil etmesi açısından da ilgiye değer. Bu yıl için de benzer şeyler söylemek mümkün; bir yandan festival sezonunun en iddialı filmleri (Altın Palmiye ödüllü Bir Düşüşün Anatomisi (Anatomie d’une chute), yakın tarihlerde Filmekimi’nde de gösterilen The Zone of Interest, Sofia Coppola’nın yönettiği Priscilla, Aki Kaurismäki imzalı Sararmış Yapranklar (Kuolleet lehdet) gibi yapımlar), diğer yandan da keşfedilmeyi bekleyen daha küçük ölçekli filmler Vancouver izleyicisiyle buluştu. Yine hem Kanada sinemasının hem de Asya ülkelerinden gelen filmlerin ön plana çıktığı seçkide iki Türkiye yapımı birden (Nuri Bilge Ceylan’ın Amerika’daki neredeyse bütün önemli festivallere davet edilen ve Vancouver gösterimleri de büyük ilgi gören yeni filmi Kuru Otlar Üstüne ve festivale konuk olup izleyici sorularını da yanıtlayan Melisa Önel’in yönettiği Aniden) bulunuyordu.

Usta Yönetmenler 

Kanada sinemasının bu seneki en yüksek profilli ve ilgi çekici örneklerinden biri usta yönetmen Atom Egoyan’ı yeniden Amanda Seyfried ile bir araya getiren Seven Veils kuşkusuz. Burada bir parantez açıp filmin Vancouver’daki galasının şehrin en önemli tiyatro ve konser salonlarından birinde gerçekleştirildiğini belirtmek gerek, zira Seven Veils adını Richard Strauss’un Salome operasının merkezindeki ünlü dans bölümünden alıyor. Oscar Wilde’ın tartışmalı bir eserinden operaya uyarlanan ve zamanında hayli sansasyon yaratan Salome, Atom Egoyan tarafından da birkaç kez Kanada Opera Topluluğu için sahnelenmiş. Hatta Egoyan en son Salome yorumunu daha geçen yıl hazırlamış ve 2023 başında sahneye koymuş. Seven Veils; mentoru tarafından Salome’nin yeni bir versiyonunu sahnelemekle görevlendirilen genç opera yönetmeni Jeanine’in öyküsünü anlatırken, Egoyan’ın aynı eseri gerçek hayatta sahnelerken yaşadıklarından da esinlenen çok boyutlu bir meta-film. Salome’nin olay örgüsü Jeanine’in çocukluğunda yaşadığı bazı travmatik deneyimleri yeniden hatırlamasına sebep oluyor. Sahne arkasında yaşanan bir taciz olayı ve Jeanine’in yaptığı değişikliklere sürekli müdahale eden opera yönetimi de durumu daha karmaşık hale getiriyor. Egoyan tüm bu katmanlardan büyük keyifle izlenen, izleyiciyi tedirgin ederken mizahı elden bırakmayan, stilize bir yapboz inşa ediyor. Kimi izleyicilerin Seven Veils’i abartılı ya da bir nebze dağınık bulması mümkün, ama Egoyan sinemasına aşina izleyiciler için filmin doğrusal olmayan akışı ve Salome operasını güncelleme biçimi son derece ilgi çekici. Bir yanda Jeanine’in genç bir kadın olarak zengin yaşlı erkeklerin kontrolündeki opera dünyasında kendini kabul ettirme mücadelesi, diğer yanda her şeyin medya süzgecinden geçirildiği ve teknoloji aracılığıyla yeniden yorumlandığı modern yaşamın çarpıcı bir eleştirisi var. Egoyan film boyunca sosyal medya vloglarını, tabletle ya da telefonla çekilmiş görüntüleri, VHS döneminden kalma kayıtları, amatör kamerayla çekilmiş ev videolarını başarıyla harmanlıyor. Seven Veils hafıza, aile içi travma, değişen medya teknolojileri gibi daha önceki Egoyan filmlerinden bildiğimiz temaları tam da operaya yaraşır görkemli bir üslupla yeniden ele alıyor.

