Şu An Okunan
Venedik Günlükleri 2022 #1: White Noise, Tár, Princess, Stonewalling

Venedik Günlükleri 2022 #1: White Noise, Tár, Princess, Stonewalling

White Noise

Venedik Film Festivali, başrollerini Adam Driver ve Greta Gerwig’in paylaştığı yeni Noah Baumbach filmi White Noise‘la açıldı. Festivalin ilk gününde Todd Field imzalı Tár, Cate Blanchett’ın performansıyla dikkat çekerken yan bölümlerde ise Princess ve Stonewalling seyirciyle buluşan filmler arasındaydı.

Venedik Film Festivali, bu sene de Amerikan filmlerinin ve ödül sezonunda iddialı olması beklenen stüdyo yapımlarının ağırlıkta olduğu bir programa sahip. Altın Aslan yarışındaki filmlerin yarısından fazlası İngilizce, üstelik bu filmlerin önemli bir kısmı yüksek profilli dağıtımcıların ve global dijital platformların sonbahar programında yer alıyor. Festivalin bu yılki açılış filmi de Netflix’in ödüller için yarışan dört yapımından biri, Noah Baumbach’ın Marriage Story’den (2019) üç yıl sonra Venedik’e geri dönmesine vesile olan White Noise idi. Başrollerini Adam Driver ve Greta Gerwig’in paylaştığı film, Marriage Story kadar geniş beğeni toplamak için fazla tuhaf ve riskli kalacaktır muhtemelen. Ama üstünde fikir birliğine varılması zor gözükse de White Noise bence yılın en yoğun, düşündürücü ve keyifli filmlerinden biri. Baştan sona keyifle izlenen filmin durmadan biçim değiştiren, neredeyse belli başlı bütün film türlerine atıfta bulunan görsel yapısı hayranlık uyandırıcı. Sanki Baumbach çok boyutlu bir metni perdeye taşımanın yolunu çok seslilikte bulmuş gibi görünüyor. Yönetmen, westernden kara filme, hatta müzikale uzanan bir skalada farklı türler ve tonlar arasında dolanırken ünlü isimlerle dolu kalabalık oyuncu kadrosundan da önemli destek alıyor. 


Advertisement

White Noise genellikle diyalog ve karakter odaklı, görece küçük ölçekli filmlerle tanınan Baumbach için beklenmedik ölçüde büyük ve gösterişli bir prodüksiyon. Kendine özgü teatral bir üslup benimseyen filmi, görkemli ve hareketli bir felaket komedisi olarak tanımlamak mümkün – her ne kadar bu tanım White Noise’un temelindeki hüznü ve iyimserliği ıskalasa da. Don DeLillo’nun aynı adlı romanından uyarlanan film, üniversitede Hitler konulu dersler veren bir profesörün ve ailesinin, dev bir çevre felaketi sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Ama zehirli bir hava bulutundan kaçmaya çalışan insanlar hakkında sıradan bir aksiyon filmi değil bu, Baumbach bu tantanalı öyküyü insanların yıkım ve ölüme dair duyduğu tuhaf ama güçlü ilgiyi incelemek için kullanıyor aslında. Felaket haberlerine, kaza görüntülerine bakmaktan kendimizi alamayışımızın, bu takıntının medyada ve toplumsal yaşamda bulduğu karşılıkların detaylı bir portresini sunuyor. Hem ölüm korkusunun insanları nasıl hareket edemez, çözüm bulamaz hâle getirdiğini betimliyor, hem de bu korkunun kaçınılmazlığına ve ilgi çekici yönlerine değiniyor. İnsanı âdeta uyuşturan bu endişe döngüsünün geçici çözümü olarak ise ekonomik sistemi ve tüketim kültürünü işaret ediyor.

Filmin açılışında Amerikan filmlerindeki araba kazası sahnelerinin analiz edildiği bir üniversite dersi var, daha sonra televizyonda uçak kazası görüntüleri izlemeye bayılan çocuklar, aralarından hangisinin önce öleceği hakkında konuşan bir çift, Elvis’in genç yaşta ölüp ikonlaşması üzerine bir tartışma karşımıza çıkıyor. Her ne kadar öykü 1980’li yılların ortasında geçse de, bireysel ve toplumsal anksiyeteye dair bu hikâyenin halen pandemiyle boğuşan, medyada sürekli envai çeşit tehlike imgesinin yer aldığı, insanların kolaylık ve konfor ararken pek çok bağımlılıkla yüz yüze geldiği günümüz dünyasında da net bir karşılığı olduğu aşikâr. 

Baumbach bütün bu güncel konulara abartılı bir satir aracılığıyla bakarken, bu tarz filmlerin sıklıkla başvurduğu agresif ve izleyiciye yukarıdan bakan sinema dilinden uzak duruyor. White Noise kimi bölümlerinde küçük, ayrıcalıklı dünyalarından çıkmayan akademisyenler gibi bariz hedeflerle alay etse dahi insancıl, hatta şefkâtli üslubunu hiç yitirmiyor. Baumbach, defalarca zaaflarına tanık olduğumuz karakterlerini küçümsemiyor, onların kırılganlığında ve çelişkilerle dolu düşüncelerinde güzel bir yön buluyor. White Noise, yönetmenin sinemasını yeni bir yöne taşıyan, yadırgatıcı olabilecek kimi taraflarına rağmen kayıtsız kalınamayacak bir film.

