Şu An Okunan
Blade Runner: Post-İnsanın Kuruluş Mitolojisi

Blade Runner: Post-İnsanın Kuruluş Mitolojisi

Siberpunk’ın dünyasında her şey o kadar hızlı değişmiştir ki, yıkımın enkazını kaldırmaya bile fırsat kalmamıştır. Bu nedenle Blade Runner kenti bir harabe, sokakları çöp doludur. Siberpunk, 60’ların iyimser heyecanını hatırlamaz ama umudunu taşır. 70’lerde kaybedilen devrimi hatırlamaz ama yıkıcı öfkesini punk bir tavır olarak giyinir. 

Blade Runner (1982) bir sinema kültü olmanın çok ötesine geçmiş, birçok felsefi ve akademik metnin çalışma konusu olmuş, ardında bıraktığı gizemlerle, evreninde birkaç kuşağı birden büyütmüş bir film. Yani Blade Runner’ın devam filmini çekmek öyle hafife alınacak bir iş değil. Kuşkusuz Ridley Scott da bunun farkında olduğu için yıllar içinde gelen birçok devam filmi senaryosunu reddetmiş. İyi ki de etmiş… Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı beklediğimize değen, çok iyi bir devam filmi. Başarısını en çok, ilk filmin de yazarlarından biri olan senarist Hampton Fancher’ın muhteşem senaryosuna ve Ridley Scott’ın yarattığı sinematografik üslubu ustalıkla yeniden kuran yönetmen Denis Villeneuve’e borçlu.

Blade Runner 2049’un en iyi yanı ilk filmi aşma telaşına kapılmadan onu saygıyla alıntılayan, ama bunu yaparken tekrar ziyaret ettiği her tema üzerine yeni bir şey söylemeyi de başaran bir film olması. Bu, film zamanında atlanan otuz yıla rağmen birbirinin kesintisiz devamı gibi görünen iki filme bir arada bakmayı ve siberpunk’ın kurucu filmi kabul edilen Blade Runner’ı türün özelliklerini hatırlayarak konuşmayı gerektiriyor.

Mark Neale’in siberpunk’ın ‘babası’ William Gibson hakkında çektiği deneysel belgesel No Maps for These Territories’de (2000) Gibson, bir çağın kapanıp yeni bir çağın başladığı 21. yüzyılın eşiğinde durma ânını, her şeye nüfuz eden bir tür kayıp ve heyecanın ikircikli duygusu üzerinden tanımlar: “Aynı anda duyulan bir tür yas ve Noel sabahı heyecanı… Bence ne kaybettiğimizi bilmemiz mümkün değil. Sürekli bir şeyler kaybediyoruz, ve kaybederken sıklıkla, ne olduklarını bile unutuyoruz.”

Siberpunk türünün ‘hafıza’ temasıyla bitmek bilmeyen meşguliyeti öncelikle bu eşzamanlı hissiyatta gizlidir. Bütün siberpunk karakterleri ‘hatırlamaya’ çalışır; bir hafıza edinmeye, anılar kurmaya, anlara tutunmaya. Otantik hafıza, “bizi insan yapan nedir?” sorusuna tereddütlü bir çabayla cevap bulmaya çalışan siberpunk hikâyelerinin verdiği ortak cevaptır. Hafıza kimliğin kökeni, var olma hakkı, meşruiyetidir.

Siberpunk teknolojik ivmelenmenin baş döndürücü bir hıza eriştiği dijital devrimin sıfır noktasında, derin bir kaygı ve aciliyet duygusuyla insanın özünü bulmaya ve koruma altına almaya çabalar. Ancak sadece teknolojik ivmelenme değildir insanın yeniden tanımlanmasını gerekli kılan. İnsanı tanımlayan tüm geçerli kavramların içinin boşalmış, bu kavramların taşıdığı tüm yapıların değersizleşerek sarsılmış ya da çökmüş olmasıdır.

Siberpunk’ın dünyasında her şey o kadar hızlı değişmiştir ki, yıkımın enkazını kaldırmaya bile fırsat kalmamıştır. Bu nedenle Blade Runner kenti bir harabe, sokakları çöp doludur. Çöp, bu dünyada sadece sokaklar için değil, karakterler için de bir kıyafet gibidir. Hızla değer kaybeden her şeyin geride bıraktığı iz gibidir. Siberpunk’un yıkıntı kentleri, unuttukları bütün kayıpları film noir’ın keskin gölgelerine, sislerin örttüğü sokakların kuytularına saklar. Film noir, siberpunk’ın kurduğu cümlelere eklediği bir kiptir; hafızasındaki boşlukları görselleştirme biçimidir.