Seven Veils

Vancouver izleyicisi üç usta Japon yönetmenin yeni filmlerine büyük ilgi gösterdi. Programda Hirokazu Koreeda’nın Cannes’dan ödüllü son filmi Canavar (Kaibutsu) ve Ryusuke Hamaguchi’ye Venedik’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazandıran Kötülük Diye Bir Şey Yok (Aku Wa Sonzai Shinai) da yer alıyordu, ama en çok merak edilen Japon filminin Hayao Miyazaki’nin on yıl sonra sinemaya dönüşünü müjdeleyen Çocuk ve Balıkçıl (Kimitachi Wa Do İkiru Ka) olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Miyazaki’den bekleyeceğimiz gibi engin bir hayal gücü ve zarif bir animasyon stilinin birleşiminden ortaya çıkan Çocuk ve Balıkçıl bana kalırsa yönetmenin en iyi filmlerinden biri değil, ama çıtanın çok yükseklerde olduğu da açık. İkinci Dünya Savaşı döneminde geçen film, Tokyo’daki bir hastane yangınında annesini kaybeden ve babasıyla birlikte annesine çok benzeyen teyzesinin yaşadığı kasabaya taşınan Mahito isimli bir çocuğu takip ediyor. Miyazaki ilk bölümlerde Mahito’nun yaşadığı travmayı ve kaybın süregelen acısını betimlemekte çok başarılı. Yeni evlerinin yakınlarındaki gizemli bir kaleyi bir türlü peşini bırakmayan tuhaf bir balıkçıl kuşu vasıtasıyla keşfeden Mahito, kendini alternatif bir dünyanın eşiğinde buluyor. Bu noktadan sonrasını özetlemek hayli zor; her yeni kapı yeni bir boyuta açılıyor, gerçek üstü sürprizler birbirini izliyor, warawara isimli sevimli yaratıklardan aslında insan olduğu anlaşılan esrarengiz balıkçıl kuşuna pek çok sıra dışı varlığın yolu Mahito ile kesişiyor. Bir yandan tüm bu yeni dünyanın (ve dünya içindeki dünyaların) büyük bir yaratıcılıkla ve özenle tasarlanması hayranlık uyandırıcı. Diğer yandan, bir noktadan sonra film Mahito’nun geride bıraktığı gerçeklikle bağını fazlasıyla yitirip yorucu bir sırlar ve gizemli evrenler silsilesine dönüşüyor. Bu nedenle de büyüme çağında derin bir kayıpla yüzleşmek zorunda kalan ana karakterinin öyküsünü daha önceki Miyazaki filmleri kadar güçlü bir duygusal etki yaratarak anlatamıyor. Belki bunda Çocuk ve Balıkçıl’ın daha önceki bütün Miyazaki filmlerinden parçalar içeren bir kariyer özeti niteliği taşımasının ve Ruhların Kaçışı’ndan (Sen to Chihiro no kamikakushi, 2001) Komşum Totoro’ya (Tonari no Totoro, 1988) sayısız başyapıtla ister istemez kıyaslanmasının da etkisi var. Yine de öykünün fazla dolambaçlı hale geldiği bölümlerde bile nefes kesici görsellerin izleyiciyi adeta büyülediğini ve filmin Miyazaki’nin favori temasını (kayıplar ve çatışmalarla dolu bir dünyada kendilerini bulmaya ve yaşamlarına yön vermeye çalışan genç insanların olgunlaşma yolculuğu) başarıyla yeniden perdeye taşıdığını söyleyebiliriz.

