Şu An Okunan
Küçük Şeyler: Böyle Yaşıyoruz Artık

Küçük Şeyler: Böyle Yaşıyoruz Artık

Kıvanç Sezer’in ikinci uzun metrajı Küçük Şeyler, günümüz Türkiye’sinde beyaz yakalı sınıfın karşı karşıya kaldığı ekonomik ve duygusal açmazlara odaklanan bir toplumsal taşlama.

hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf 1

Çam ormanının ortasında, trencilik oynayan çocuklar gibi arka arkaya dizilmiş, birbirine tutunarak yürüyen bir grup insan. Hepsi de göz bandı taktığından nereye gittiklerini görmeleri mümkün değil. Başlarında onlara rehberlik ederken bir yandan da ormanda gözü kapalı yürümenin faydalarından bahseden birisi var. “Ormanın şarkısını duyacaksınız” diyor, “orman banyosu bu.” Ardından şöyle buyuruyor: Herkes ormana dağılıp ağaçlara sarılacak. El yordamıyla bulduğu ilk ağaca sarılan gözü bantlı insanların çoğu hâlinden gayet memnun görünüyor. İçlerinden biri, yanındaki arkadaşına “ne yapıyoruz biz böyle” diyecek olduğunda arkadaşı, “ağaca sarılıyoruz, beğenemedin mi?” diye tersliyor onu. İlk filmi Babamın Kanatları’yla (2016) büyük beğeni toplayan ödüllü yönetmen Kıvanç Sezer’in ikinci uzun metrajı Küçük Şeyler, mizahi tonunu en baştan açık eden bu absürd sahneyle açılıyor. Dünya prömiyerini Karlovy Vary Film Festivali’nde yaptıktan sonra katıldığı ulusal festivallerde birçok ödül kazanan film, beyaz yakalıların hayatlarını, ilişkilerini ve bunalımlarını hicveden bir toplumsal taşlama. Filmin açılışındaki “orman banyosu” diye tabir edilen aktiviteye katılan beyaz yakalıların arasında başkarakterimiz Onur da var. Filmin açılış sekansı, Onur’un ve genel olarak orta sınıfın hayata karşı tavrının temsilî anlatımı bir bakıma: Gözü kendi maddi ve psikolojik tatmininden başka her şeye kapalı, kendini kuşatan ekonomik ilişkiler ağına ilgisiz olmanın, yani gönüllü bir ideolojik körlük hâlinin metaforu.

‘Yol Ayrımı’, ‘Yeni Hayat’, ‘Algının Kapıları’ gibi başlıklara sahip yedi bölümden oluşan Küçük Şeyler, bölge müdürü olarak çalıştığı ilaç şirketinden kovulan Onur ile anaokulu öğretmenliği yapan eşi Bahar’ı merkezine alıyor. Onur’un işini kaybetmesinin ardından ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalan çiftin ilişkisi adım adım çıkmaza sürükleniyor. Filmde olayları ağırlıklı olarak Onur’un bakış açısından izliyoruz. İşini kaybettikten sonra “güzel bir aldırmazlık” hâline gömülen Onur’un gittikçe gerçeklikten kopmasıyla filmde hayalle gerçek birbirine karışıyor. Filmin yurtdışında görücüye çıktığı adı ‘la belle indifference” ya da Türkçe ifadesiyle “güzel aldırmazlık”, bir psikolojik rahatsızlığın adı aynı zamanda. Kişinin içinde bulunduğu olumsuz durumla bağdaşmayan vurdumduymaz ve aşırı iyimser bir ruh hâli içinde olması şeklinde tanımlanan bu rahatsızlıktan Onur da mustarip. Filmin açılış sekansında gözü kapalı vaziyette ormanda yürürken gördüğümüz Onur’un “körlük” hâli, durumunun vahametini görmesini bile engelliyor.

TRAJİKOMİK HAYATLAR
Tolga Karaçelik’in yapımcıları arasında yer aldığı Küçük Şeyler, Kıvanç Sezer’in Babamın Kanatları’yla başlayan ve her filmi farklı bir toplumsal sınıfa odaklanan üçlemesinin ikinci filmi. Kanser hastası olduğunu öğrenen bir inşaat işçisinin hikâyesini anlatan Babamın Kanatları’nda işçilerin maruz kaldığı emek sömürüsünü ve iş cinayetlerini ele alan yönetmen, Küçük Şeyler’de bu kez lüks bir siteden krediyle ev satın alan küçük burjuva bir çifte odaklanıyor. Üçlemenin son filmiyse bu lüks konutların satışından kâr eden müteahhidi, yani “büyük burjuvaziyi” merkezine alacak. Hayatları birbirine hiç temas etmeden birbirinden habersiz yaşayıp giden bu üç sınıfın kesişme noktasıysa lüks bir konut inşaatı. Kapitalizmin dinamosu işlevi gören, ranta ve imar talanına dayalı konut sektörünün sacayağını oluşturan işçi, müşteri ve müteahhit üçlüsünü konu edinen üçleme, Türkiye’nin neoliberal politikalar nedeniyle içine düştüğü ekonomik krizin farklı sınıflar üzerindeki etkisinin izini sürüyor. “Buradan varmak istediğimiz şey kapitalizmin eleştirisini yapmak,” diyor yönetmen.2