Tar
Tár

Yarışmanın izleyiciyle buluşan ikinci filmi ise daha gösterimi yapılmadan önce Cate Blanchett’a kazandırması muhtemel ödüllerle gündeme gelen Tár oldu. On altı yıldır sinemadan uzak kalan Todd Field’ın imzasını taşıyan film, genellikle erkeklerin domine ettiği klasik müzik dünyasında yıldızlaşan Lydia Tár isimli kadın bir orkestra şefi hakkında. Oscar yarışındaki prestij filmlerinde pek rastlamadığımız ölçüde soğuk, mesafeli, ve ağır bir üslubu var filmin. Güç ve yetkinlik hakkında, daha önemlisi bu gücün tehlikeli biçimlerde kullanılması hakkında bir hikâye bu. Dünyanın en seçkin müzisyenlerinden biri olduğu defalarca söylenen Tár, bu statüsü ile insanlara zarar veren, giderek kontrolünü yitirmeye başlayan bir karakter. Filmin ilk bölümündeki uzun söyleşi ve ders sahneleri, zamana ayak uydurmakta zorlanan Tár’ın bakış açısını takdire şayan bir keskinlikle perdeye taşıyor. Filmde Almanca konuşan, piyano ve akordiyon çalan, orkestra yöneten, uzun mesafe koşup hatta boks bile yapan Cate Blanchett’ın iddialı performansı da kuşkusuz büyük övgü toplayacaktır. Fakat maalesef pek çok açıdan çarpıcı bir film olan Tár, belki de aceleyle festivale yetiştirilmesinin etkisiyle ikinci yarısında biraz dağılıyor. Nina Hoss ve Noémie Merlant gibi değerli oyuncuların canlandırdığı karakterler (Tár’ın sevgilisi ve asistanı) yeterince geliştirilmiyor; filmin 160 dakikalık süresine rağmen karakterin çöküşü fazla hızlı gerçekleşiyor. Hikâyenin ismi verilmeyen bir Güneydoğu Asya ülkesine taşındığı bölüm ise rahatsız edici stereotipleri yineleyen, oldukça sorunlu sahneler içeriyor. Tár mutlaka görülmeyi hak eden güçlü bir film, ama ne yazık ki tam bir başarı değil bana kalırsa. 

Princess
Princess

Resmî seçkinin ikinci yarışmalı bölümü Orizzonti’nin (Ufuklar) açılışını ise Roberto De Paolis’in yönettiği Princess yaptı. Ormanlık alanda seks işçiliği yaparak hayatını kazanmaya çalışan Nijeryalı bir göçmenin İtalya’daki mücadelesini anlatan Princess, kuşkusuz çok önemli ve güncel toplumsal sorunlara değiniyor. Ayrıca kimi zaman bu tarz filmlere hâkim olan sefalet sömürüsünden uzak durmayı da başarıyor. Filme ismini veren Princess son derece enerjik bir karakter; perdeye taşınan deneyimlerin bir kısmı da bu hikâyeden beklenmeyecek ölçüde neşeli. Ama filmin sinema dili açısından yalnızca gerekli olanla yetindiğini, daha önce pek çok defa işlenmiş konulara dair pek yeni bir şey söylemediğini ve biraz fazla uzun olduğunu eklemek gerek. 

Stonewalling
Stonewalling

Yan bölümlerde izleyiciye buluşan filmler arasındaki şimdilik en büyük keşif, Giornate degli Autori programında yer alan Stonewalling oldu. Süresi iki buçuk saati bulan bu Japon yapımı, Çin’de geçiyor ve yumurta donörü olarak para kazanmaya çalışırken hamile olduğunu fark eden bir genç kızı takip ediyor. Genç kızın bir doğum kliniğinde çalışan annesi sebep olduğu bir bebek ölümü sebebiyle yüklü miktarda tazminat ödemek zorunda kaldığı için, yeni bebeğin alacaklı aileye verilmesi ve borcun silinmesi üzerine bir anlaşma yapılıyor. Yönetmenler Huang Ji ve Ryuji Otsuka, bu hikâyeyi günümüz Çin toplumunun kapsamlı bir portresini sunmak, geçici işlerde çalışan gençlerin döndürdüğü ve sömürü üzerine kurulu ekonomik sistemi eleştirmek, sağlığın ve insan bedeninin nasıl bir ‘ürün’e dönüştürüldüğünü incelemek için kullanıyor. Uygur kökenli Çinlilerin aşağılanması, Batı’ya gitme ve zengin olma hedefinin gençlerin her seçimine yön vermesi, pandeminin bir tür ticaret fırsatı olarak kullanılması da Stonewalling’de ustalıkla perdeye taşınan konular arasında. Filmin sabırlı ve olgun üslubu hem bütün bu temaların etraflıca işlenmesine, hem annelik kavramı hakkında zorlu bir etik sorgulama yapılmasına, hem de giderek daha gergin ve umutsuz hâle gelen öykünün izleyiciyi derinden etkilemesine olanak sağlıyor. Kimi bölümleriyle Jia Zhangke’nin 2000’li yıllarda çektiği filmleri anımsatan Stonewalling, günümüz dünyasını sarsıcı biçimde özetleyen, bugünün nabzını eksiksizce tutan bir film.

Venedik’te Altın Aslan yarışı Alejandro G. Iñárritu, Frederick Wiseman ve Luca Guadagnino gibi yönetmenlerin yeni filmleriyle sürecek. Keşif potansiyeli barındıran pek çok ilginç yapım da diğer bölümlerde izleyiciyle buluşacak. 


79. Venedik Film Festivali’ni takip eden Eren Odabaşı ve Öykü Sofuoğlu’nun festival izlenimleri Altyazı’da. Günlüklerin tamamına ulaşmak için tıklayın: ‘Venedik Günlükleri 2022

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.