Çocuk ve Balıkçıl

Yeni filmiyle Vancouver’a konuk olan bir diğer usta isim 2021 yılında Altın Ayı kazanan Romanyalı yönetmen Radu Jude idi. Jude politik açıdan sözünü sakınmayan ve oyuncaklı anlatı yapıları kurmayı seven bir sanatçı. Bu özellikler, yönetmenin Locarno’dan ödüllü son filmi Do Not Expect Too Much From the End of the World için de fazlasıyla geçerli. Neredeyse üç saatlik bu film, elle karton üzerine yazılmış başlıklarla iki parçaya bölünüyor. Filmin ilk kısmı, Bükreş’te bir film prodüksiyon firmasında asistan olarak çalışan ve Avusturya kökenli bir firmanın ‘fabrikada iş güvenliği’ konulu videosu için kaza geçirmiş işçilerle röportaj yapan Angela isimli bir kadını takip ediyor. Siyah-beyaz çekilen ve çoğunluğu bir araba içinde geçen bu bölüm, insani değerleri yok sayan şirket kültürüne, herkesin birbirini ezmeye çalıştığı iş dünyasına, sosyal medyanın her şeyi birkaç dakikada unutulacak bir videoya indirgeyerek insanı duyarsızlaştırmasına, bu sistemde etkileşim almanın her türlü etik sorundan daha değerli hale gelişine dair gözlemlerle dolu. Andrew Tate’ten Volodymr Zelenskyy’ye sayısız ünlü isim hakkında espriler içeren Do Not Expect Too Much From the End of the World, izleyiciyi sık sık güldüren kapkaranlık bir komedi. Daha gülerken kendinizi suçlu hissetmenize sebep olan ya da kimi izleyicilerin güldüğü sahnelerde başka izleyicileri ağlatabilecek bir mizah anlayışı var filmin. Üstelik Jude eski filmlerden parçaları da yaratıcı biçimde kullanarak Angela’nın öyküsünü tuhaf bir kurgu harikasına da çeviriyor. Zira ilk bölümde Angela’yı takip eden sahneler, 1981 yapımı Angela Moves On isimli, kadın bir taksi şoförü hakkındaki filmden parçalar ile bir arada sunuluyor. Jude bu filmler arası diyaloğu tekrarlanan bölümler, slow motion efektleri, karakterlerin adeta birbirine yanıt verdiği oyunbaz kurgu tercihleri ile perdeye taşıyor. Filmin son kırk dakikasını oluşturan ikinci kısım ise statik bir kamerayla çekilmiş kesintisiz bir uzun planda pek çok karakteri yeniden bir araya getiriyor. Do Not Expect Too Much From the End of the World sadece Jude’nin çekebileceği tarzda dahiyane, çıldırtıcı, enerjik, dağınık, komik ve trajik bir günümüz portresi. Bu yorucu ama hayranlık uyandırıcı film, pandemiden Ukrayna’daki savaşa pek çok güncel konuyu beklenmedik şekilde bir araya getirerek çağımızın eksiksizce nabzını tutuyor.

They Shot the Piano Player

Javier Mariscal ve Fernando Trueba’nın birlikte yönettikleri They Shot the Piano Player, animasyon formatında çekilmiş önemli bir belgesel. Trueba özellikle Oscar ödüllü Belle Epoque (1992) filmi ile tanınan bir isim olsa da They Shot the Piano Player yönetmenin ilk animasyon denemesi değil. Trueba ve Mariscal 2010 yılında da Chico and Rita isimli animasyon üstünde birlikte çalışmış, hatta Oscar’a aday gösterilmişlerdi. Bu yeni iş birliği, Bossa Nova akımının en başarılı temsilcilerinden caz piyanisti Tenório Jr. (tam ismiyle Francisco Tenório) hakkında detaylı bir araştırmadan yola çıkıyor. Piyanist üzerine bir kitap yazan ve animasyon versiyonunu Jeff Goldblum’un seslendirdiği Amerikalı bir gazeteci, bu araştırma boyunca izleyiciye rehberlik ediyor. İlk başta samba ve cazı harmanlayarak Brezilya müziğine yeni bir soluk getiren Bossa Nova akımına dair renkli bir müzik belgeseli ile karşı karşıya olduğumuzu sanmak mümkün. Ama filmin esas odak noktasını, Tenório Jr.’ın 1976 yılında Buenos Aires’teki bir konserden sonra iz bırakmadan kaybolması, sonradan öğrenildiği (ya da tahmin edildiği) üzere Arjantin’deki askeri rejim tarafından kaçırılıp infaz edilmesi oluşturuyor. Bu olayı aydınlatmaya çalışan gazetecinin gerçekleştirdiği çok sayıda röportaj, göz alıcı renklerle animasyon haline getirilmiş olarak sunuluyor izleyiciye. Aslında Tenório Jr.’ın eşiyle ve sevgilisiyle söyleşi yapılması, Bossa Nova’nın en önemli isimlerinden Gilberto Gil, Vinicius de Moraes gibi müzisyenlerin filmde yer alması oldukça ilginç. Ama maalesef kullanılan onlarca röportaj bir noktadan sonra monoton ve tekrarlı hale geliyor, üstelik Tenório Jr. hakkında önceden bilinmeyen pek de yeni bir şey açığa çıkmıyor. Amerikalı yazarın kitabını konu edinen genel çerçeve de oldukça gereksiz duruyor açıkçası. Ama bu zaaflarına rağmen, They Shot the Piano Player özellikle caz tarihine ve Brezilya müziğine ilgi duyanları memnun edebilecek, Arjantin’in karanlık politik geçmişine değinmesi açısından da değerli sayılabilecek bir çalışma.

