Şu An Okunan
Martin Eden: Yüksek İrtifada Vurgun

Martin Eden: Yüksek İrtifada Vurgun

Martin Eden, Jack London’ın yarı otobiyografik klasiğini İtalyan işçi sınıfı uyanışının göbeğine taşıyor. Belgeselleriyle tanınan Pietro Marcelli, büyüleyici bir sinema diliyle ‘dönem filmi’ mesafesinden sıyrılıyor ve Yeşilçam’dan da çok iyi tanıdığımız o ‘fakir oğlan’ın içine çektiği havayı olduğu gibi solutuyor.

Selin Gürel

Koca bir asır önce yaratılan ‘Martin Eden’in sınıflar arası uçurumları hırs, ter ve hayal kırıklığına bulanmış şekilde aştığı sinema-TV uyarlamaları hiç de yalnız sayılmaz. Jack London’ın biraz da kendini portrelediği kahramanının öyle tanıdık, öyle evrensel bir öyküsü var ki, sınıf kavramının geçerliliğini koruduğu her çağa her ülke tarihine oturtulabilir, her topluma uyarlanabilir; bir Ömer Lütfi Akad filminde de bir Frank Capra filminde de bir Claude Chabrol filminde de rahatlıkla yolunu bulabilir. Belgeselci Pietro Marcello’nun 20. yüzyılın başındaki Amerika’dan tahminen 20-30 yıl sonrasının İtalya’sına taşıdığı hikâye de o topraklarda doğmuşçasına yerli; temiz çamaşır kokulu Napoli sokaklarıyla en ufak bir kan uyuşmazlığı yaşamıyor, serbest bir edebiyat uyarlaması olmanın bütün nimetlerinden faydalanıyor. Esere dilediğinde çok yakın, kimi zaman çok uzak. Hatta onsuz da pekâlâ var olabilir.

BİR ANTİ-KAHRAMAN OLARAK EDEN
Filmin esere en sadık tarafı, Martin Eden’in tıpkı London’ın tasavvur ettiği gibi bir anti-kahraman olarak çizilmesi. Eden hanımefendilerin beyefendilerin önünde “Bir zamanlar fakir bir genç vardı” tiradı attığında, uğruna gözyaşı akıtacağınız bir Yeşilçam karakteri değil. Oysa filmin Yeşilçam dünyasına da eldiven gibi oturan bir öykü iskeleti var. Zengin kız-fakir oğlan. Şık partilere uyum sağlayamayan fakir oğlanın kin dolu öfkesi. Sefalet içindeki sokaklarda zorla oradan oraya sürüklenen zengin kızın tiksinti ve korkusu. Asla yeterince sevilmeyen ama hep çok seven, fedakâr mahalleli kız. Portakallı gazoz içerken yaşanan ilk mahalleli kız-zengin kız karşılaşması. Gözleriyle zehirli oklar fırlatan, kibirli zengin kız annesi. Kibarlığı gerçek hislerini belli etmesine engel olan, mesafeli zengin kız babası. İçkici, aşağılık enişte. Yüzü gülmeyen, çilekeş abla. Evin ortasına her akşam kurulan içki masası. Veresiye satan ama lokmaları boğazlara dizen bir bakkal. Hayatının son demlerini yaşayan, serseri akıl hocası. Zor anda koşulsuz yardıma koşan, şefkatli dul. Kadir İnanır’lı, Filiz Akın’lı, Adile Naşit’li, Sırrı Elitaş’lı, Selma Güneri’li bir film bu. Filiz Akın’ın ailesini hiçe sayıp yanındaki birkaç parça eşyayla yoksul mahalleye koştuğu ya da Kadir İnanır’ın nihayet Selma Güneri’nin değerini anladığı, yarı mutlu yarı buruk bir finalle noktalanan… Ama hayır, Martin Eden genç bir Kadir İnanır karakteri gibi küskün, öfkeli ve gururlu görünse de; hesapçılığını saklayamayan, itibar iştahıyla ürkütücü, kendi sınıfını hakir görmekten kendini alamayan, özenti bir idealist aslında. Görür görmez âşık olduğu, onun cehaletini yüzüne vururken en ufak bir rahatsızlık duymayan zengin kızı Elena’ya “Sizin gibi olmaya karar verdim” diyor. Eğitimsizliğiyle girişeceği amansız bir savaşın ilk cümlesi bu. Film, Martin Eden’in omurgasızlığını hiç saklamıyor.

Marcello, Eden’i İtalyanlaştırmakta da hiç güçlük çekmiyor. Filmini Napoli’den sürülen İtalyan anarşist Errico Malatesta’nın görüntüleriyle açarken, Jack London’ın Oakland’ından çok uzaklarda. Aslen Oakland’lı Eden’i İtalyan işçi sınıfı uyanışının tam göbeğine atıyor. Kanlı canlı bir İtalyan kahramanı o artık. Sınıf bilincinin oluştuğu, işçi sınıfının üst sınıflar için korkutucu hâle gelmeye başladığı, devrim umutlarının yoksulluğu biraz olsun unutturduğu, grevlerin zengin sofralarında hafif bir sarsıntı yarattığı, heyecanlı bir dönem. Sosyalizme karşı bireyciliği savunduğu ama her iki tarafa da yaranamadığı sahnelerde Eden, sadece sınıfsal olarak değil politik olarak da hiçbir yere ait olamamasının acısıyla değişiyor, yaşama sevincini yitiriyor, nihayetinde her iki tarafın da kuklasına dönüyor. Eden’in yaşadığı bütün hayal kırıklıkları arasında kendi halkının onu asla anlayamayacağını fark ettiği an, Luca Marinelli’nin şahlanan performansıyla filmin unutulmaz sahnelerinden birine dönüşüyor.