Siberpunk, 60’ların iyimser heyecanını hatırlamaz ama umudunu taşır. 70’lerde kaybedilen devrimi hatırlamaz ama yıkıcı öfkesini punk bir tavır olarak giyinir. Soğuk Savaş’ı hatırlamaz ama kıyamet korkusunun tedirginliğini üzerinden atamamıştır. Ekonomik kalkınmanın getirdiği refahla kendine güvenli, kaybedilen değerlerin boşluğuyla özgür ama yoksunluk duygusuyla melankoliktir. Yeni insanın doğuşu kaçınılmazdır. Siberpunk yeni insanın teknolojik bedeninin kökleneceği geçerli bir kimlik arayışındadır.

BEDENSELLİK DÜŞLERİ

Blade Runner 2049 aynı ilk film gibi, detay plan bir gözle açılır. Muhtemelen filmin başkarakteri K’ye ait olan bu göz, ilk filmde görünen replikant Leon’un gözünden farklıdır. Replikantlarla insanları fiziksel olarak ayırmanın tek yolu olan anlık kırmızı yansıma bu gözde görünmez. Bu göz, artık sarı toz bulutlarının kapadığı gökyüzünün bir zamanlar olduğu gibi berrak ve mavidir. Teknoloji mükemmelleştirilmiştir. Tyrell Şirketi’ni satın alan kötücül deha Niander Wallace, Blade Runner’da Roy’un başlattığı isyan sonucunda yasaklanan replikant modellerini geliştirerek, isyan etmemek üzere programlanmış uysal köleler olan Nexus 9’ları yaratmıştır. Nexus 9’ların marifetiyle insanlık dokuz yeni gezegene yayılmış, protein tarlalarında yetişen kurtçuklar asit yağmurlarıyla bereketsizleşen Dünya topraklarını koloniler için dev bir yiyecek ambarına çevirmiştir.

Dünya değişmiş ama siberpunk’ın kenti çok fazla değişmemiştir. Dev reklam panolarında kapitalizmin yeni devlerinin logoları döner ama şehir hâlâ, kolonilerin artıklarının güçbela yaşama tutunmaya çalıştığı karanlık ve sisli bir çukurdur. Yine de aradan geçen otuz yıl sonucunda kaçınılmaz olarak bir düzen kurulmuş, bunun göstergesi olarak sokaklardaki çöpler temizlenmiş ve çöl rüzgârlarının geçmişin ihtişamıyla birlikte yuttuğu Las Vegas’ın etrafında anıtsal surlar gibi yükselen devasa atık dağlarına taşınmıştır.

Yeni ‘blade runner’ımız K ilk filmdeki öncülü Deckard’dan görünürde oldukça farklıdır. Deckard klasik bir film noir dedektifidir. Artık koruyacak bir düzen kalmadığı için kendini emekliye ayırmış, geçmişin pusunda yaşayan, Rachael’a rastlayana kadar tutunacak hiçbir şeyi kalmamış bir yalnız kovboydur. K’nin ise koruyacak bir düzeni vardır. Yeni düzeni kuran değerlere inanır ve onları sorgusuzca korur. Deckard ile en önemli benzerliği Deckard’ın Racheal’a âşık olması gibi, K de kendinden daha düşük bir yaşam formu olan Joi’a âşık olmuştur. Joi filmin en ilginç karakterlerinden biridir. “İdeal eş” olarak Wallace tarafından üretilmiş bedensiz bir kod, elektronik aura’sından öte bir varlığı olmayan gelişmiş bir hologramdır.