Mizahi yönü ağır basan, trajikomik bir tona sahip Küçük Şeyler’in üslubu, bir işçinin trajik hikâyesini anlatan Babamın Kanatları’nın toplumsal gerçekçi üslubundan tamamen farklı. Bu farklılığın nedeni filmlerin içeriğinde yatıyor. Zira yönetmenin ifadesine göre Onur ile Bahar’ın yaşadıkları, yakından bakınca trajik, uzaktan bakınca komik görünüyor ve bu da filmin tonuna sirayet etmiş. Filmdeki mizahın ve absürdlüğün altında, beyaz yakalıların hayatının bir parçası olan sıradan durumlar yatıyor aslında: Günümüzde pek revaçta olan sağlıklı yaşam ve organik beslenme takıntısı, orman banyosu gibi en yeni wellness trendleri, yaşam koçluğu eğitimi gibi kişisel gelişim programları, horgörüsünü nazik bir tebessümün ardında gizleyen şirket yöneticileriyle yapılan iş görüşmeleri, patronlarının doğum gününü kutlamak için video çeken çalışanların düştüğü komik hâller… Film, bu ve benzeri durumları hicvederek beyaz yakalıların gündelik hayatına içkin absürdlüğü gözler önüne seriyor. Onur’un gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak için sarıldığı boş bir uğraş olarak sunulan yaşam koçluğu eğitimi, hicivden payına düşeni fazlasıyla alıyor. ‘Yönetici’ ve ‘önder’ kelimelerinden türettiği ‘yönder-insan’, kısaca ‘y-insan’ olmayı öğreten bir yaşam koçunun kursuna katılan Onur, hem eğitmeni hem de katılımcıları o kadar garipsiyor ki “çok tuhafsınız, ilaç mı kullanıyorsunuz?” diye sormaktan kendini alamıyor.

BİR BEYAZ YAKALININ BUNALIMLARI
Kıvanç Sezer’in, filmin Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından yapılan söyleşide atıfta bulunduğu ‘Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği’ (2011) adlı kitabın editörlerinden Tanıl Bora, sunuş yazısında amaçlarının beyaz yakalıların işsizliği nasıl deneyimlediğini, işsizliğin onları duygusal olarak nasıl etkilediğini araştırmak olduğunu söyler. Keza Küçük Şeyler de güvencesizleşen çalışma koşulları nedeniyle imtiyazlarını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelen beyaz yakalıların bunalımlarını mercek altına alıyor. Onur’u lüks bir sitedeki evinin renkli taşlarla kaplı balkonunda küçük bir figür olarak gösteren uzak planlar, birörnek binaların içinde yaşanan birörnek hayatlardan birine tanık olduğumuz hissini veriyor. Film, işsizliğin Onur’un psikolojisi ve Bahar’la ilişkisi üzerindeki etkilerine bakarken iş hayatını cehenneme çeviren kıyasıya rekabete ve mobbing’e dair gözlemler de sunuyor. Hayalle gerçeğin iç içe geçtiği bir geriye dönüş sekansında Onur’un işten kovulmadan önce amiri Demir Bey’in küçük düşürücü muamelesine maruz kaldığını görüyoruz. İşyerindeki herkesin yaka silktiği Demir Bey, son derece hırslı ve saldırgan bir karakter. İşte tam da bu yüzden sektörün yükselen yıldızı. Onur’un tersine o, kapitalist sistemde tutunmayı başaran insan tipinin ideal örneği.