Keşfe Değer Denemeler

Uzak Doğu sinemasından genç yönetmenlerin imzasını taşıyan iki yetkin örnek de Vancouver programında öne çıkan yapımlar arasındaydı. Bunlardan biri daha önce de defalarca sinemaya uyarlanan Herman Koch romanı Akşam Yemeği’ne taze bir soluk getiren stilize Güney Kore filmi A Normal Family. Hur Jin-Ho imzalı film, trafikte tartıştığı bir adamı ezerek öldüren bir katili savunan, zengin fakat yozlaşmış bir avukatı takip ediyor. Avukatın kardeşi ise aynı olayda yaralanan küçük bir kızın doktoru. Sırf bu çatışma bile zorlu etik sorularla dolu ilginç bir metin kurmak için yeterliyken filmin yönü, avukatın kızı ve doktorun oğlu tarafından birlikte işlenen ikinci bir suçla değişiyor. Çocuklarının şaşırtıcı ve rahatsız edici davranışları; hem avukatın hem de doktorun savundukları değerleri gözden geçirmelerine, başta emin olduklarını sandıkları fikirleri sorgulamalarına sebep oluyor. Aslen çoğu tek bir yemek masasının etrafında geçen bir metinden yola çıkan yönetmen Hur, hikâyeyi beklenmedik gelişmelerle genişletmek ve son derece kinetik bir sinema dili kurmak konusunda çok başarılı. Baştan sona dinmeyen temposu, oyuncularının birinci sınıf performansları ve şık görüntü yönetimiyle izleyiciye büyük keyif veren A Normal Family, doğruluğuna inandığımız şeylerin ve sarsılmaz görünen etik kuralların ne kadar kaygan bir zemin üzerine inşa edildiğini hatırlatıyor ve seyirciye sürekli benzer bir durumda kendisinin ne yapacağını sorgulatıyor. 

Only the River Flows

Dünya prömiyeri Cannes’da yapılan ve Kuzey Amerika galasını Vancouver’da kutlayan Only the River Flows ise Çin yapımı etkileyici bir kara film denemesi. Son yıllarda çok sayıda çarpıcı neo-noir üreten güncel Çin sineması (Yinan Diao’nun Altın Ayı ödüllü filmi İnce Buz, Kara Kömür (Bai Ri Yan Huo, 2014); Cannes’da yarışan Güney İstasyonunda Randevu (Nanfang chezhan de juhui, 2019), Lou Ye imzalı Shadow Play (Feng zhong you duo yu zuo de yun, 2018) ve genç yönetmen Wen Shipei’nin Are You Lonesome Tonight? (Re dai wang shi, 2021) filmi hemen akla gelen örnekler) içinde ilginç bir yerde duruyor bu film. Yönetmen Wei Shujun, doksanların başında küçük bir sahil şehrinde geçen hikâyeyi adını andığım diğer filmlerde gördüğümüz göz alıcı neon ışıklar ve aşırı hızlı kentleşme arka planında değil de, çok daha kasvetli bir üslupla perdeye taşıyor. Film boyunca sis, yağmur, karanlık bulutlar hiç eksik olmuyor, karakterler yıkık dökük binalardan, tüm kasabayı saran çürüme halinden bir türlü yakayı kurtaramıyor. Zodiac (2007) ve Cinayet Günlüğü’nü (Salinui chueok, 2003) hatırlatır şekilde uzun süre çözülemeyen bir seri katil dosyası söz konusu. Filmin ana karakteri Ma Zhe bir kasetteki ses kaydından yola çıkarak detaylı bir araştırma yapıyor, oradan oraya sürükleniyor ama tutarlı bir sonuca ulaşamıyor. Kasabalıların tuhaf tavırları, polislerin yetersizliği ve dikkatsizliği de detektife pek yardımcı olmuyor zaten. Only the River Flows’un esas ilginç noktası ise Ma Zhe’nin öykü ilerledikçe gerçeklikle bağını yitirmesi. Yönetmen Wei, globalleşme sürecine ayak uyduramayan kırsal Çin kasabaları hakkında sosyo-politik tespitlerle adeta bir rüyayı andıran gerçek üstü sekansları (Ma Zhe’nin eşini hayli uğraştıran, parçaları bir kaybolup bir tamamlanan yapboz bu açıdan önemli bir detay mesela) bir araya getiriyor. Wei tekinsiz bir atmosfer kurmayı, hayal ve gerçeklik arasında gidip gelerek izleyicinin aklını bulandırmayı ve tüm bunları Çin’in doksanlarda başlayan sosyal değişimi hakkında somut gözlemlerle harmanlamayı başarıyor.

