Şu An Okunan
Christian Marclay’den ‘The Clock’

Christian Marclay’den ‘The Clock’

Christian Marclay’in 2010 Venedik Bienali’nde Altın Aslan kazanan video kolajı The Clock, 9-25 Mayıs tarihleri arasında SALT Beyoğlu’nda izlenebilecek. Sinema tarihinin farklı dönemlerine ait sayısız filmden parçalar kullanarak  ‘zaman’ kavramını sorgulayan 24 saatlik bu sıradışı videoyu, Alisa Lebow Altyazı’nın Ocak 2011 sayısında mercek altına almıştı.

Alisa Lebow

Belgesel kuramcısı Bill Nichols, bir keresinde belgeselin ayırt edici özelliklerinden birinin “göstergesellik” olduğunu ileri sürmüştü. Peki ne anlama geliyor bu? Sözlüğe göre, gösterge bir şeyin belirteci, işareti ya da ölçüsüdür. Yani barometre atmosfer basıncının göstergesi, termometre ısının göstergesiyse, belgesel de gerçekliğin göstergesi olmalı. Benim oldum olası bu kavramla bir derdim olmuştur. Tabii ki fotoğraf bir anlamıyla kameranın merceği önündeki şeylerin göstergesel bir ölçüsü olabilir çünkü fotoğraftaki görüntü, kaydedilen dünyanın izlerini taşır. Işık, ışığa duyarlı materyal üzerinde etkisini bırakır ve bu etki, merceğin önündeki şeyin bir işareti ya da belirtecidir. Ancak fotoğrafın bilimsel açıklamasının ötesinde, ki bu konuyu çok iyi kavradığım söylenemez, nasıl olur da zamanı, mekânı ve anlamın kendisini manipüle eden belgeselin -diğer herhangi bir yaratıcı sanattan daha çok- gerçekliğin ölçüsü ya da işareti olduğunu varsayabiliriz? Varsayamayız. En azından ben, Christian Marclay’in The Clock (2010) filmini izleyene kadar böyle düşünüyordum.

The Clock Londra’daki White Cube Gallery’de gösterildi. Bir aydır gösterimdeydi ama her nedense gitmek için son güne kadar bekledim. İçeri girmek için de 3 saat bekledim, bu da beni bir anlamda az sonra yaşayacağım alternatif zaman algısına hazırlamaya başladı. Gösteri hakkında bir şeyler duymuştum ama beklentim yüksek değildi. Kulağa tanıtım hilesi gibi geliyordu: “doğru zamanı gösterecek” biçimde düzenlenmiş, hepsi zamana dair binlerce plandan oluşan 24 saatlik bir video kolajı. Planların tümü gerçek anlamda kronolojik olarak kurgulanmış, yani sizin saatiniz 4:25’i gösterirken, perdedeki ‘filmde’ de saat 4:25’i gösteriyor. Ve bu 24 saatin (bildiğim kadarıyla) hiçbir yerinde tek bir belgesel görüntüsü bile olmamasına rağmen, bundan daha iyi bir “göstergesel belgesel” örneği düşünemiyorum.

24 saat boyunca her saatin her dakikasının her ânı, izleyicinin içinde yaşadığı dünyanın zaman göndergesine bağlanıyor. Film tam anlamıyla zamanın bir göstergesi, tümüyle ekrana yansıtılan planlardan oluşturulmuş bir saat. Yapabilseydim (ve muazzam bir elektrik israfı olmasaydı) filmi duvar saati olarak evimde oynatmak isterdim.

Sanat eseri olarak, kesinlikle destansı. Marclay’in filmsel referansları tam da Amerika doğumlu ve İsviçre’de büyümüş bir sanatçıdan bekleyeceğiniz türden, yani filmlerin çoğu Hollywood’dan, Avrupa sanat sinemasından, biraz da ‘dünya sineması’ serpintisi. Buna rağmen sadece kullandığı malzemenin devasalığı bile insanın nefesini kesiyor. Filmi birlikte izlediğim arkadaşım (filmi izledikten hemen sonra Radikal’e gösterimle ilgili bir köşe yazısı yazdı) Hollywood’un zaman ve saat takıntısı hakkında genellemeler yapmaya karşı koyamadı; bense Marclay’in kaynakları daha geniş olsaydı, muhtemelen bu takıntının yalnızca Hollywood’a ait olmadığını, Bollywood, Nollywood, Mısır sineması ve ötesi tarafından da paylaşıldığını görebilirdik diye yanıtladım.

Üç buçuk saat boyunca, büyülenmiş biçimde ve kımıldayamadan oturdum. Zaman gözlerimin önünde daraldı ve genişledi ve ben, filmdeki zamanla ilişkisi dışında anlamını anlamaksızın kendimi sürekli saatime bakar buldum. Bir anlamda, dünya ve onun göndergesi kayboldu ve geriye yalnızca zaman kaldı: film izleyiciyi içine çekerken kendi başına bir zaman dünyası haline gelen ve dünyanın bir göstergesi olmaktan daha iyi bile olduğu tartışılabilecek filmdeki zaman. (Çeviren: Lisya Yafet)

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.