Hiçbir zaman ekonomik sorunlarla karşılaşmamış, annesi tarafından hep el üstünde tutulup şımartılmış, imtiyazlı sınıfa mensup Onur’un filmin başından itibaren gerçeklerle yüzleşmekten kaçındığını görüyoruz. Durumu Bahar’a izah ederken “kovuldum” demiyor mesela; “yol ayrımına gelmek”ten bahsediyor. Akla uydurma (rasyonalizasyon) ve inkâr gibi savunma mekanizmalarına sarılan Onur, “ben oradan alacağımı aldım” diyor Bahar’a, “orada mutsuzum.” “Kim mutlu ki işinden” diyen Bahar’ın yanıtında kapitalist sistemde bireylerin sırf para kazanmak için istemediği işlerde çalışmaya mahkûm oluşunun kabullenimi var. Onur’un işten atıldığı günün akşamı karı-koca sanki müjdeli bir haberi kutlarcasına felekten bir gece çalıp zilzurna sarhoş oluyorlar. Taksiyle eve dönerken kahkahalara boğulan çiftin bu hâli taksiciyi bile şaşırtıyor. “Biz İstanbul’un en mutlu insanlarıyız” diye böbürlenen Onur’un taksicinin “neden?” sorusuna verecek bir yanıtı yok oysa. Tek bir uzun çekimle verilen Onur’la taksici arasındaki mizah yüklü diyalog, bireyin değerinin mesleki statüsüyle ölçüldüğü kapitalist toplumda işini kaybetmenin saygınlığını kaybetmekle eşdeğer olduğunu gösteriyor. Yoksa taksicinin “sen ne iş yapıyorsun abi” sorusu Onur’un egosunu neden yaralasın?

Güzel bir aldırmazlık içindeki Onur’un gerçeklik algısındaki bozulma yer yer çarpık kamera açıları ve dengesiz kadrajlarla da vurgulanıyor. Âdeta hayal dünyasında yaşamaya başlayan Onur, kullandığı antidepresanların etkisiyle zaman zaman halüsinasyonlar görüyor, en çok da zebralar. Televizyonda zebra belgeselleri izleyip zebra desenli bornozlar giyen Onur, zebralara olan düşkünlüğünü, kendisini onlara yakın hissetmesiyle açıklıyor bir seferinde. Filmin absürd atmosferine katkıda bulunan zebra motifi, Onur’un kendi gerçekliğine yabancılaşmasını da vurgulamaya yarıyor aynı zamanda. Ne de olsa yönetmenin dediği gibi, “bu film bir yabancılaşma hikâyesi anlatıyor, doğaya yabancılaşma, kendine yabancılaşma, emeğine yabancılaşma…”3 İlk kez Karl Marx tarafından kuramsal bir çerçeveye oturtulan yabancılaşmanın sebebi, kapitalist üretim sisteminin ta kendisi. Kapitalizm, bir yandan insanı doğaya, kendine ve emeğine yabancılaştırırken öte yandan yabancılaşmayı aşmaya yönelik çeşitli çareler sunarak yarattığı toplumsal patolojiyi bile kâra çeviriyor. Ağaçlara sarılmak gibi doğayla bütünleşme amacı güden aktiviteler veya insana kendiyle barışık, daha başarılı ve tatminkâr bir hayat vaat eden yaşam koçluğu sektörü, yabancılaşmayı kâra çevirmenin yolları olarak resmediliyor filmde.

İLİŞKİLER HARİTASI
‘Boşuna mı Okuduk?’ adlı kitapta belirtildiği gibi orta yaşlı, tecrübeli bir beyaz yakalının iş bulması, üniversiteyi yeni bitirmiş gençlere kıyasla daha zor. Keza Onur da fazla kalifiye –filmde hicvedilen, yalan yanlış İngilizce kelimelerle dolu plaza jargonundaki ifadesiyle overqualified– olduğu için iş bulmakta zorlanıyor. Aylar birbirini kovalayıp, mevsimler değişip de Onur iş bulamadıkça Bahar’ı sahip olduğu konforu kaybedip alt sınıfa düşme korkusu sarıyor. Yönetmenin bir söyleşide ifade ettiği gibi “eşi sayesinde alt-orta sınıftan orta sınıfa yükselmeye çalışan” Bahar, Onur’a kıyasla daha gerçekçi, ayakları daha çok yere basan bir karakter. Onur’un vurdumduymazlığı zamanla Bahar’ı iyice çileden çıkarıyor ve ipler kopma noktasına geliyor. Kapitalist toplumlarda maddiyatın insan ilişkilerini nasıl zehirlediğini gösteren Küçük Şeyler’in toplumsal cinsiyet rollerine de eleştiriler yönelttiğini görüyoruz. Onur bütün gün evde otururken hem çalışıp hem de ev işleriyle ilgilenmek zorunda kalan Bahar, sonunda bu gidişe dur diyor. Hâl böyleyken Onur’u tembel ve sorumsuz olmakla itham eden Bahar’a hak vermemek elde değil.