BUĞULU AMA SAĞLAM BİR GERÇEKLİK
Zaman ve mekândan bağımsız olarak çok iyi bildiğimiz bu hikâyenin seyrini büyüleyici kılan, sıfırdan başlayıp zirveye çıkan ve tırmandıkça ruhunu kaybeden Eden’i dışarıdan izlemek yerine, onun içine çektiği havayı olduğu gibi soluyabilme ayrıcalığı. Arada uzun yıllar ve nesiller yokmuşçasına. Sadece kahramanın yaşadığı yıllarda çekilen bir filmi izliyormuşuz gibi değil de, iki saat boyunca bizler de bizzat o çağda dolanıyormuşuz gibi. Dönem filmi, biraz da seyircinin çağıyla izlediği filmin çağı arasındaki hissi mesafenin uzunluğuyla kendini belli eder. İşte bu yüzden Martin Eden’den dönem filmi tadı almıyoruz. Kendimizi tarihin uzak bir köşesinde konumlandırmamıza izin vermiyor. Bu hafif buğulu ama sapasağlam gerçekliğin arkasında, araya büyük bir maharetle serpiştirilen gerçek görüntüler olduğu kadar 16mm tercihinin de etkisi var. Eden’in ruhundan geçenleri kimi zaman çocukluğuna dair diyalogsuz anlarla seyirciye geçiren Marcello, görüntü yönetmenleri Francesco Di Giacomo ve Alessandro Abate ile birlikte tüm bunları birleştirip bir rüyanın görsel dokusuna ulaşmaya çalışıyor ve başarıyor da. Görüntü yönetmenleri gösterişe kaçmadan ve etrafından dolanmadan İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne tutunuyor; özellikle ait olmadığı bir sınıfın sınırlarına girdiği anda Eden’in hissettiği tedirginliği ve öfkeyi hareketli kamerayla görünür kılıp, yer yer kahramanın bakış açısını bizlerin bakış açısına dönüştürerek akıma modern bir dokunuş da kazandırıyor.

Bazen Eden’in ruhunda kopan fırtınayı sembolize eden bir geminin dalgalarla boğuşmasını izliyoruz. Bazen geçmişten kopan arşiv görüntülerinin renklendirildiğini fark ediyoruz. Hiç tanımadığımız insanların gündelik hayatlarını, neşeli çocukları, utangaç anneleri, dertli babaları, titrek ışıklı yıkık dökük evleri dikizliyoruz. Görsel açıdan filmin dünyasına yamalanmış ama nasılsa o dünyaya birebir uyumlu bu görüntüler, belgesel türünden gelen ve bu yöntemi daha önce kullanan bir yönetmen için büyük bir buluş olmasa da, filmin gerçekliğine muazzam bir katkıda bulunuyor. Sokaktan geçen gerçek insanları izlerken, köşeden her an koşar adımlarla Martin Eden’in de çıkmasını bekler haldeyiz. Arşivle filmin görsel dokusu arasındaki ayrım işte bu kadar muğlak. Marcello’nun, teknik işçiliğiyle kendine hayran bırakan bu filmi televizyonda ya da bilgisayar ekranında izlenmesi için çekmediği muhakkak. Sinema perdesinde, üstelik herhangi birinde değil, sorunsuz bir perdede izlendiğinde değerini katlayan o filmlerden Martin Eden.

Filmin iki ayrı noktasında, farklı sınıflardan gelen ablası ve sevgilisinin Eden’in yazdığı iç karartıcı öyküleri aynı argümanla eleştirdiğini görüyoruz. Ablası, işçi sınıfının içler acısı haliyle yüzleşmektense gülmeyi tercih edeceğini söylüyor. Sevgilisiyse umut dolu öykülerin daha iyi hissettirdiği, daha çok okuyucu toplayacağı, dolayısıyla daha çok kazandıracağı fikrinde. Eden, her ikisinin söylediklerine de içerliyor. Sınıflar arası eşitsizliğe dair bunca söz söyleyen filmde, sınırların silikleştiği bu anlar çok anlamlı. Umudu seyircisinden sonuna kadar esirgerken, farklı sınıflardan gelen karakterlerinin ağzından umutlu öykülere duyulan özlemin dile getirilmesi ve hangi çağda olursa olsun okuyucu/seyirci memnuniyetinin yüksek kazançla yakın ilişkisi, Martin Eden’in sinemadaki makûs kaderini de tayin eder nitelikte. Olsun, biz onu umutlanmak için sevmedik.

© 2013 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.