Aniden

Tokyo ve Rotterdam gibi önemli festivallerdeki gösterimlerinin ardından Vancouver’a gelen Melisa Önel imzalı Aniden de festivalin en değerli keşifleri arasındaydı. Koku alma duyusunu yitirdikten sonra eşini ve ailesini geride bırakıp kendine yeni bir yaşam, hatta yeni bir kimlik inşa eden Reyhan’ın öyküsü, pek çok açıdan Türkiye sineması içinde benzersiz bir noktada duruyor. Taşra öykülerinin domine ettiği sinemamızda İstanbul’un dokusunu, renklerini, seslerini böyle zengin biçimde perdeye taşıyan bir şehir filmi görmek, özellikle de bunun şehirli, eğitimli, bağımsız bir kadın karakterin perspektifinden yapılmasına tanık olmak sevindirici. Aniden’in başında Reyhan’ın doktora gidip beyin tomografisi çektirdiğini görüyoruz ama tabii bunun esas anlamı tıbbi bir teşhisten ziyade filmin bize Reyhan’ın iç dünyasını, ruh halini, düşünce sistemini detaylı biçimde sunacak olması. Buna uygun şekilde film, Reyhan’ın ailesine ve eşine anlaşılmaz görünen tercihlerini anlamlandırmamızı sağlayan detaylarla dolu. Koku alma yetisini kaybetmek, Reyhan için bir eksiklik ya da engel değil de çevresini başka şekilde algılamasına, diğer duyularının daha çok farkına varmasına vesile olan bir değişim. Sanki Reyhan bu değişimin etkisiyle başka bir yaşama başlamak, ilk bakışta konforlu görünen hayatında tatmadığı hisleri deneyimlemek istiyor. Bu açıdan bakınca görme engellilerin gittiği bir dernekte kurduğu yeni ilişkiler, derme çatma bir otelde kalırken yaşadığı olaylar, annesinin ölü bir fare yüzünden kokuşmuş eski evinde kimseye haber vermeden saklanırken başına gelenler, Reyhan için adeta özgürleştirici bir boyut kazanıyor. Önel bu süreci telaşsızca anlatırken dokunsal açıdan çok güçlü bir etki oluşturmayı, görsel ve işitsel yaratıcılığıyla iz bırakan sekanslar kurmayı başarıyor. Metinsel anlamda soyut sayılabilecek kavramlarla ilgilense de Aniden’in izleyici üzerinde kurduğu duyusal etki son derece somut. Karakterlerin büyük beyaz çarşaflar arasında adeta kaybolduğu hipnotik final bölümünden, midyelerin tadını ya da denizin tuzunu duyumsamamızı sağlayan sahnelere Aniden’in her parçası izleyicinin duyularını ustaca harekete geçiriyor. Hafif bir kapı gıcırtısının veya ritmik adım seslerinin bile önem kazandığı detaylı ses tasarımı ya da bodrum katlarındaki dev çamaşırhanelerin duman ve çamurla kaplı gizli dünyasını perdeye taşıyan bölümler, güçlü bir tensel etki kuruyor seyirci üstünde. Öykünün kimi noktalarda tökezlediğini, Reyhan’ın çocukluğuna dair bazı detayların pek ikna edici olmadığını, ağır temponun bazı izleyicileri zorlayabileceğini düşünmek mümkün. Ama bu tarz küçük olası pürüzler, Melisa Önel’in incelikle kurulmuş bir karakter ve şehir portresini sinemanın görsel-işitsel olanaklarını ustalıkla kullanarak perdeye taşımasına engel olmuyor kesinlikle.

Şimdilik festival yolculukları hızla devam eden bu filmler 2024 boyunca da hem vizyonda hem diğer festivallerde izleyici ile buluşacak kuşkusuz. Kimileri bu hafta Filmekimi salonlarına konuk olan, kimileri ise henüz Türkiye’de gösterilmeyen bu ilginç filmlerin ülkemizde de geniş bir seyirci kitlesine ulaşmasını umuyoruz. 

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.