Öte yandan Onur’un sorumsuzluğunu ve gerçeklikten kaçma eğilimini sadece onun bireysel zaaflarına indirgemenin mümkün olmadığını da gösteriyor film. Zira Onur’un içine düştüğü aldırmazlık ve kayıplık hâli, toplumsal bir patolojinin de yansıması bir bakıma. Amerikalı kuramcı Fredric Jameson’a göre küresel sermayenin hayatın her alanına yayıldığı çokuluslu kapitalizm çağında, özne gitgide karmaşıklaşan küresel sistemin içindeki yerini kavramakta zorlanır; ne içinde yaşadığı fiziksel mekânın ne de ekonomik sistemin zihinsel haritasını (cognitive map) çıkartabilir. Keza Onur da hayatını belirleyen ekonomik ilişkiler ağını kavramaktan aciz. Öyle ki içinde yaşadığı binanın Babamın Kanatları’nın İbrahim’i gibi işçilerin emeğinin sömürüsüyle inşa edildiğini bile düşünemeyecek hâlde. Binanın inşaatında çalışırken yüksekten düşerek ölen bir işçinin bahsi geçtiğinde söylenenleri işitmiyor bile. Onur, öyle bir ideolojik körlük içinde ki işsiz kalmasının altında neoliberal politikaların getirdiği güvencesiz istihdam rejiminin yattığının bile farkında değil. Kaldı ki Onur’un ders aldığı yaşam koçunun mottosu olan “yaşamınız eserinizdir” türü ifadeler de bu gerçeği örtbas etmeye yarıyor. Kişisel gelişimi ön plana çıkaran bu tür sözler, bireylerin yaşamını belirleyen sosyo-ekonomik faktörleri yok sayarak işsizlik ve yoksulluk sanki bir sistem sorunu değil de bireyin kendi yetersizliğinden kaynaklanan bir sorunmuş algısı yaratıyor.

Karısı tarafından terk edilen, eski iş arkadaşlarından maddi veya manevi destek göremeyen ve zamanla büsbütün içine kapanan Onur’un intiharın eşiğine geldiğini görüyoruz. İster istemez aklımıza işsizlik, borç ve geçim sıkıntısı nedeniyle intihara sürüklenen insanlar, son dönemde yaşanan toplu intiharlar geliyor. Günümüz Türkiye’sinin en yakıcı meselelerinden biri olan beyaz yakalı işsizliğini ele alan Küçük Şeyler, Onur gibi çıkışsızlığa saplanmış bireylerin içine düştüğü çaresizliği anlamamıza yardımcı oluyor. Üçlemenin ilk filmi Babamın Kanatları’yla birlikte Küçük Şeyler önemli bir işlevi yerine getiriyor aslında: Bireyin kendini dünyada konumlandırmakta güçlük çektiği bir çağda farklı sınıfları birbirine bağlayan ekonomik ilişkiler ağını açık ediyor. Bu açıdan bakıldığında Kıvanç Sezer’in işçi, müşteri ve müteahhide odaklanan üçlemesini bir zihinsel harita çıkarma çabası olarak görmek mümkün. Bu harita bize inşaat işçilerinin ölü bedenleri üzerinde yükselen binalarda oturduğumuzu gösteriyor. Ve birbirinden yalıtılmış dünyalarda yaşayan mavi yakalılarla beyaz yakalıların aslında aynı sistemin çarkları arasında ezildiğini. Son tahlilde Babamın Kanatları’nın İbrahim’i gibi Küçük Şeyler’in Onur’unun da insan hayatını hiçe sayan vahşi kapitalizmin mağduru olduğunu. Babamın Kanatları, çok zor ekonomik şartlarda ailesine daha iyi bir hayat sunmak için çırpınırken ölümcül bir hastalığa yakalanan İbrahim’in hazin sonuyla noktalanır. Onur’la Bahar’ın ilişkisinin akıbetini havada bırakan, ucu açık bir finalle sona eren Küçük Şeyler, Babamın Kanatları kadar karamsar değil belki ama tünelin ucunda bir ışığa da işaret etmiyor.

NOTLAR

1 Nazım Hikmet’in ‘Dünyanın En Tuhaf Mahluku’ adlı şiirinden.

2 Anıl Mert Özsoy, “Yönetmen Kıvanç Sezer Küçük Şeyler’i Anlattı: Filmde Kapitalizm Eleştirisi Yaptık”, Gazete Duvar, <bit.ly/2qH3EWQ>.

3 Berke Göl, “Kıvanç Sezer ile Söyleşi: Orta Sınıfın Güzel Aldırmazlığı”, Altyazı Sayı 192, Kasım-Aralık 2019, 50.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.