Şu An Okunan
Phantom Thread: İlk Teyelde Aşk

Phantom Thread: İlk Teyelde Aşk

Paul Thomas Anderson ile Daniel Day-Lewis’in olağanüstü yeteneklerini yeniden buluşturan Phantom Thread, etrafındaki kadınları şekillendirmeye ve her şeyi kontrolü altında tutmaya çalışan ünlü bir terzi ile onun gücünün sınırlarını gören bir ‘ilham perisi’ arasındaki ilişkiyi anlatıyor.

Phantom Thread’i 1940’ların gotik romanslarına göz kırpan Paul Thomas Anderson usulü müstehzi bir romantik komedi olarak tanımlamak mümkün.1 Bu, daha önce defalarca izlediğimiz, müzmin bir bekârın günün birinde hayatının kadınıyla karşılaşması ve o kadının her şeyi değiştirmesinin hikâyesi. Ancak bu formül Anderson’ın elinde çarpıcı bir karakter çalışmasına dönüşmüş. Bunda, yönetmenin daha önce Kan Dökülecek filminde birlikte çalıştığı oyuncu Daniel Day-Lewis’in katkısı yadsınamaz.2 Anderson ve Day-Lewis ikilisi yine hırslı, duygusuz, zor bir karakter yaratmışlar: Reynolds Woodcock. Ama asıl ilginç ve şaşırtıcı olan, toksik masküliniteden mustarip bu adamın ihtiyacı olan panzehri hiç çekinmeden uygulayan Alma karakteri. Anderson bu sefer kendisinden pek beklenmeyecek, şefkatli bir tonla yaklaşmış karakterlerine. Bu da filme mizahın yanı sıra sıcak bir ton katmış.

Reynolds Woodcock
Woodcock Türkçede ‘çulluk kuşu’ anlamına geliyor ama aynı zamanda ‘wood’ (odun) ve ‘cock’ (argoda çük/penis) kelimelerinin birleşimi. Anderson ve Day-Lewis karakterin adı konusunda şakalaşırken Day-Lewis bunu önermiş. Önce gülüp eğlenmişler ama sonra gerçekten de senaryoya koyup denemeye karar vermişler ve sonunda karakterin adı böyle kalmış.

Phantom Thread’den sonra oyunculuğu bırakacağını açıklayan Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı Reynolds Woodcock, ismiyle müsemma biri; alışkanlıklarından ve kurallarından asla taviz vermeyen kaskatı bir adam. Londra’da, aralarında kraliyet mensuplarının da bulunduğu son derece varlıklı kadınlar için titizlikle hazırlanmış elbiseler yaratan bir moda tasarımcısı. Çoğu başarılı erkek gibi onun da arkasında bir kadınlar ordusu var: Woodcock Moda Evi’nin işletmesini yürüten kız kardeş Cyril, elbiseleri diken
terzi kadınlar ve sıklıkla değiştiğini anladığımız ‘ilham perileri’. Bu son kategorideki kadınlar Woodcock için birer eşyadan farksız; ilhamdan ziyade rahatsızlık vermeye başladıklarında (yani manken değil de insan olduklarını hatırlattıklarında) Cyril tarafından, yanlarına teselli olarak verilen Woodcock imzalı bir elbiseyle birlikte nazikçe kapı dışarı ediliyorlar. Woodcock, kadın elbiselerini tasarlarken gösterdiği özeni ve inceliği kadınların kendisine göstermeye pek tenezzül etmiyor. O zarif elbiseler, bu adamın hor gören tavırlarıyla, duygusal şiddete varan kabalığıyla tuhaf bir zıtlık oluşturuyor. Tam bir narsist olan Woodcock’ın kalbi yalnızca işi için atıyor. Bir de annesi için. Sinema âlemindeki pek çok ‘sorunlu’ erkek gibi Woodcock’ın da hikâyesinde ölü bir anne var. Giysilerinin içine teyellediği bir saç buklesini hep kalbinin üzerinde taşıyor. Hayatına giren kadınlara da annelerini asla yanlarından ayırmamalarını öğütlüyor (Her konuda, özellikle de kadınlara ne yapmaları gerektiğini dikte etme hakkını görüyor kendinde). Dikiş dikmeyi annesinden öğrenmiş. Hattâ on altı yaşındayken, ikinci evliliği için annesinin gelinliğini dikmiş. Asla evlenmemiş olmasını biraz da buna –gelinlik dikmekle bağdaştırılan lanetlere– bağladığını anlıyoruz. Lanetli olmadığını, her şeyi kontrol etmeye çalıştığı ve güçlü adam oyununu oynadığı için etrafına duvarlar ördüğünü ona Alma’nın göstermesi, yüzüne haykırması gerekiyor. Ve biraz daha fazlası…