Geçtiğimiz sayıda Altyazı sayfalarında yer alan orijinal Blade Runner dosyası için ‘Siborgları İnsanlaştırmak’ başlıklı bir yazı yazmış ve Giuliana Bruno’ya referansla, ilk filmde Roy’un liderliğinde yaratıcıları Tyrell’e ulaşmaya çalışan replikantların sadece kullanım sürelerini uzatmak için değil, kökenlerini bulmak için Ödipal bir yolculuğa çıkmış olduklarını yazmıştım. Orijinal filmde, bütün bu replikantlar arasından bir tek Deckard’ı sevip onun için kendini feda eden Rachael, toplumsal cinsiyet rollerine uygun bir kimlik kazanarak ‘insanlaşır’, ‘kadın’ olur. Yeni filmdeki Joi da Rachael gibi K için kendisini tehlikeye atar. Wallace şirketinin hafızasına erişerek K’nin sırrını öğrenmemesi için kendisini ağdan koparır ve bir diske aktarır. K başta buna karşı çıkar. Diske zarar gelmesi durumunda Joi silinecektir. Sevdiği varlığı (kadını?) bu şekilde kaybetmeyi göze alamaz. Ancak Joi bu riski almak ve gerekirse ‘gerçek kadınlar’ gibi, sevdiği adam için ölebilmek ister. Wallace’ın gözdesi Luv diski parçaladığında Joi özlemini duyduğu fiziksel varlığa kavuşmuş ve bunun sonucunda ‘insanlaşmış’ olarak aşkını haykırarak ölür. Joi karakteri siberpunk’ın, bedensizleşme fantezisini tersine çeviren bir karakter olarak kendi başına ilginçtir. Kendi başına bir yazı konusudur.

İNSANI TANRILAŞTIRMAK

Blade Runner 2049’da insanlar kusursuz replikantlarını alıp yeni bir yaşama başlamak için Dünya’yı terk etmiş, uzaydaki uzak bir Pantheon’da görünmez olmuştur. Yeni insan Wallace’tır ve sadece kudretiyle değil, protezleriyle de insandan çok teknolojik bir tanrıya benzer. Blade Runner 2049’un kenti Los Angeles’ın sakinleri, bir zamanlar uzak gezegenleri kolonileştirmek için Dünya dışı kullanım amacıyla üretilmiş replikantların kusurlularıdır. Tyrell’in hayali gerçek olmuştur. Replikantlar artık insandan daha insandır ve şimdi sadece yaşamları için değil, onurlu bir yaşam için eşitlik arayışındadır.

Siberpunk, düzen yıkıcı punk tavrına rağmen, değişimin yarattığı kaygılarla hümanist değerleri yenileyerek başa çıkmaya çalışmıştır her zaman. Replikantlar Blade Runner 2049’da hiç olmadıkları kadar insandır ve artık bunun için otantik hafızaya ihtiyaçları yoktur. Replikantların hafızaları Wallace’ın şirketi için serbest çalışan özel tasarımcıların eseridir ve hâlâ protezdir. K hafızasının otantikliğine güvenerek insan olma hakkını talep eder ama hayal kırıklığına uğrar. Taşıdığı hafıza otantiktir ama kendisine ait değildir. Yine de aynı Roy gibi hafızasının kökenlerine yaptığı yolculukta insanlığını bulur. Replikantların artık insanlaşmak için bireysel hafızalara ihtiyaçları yoktur. Onlar yeni bir tür olarak yaşadıkları otuz yıl boyunca otantik ve kolektif bir hafızaya sahiptir artık. Kendi tarihleri, kayıpları, örneğin 2022’de yaşanan ve günler süren bir elektrik kesintisi (Black Out) gibi kendi kitlesel felaketleri ve her şeyden önemlisi kuruluş mitolojilerine köken oluşturabilecek bir ‘mucize’leri vardır. Bu teknolojik mucize, Rachael ve Deckard’ın bebeğidir.

Blade Runner 2049’da, orijinal Blade Runner filminde izlediğimizin aslında post-insanın kuruluş mitolojisi olduğunu anlarız. Roy’un kökenlerine yaptığı yolculuk, filmin (umuyoruz ki) serinin üçüncü filmine sakladığı büyük bir isyanın tohumlarını atmıştır. Yeraltında palazlanmakta olan isyana katılan K, filmin sonunda replikantların kolektif hafızalarının yaşayabilmesi için üzerine düşeni yapar ve bir isimle ödüllendirilir: Joe.

Filmin sonu da başı gibi ilk filmi alıntılar. Blade Runner’ın sonunda Roy yağmurun altında Deckard’ın hayatını bağışladıktan sonra yaşam süresini tamamlayıp ölür. Deckard’ın hayatını kurtaran K ise (artık Joe!), Roy’unkine çok benzeyen bir sahnede gökyüzünden yağan karın altına yatar. Roy’un aksine o hayattadır ve umutludur. Yaşam hakkını insan olmanın en temel ve yok edilemez özelliğini deneyimleyerek kazanmıştır: daha iyi bir geleceğe duyulan inançla dayanışmak ve direnmek.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.