Şu An Okunan
Laurence Anyways

Laurence Anyways

“Laurence ile Fred, ilk bakışta Godard’ın Serseri Aşıklar’ının ya da Gondry’nin Sil Baştan’ının çiftini anıştırsa da hızla o sulardan ayrılıp Almodorvari bir yere uzanıyor…” Xavier Dolan’ın 2012’de Cannes’da Kuir Palmiye kazanan filmi Laurence Anyways MUBI Türkiye‘de gösterimde.

Bu yazı Altyazı’nın 125. sayısında, !f İstanbul 2013 dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

Xavier Dolan ilk filmi Annemi Öldürdüm (J’ai tué ma mère, 2009) ile 19 yaşında Cannes Film Festivali’nde arzı endam ettiğinde sadece genç yaşıyla değil sinemasal üslubu ile de heyecan yaratmıştı. Kendi canlandırdığı bir oğul ile annesi arasındaki ‘imkânsız aşk’ı anlattığı filminden bir yıl sonra, bu kez aynı erkeğe âşık iki arkadaşın imkânsız aşkını konu alan Hayali Aşklar’da (Les amours imaginaires, 2010) ise, Wong Kar Wai’nin Aşk Zamanı’ndan (Fa yeung nin wa, 2000) devşirdiği estetiğinin de etkisiyle, üslubun, kostüm ve dekorun adeta hikâyeden rol çaldığı bir filmle karşımızdaydı. Hayali Aşklar, Dolan sinemasının geleceğinin –teşhis için erken bir vakit olmakla birlikte– sadece ‘tarzını konuşturan’ bir hipsterlığın sularında boğulabileceği endişesini doğurmuştu. Dolan, 168 dakikalık yeni filmi Laurence Anyways ile ise, bu kısa süreli endişeyi ortadan kaldırdığı gibi, aşırı stilize mizansenlerini oldukça işlevsel bir biçimde filmine yedirerek, –belki yine erken bir teşhisle– giderek olgunlaşacak bir filmografinin müjdesini veriyor.

Laurence Anyways, erkek bedeninde hapis bir kadın olan Laurence [en çok Ozon’un Veda Zamanı (Le temps qui reste, 2005) ile hafızalarımızda yer eden Melvil Poupaud] ile sevgilisi Fred’in (Suzanne Clément) ilişkilerini konu alıyor. Film, bu süreçte hem Laurence’ın trans bir birey olarak varolma mücadelesini hem Laurence ile Fred’in bir çift olarak varolabilme mücadelelerini hem de Fred’in kendisi ve etrafıyla giriştiği mücadeleyi bir arada ve hepsine eşit bir mesafe alarak seyircisine aktarmayı başarıyor.

Laurence ile Fred, ilk bakışta Godard’ın Serseri Aşıklar’ının (À bout de soufflé, 1960) ya da Gondry’nin Sil Baştan’ının (Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2004) çiftini anıştırsa da hızla o sulardan ayrılıp Almodorvari bir yere uzanıyor, ama son derece özgün bir şekilde. The Guardian’da yayımlanan kısa eleştirisinde Peter Bradshaw filmi “yüzeysel bir kendine düşkünlük destanı” olarak nitelendiriyor. Hepsi bu kadar sert olmamakla birlikte, Dolan’la ilgili olarak yüzeysellik, kendine düşkünlük, şaşaa, gösteriş, pozculuk gibi sıfatlara sıkça rastlamak mümkün. Oysa, Laurence Anyways bütün bu kavramları kendinin farkında bir biçimde kuşanarak, perdede kuir bir estetik şenlik olarak beden buluyor. Bradshaw’un tanımlamasının, Baudelaire’in dandy tanımını akla getirmesi de boşuna olmasa gerek; dandylik için bir ‘Ben’ kültü (a cult of self) diyordu kendisi de bir dandy olan Baudelaire. Dolan, 90’larda geçen filminin estetiğinde dandy’den drag’e, hipster’dan quipster’a (urbandictionary.com’da queer ve hipster kelimelerinden türetilmiş bir terim) uzanan bir yelpazede tanımlayabileceğimiz bir ‘kült’ tat yakalıyor perdede.

Filmin başında, henüz hikâyeyi bilmediğimiz için anlamlandıramadığımız prologda, sisler arasında yürüyen Laurence’a yöneltilen türlü türlü yavaş çekim bakış filmin ortalarında bir kez daha tekrarlandığında anlam kazanacak. Laurence bir edebiyat öğretmeni olarak çalıştığı okula ilk kez kadın kıyafetleriyle gittiğinde okuldaki herkesin ona yönelttiği bakışların aynısı bunlar; Laurence’ın ve sevgilisi Fred’in hayatları boyunca maruz kalacakları ‘bakış’. Dolan da filmine benzer bir kostüm giydiriyor. Kimilerini rahatsız edebilecek bu kostüm, Laurence ve Fred’in yaşadığı toplumsal baskıya, ‘kem’ gözlere inat, perdeyi şaşaalı, pozcu, gösterişçi bir estetikle donatan bir meydan okuma olarak anlam buluyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.