Alma
Filmin şefkatli ve mizahi tonunun ve hikâyeyi sıradışı kılan gelişmelerin sırrı Alma’da gizli aslında. Film onun bakış açısından, onun anlatısı olarak çerçeveleniyor. Bu derece soğuk bir adama anlayış gösterebilmemiz (gösterebilirsek) de biraz bu sayede mümkün oluyor. Alma’nın Woodcock’ın güç gösterilerini ciddiye almaması, bu horozlanmaların gülünçlüğünü açığa vuruyor. “Bence yalnızca güçlüymüş gibi davranıyorsun” diyor Alma. Woodcock buna “Güçlüyüm ben” diye karşılık verdiğinde pek de ikna edici olmuyor. Cyril uzun uzun konuşup Woodcock’ın kendine has takıntılarını meşrulaştırmaya çalışırken Alma durup “bence fazla mızmız” dediğinde, özenle işlenmiş o karizmatik persona’nın (Her sabah insan içine çıkmadan önce uzun bir giyinipkuşanma ritüeli gerçekleştiriyor) maskesi düşüveriyor.

Filmin en önemli zaaflarından biri Alma’ya dair çok az bilgi vermesi, dolayısıyla da bu karakterin motivasyonlarını yeterince tanımlayamaması. Açılışta Woodcock’ın kendisinin tüm hayallerini gerçek kıldığını söylüyor ama o hayallerin tam olarak ne olduğuna, bu adama neden inatla katlandığına dair yeterince bilgi edinemiyoruz (Elbiseleri, parayı daha sonraki diyaloglarda küçümsemesine bakılırsa bunların peşinde olmadığını söyleyebiliriz). Aksanından Alma’nın ‘yabancı’ olduğunu anlıyoruz. Bunun ötesindeki ipuçları ise oldukça muğlak. Aksanı Alman aksanını andırıyor; film savaş sonrası dönemde geçiyor; Woodcock’ın müşterisi olan zengin kadınlardan biri savaş sırasında Yahudilere vize satmakla itham edildiğinde Alma ağlamaklı oluyor, öfkeleniyor ve kadının bu elbiseyi hak etmediğini, onu derhal geri almaları gerektiğini söylüyor; bir gece tartışırlarken Woodcock Alma’yı hayatını mahvetmek için düşman cephesinden gönderilmiş bir ajan olmakla suçluyor, defalarca silahının nerede olduğunu soruyor… Tüm bunları bir arada okuduğumuzda Alma’nın savaş sırasında İngiltere’ye kaçmış bir Alman Yahudi’si olduğunu söyleyebiliriz. Onun neler yaşadığını, nerelerden geçerek buraya geldiğini düşündüğümüzde gözü karalığı, direnci, dikbaşlılığı ve iradesi anlam kazanıyor. Bir yandan da film, bir tür diktatör olarak tanımlayabileceğimiz Reynolds ile ancak Nazi şiddetini yaşamış, yani diktatoryal bir yönetimi deneyimlemiş ve bundan sağ çıkmayı başarmış bir kadının başa çıkabileceğini ima etmiş oluyor.

Cyril
Woodcock’ın kız kardeşi de en az kendisi kadar katı ve donuk. O da gelinlik lanetinden nasibini almış (gelinliği dikerken Woodcock’a yalnızca o yardım etmiş) ve hiç evlenmemiş. İkisi birlikte geçirdikleri yıllar içinde, restoranda birbirlerinin yemeklerini ısmarlayabilecek kadar uyumlu hâle gelmişler. Reynolds Woodcock’ın odasına kapıyı çalmadan girebilen tek kişi Cyril. Bizi de, muzip bir bakışla gözlerimizin içine bakarak, Woodcock evine buyur eden o oluyor filmin başında. Muhtemelen Reynolds’ın zorbalığına zorbalıkla karşılık vermeyi öğrendiği için bunca yıl onunla birlikte yaşamayı başarabilmiş: “Benimle kavga etmeye kalkışma, canlı çıkamazsın” diyor buz gibi bir sükunetle çayını yudumlarken. Durum böyle olunca Reynolds’la ilişkiye giren her kadın gıyaben Cyril ile de ilişkiye girmiş oluyor. Örneğin, bir restoranda romantik bir akşam yemeği yenirken birden çiftin masasına bir masa ekleniyor ve Cyril oraya yerleşiveriyor. Alma da, Woodcock’la geçirdiği ilk gecede Cyril kayıtsızca aralarına katılıp (vahşi bir hayvanın kendi bölgesine giren yabancı bir hayvana yaptığı gibi) onu kokladığında alarm zillerini duyuyor aslında. Ama gitmiyor. Hiç de hayra alamet olmayan bu durumdan neden koşarak uzaklaşmadığı, filmin pek açıklayamadığı bir karar. Ama çok net bir karar. Zaten Alma’nın “evet”leri film boyunca hep çok net. Sorulara asla “neden olmasın”, “olabilir” ya da “belki” gibi muğlak cevaplar vermiyor. Düşünüyor ve “evet” diyor. Sonra da bu beyanının arkasında duruyor. Woodcock’la birlikte olma konusunda da çok kararlı. Bu uğurda aşırıya kaçan yöntemlere başvuracak kadar…

Alma ve Reynolds (ve Cyril)
Filmin açılışında Alma, Woodcock’la ilişkilerini şöyle özetliyor: “O benim hayallerimi gerçekleştirdi, ben de karşılığında ona en çok arzuladığı şeyi verdim: Her bir parçamı.” Film boyunca bir yandan, Cyril’in delici ve sorgulayıcı bakışları altında gelişen bu değiş tokuşa, diğer yandan da bu alışverişle birlikte güç dengelerinin değişmesine tanık oluyoruz. Alma’yı canlandıran Lüksemburglu oyuncu Vicky Krieps, bir düello gibi görünse de bunun bir düet, bir dans olduğunu söylüyor.3 İkisi karşılıklı olarak birbirlerini sınıyor, birbirlerinin

sınırlarını ve tahammüllerini zorluyor, kendi alanlarını ve benliklerini savunuyorlar. Woodcock, Pygmalion hikâyesini andırır şekilde Alma’yı kendi standartlarına göre parça parça yeniden yaratmaya kalkışırken Alma
da Woodcock’ı tersyüz ediyor, onun içini dışına çıkarıyor. İkisi de birbirlerinin bedenlerine kendilerine has yöntemlerle müdahale ederek birbirlerine yaklaşıyor, birbirlerini ele geçiriyorlar. Woodcock steril, ölçülü, hesaplı bir biçimde, titizlikle hazırladığı elbiselerle Alma’yı kendince bir kalıba sokmaya çalışırken Alma da –kendine has ve beklenmedik bir yöntemle– Woodcock’a ölümlü ve kusurlu bir bedeni olduğunu, onu (doğanın etkilerini) kontrol edemeyeceğini, çaresizliğini kabullenmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Daha ilk buluşmalarında Woodcock, Alma’ya dair duyduğu heyecanın bencilce olduğunu açık ediyor. Alma’nın bedeninin (Woodcock’ın nezdinde) mükemmel olan ölçüleri onu cazip kılıyor: Dikeceği elbiseler için kusursuz bir model teşkil edecek Alma. O ilk gece Alma’yla (romantik bir akşam yemeğinden sonra evine davet ettiği bu kadınla) sevişmiyor; onun üzerinde bir elbise tasarlıyor. İdealindeki kadını Alma üzerinden yaratabileceğine ya da Alma’yı o ideale uygun şekilde yeniden tasarlayabileceğine inanıyor. Cyril de bu ritüele katılıyor ve birlikte Alma’nın ‘boyunun ölçüsünü alıyorlar’. Bu esnada Cyril, Alma’nın “memesinin olmadığını” ifade ediyor. Alma’nın afallayıp özür dilemesi üzerine Woodcock’ın verdiği tepki, bu ilişkide (ve genel olarak hayatta) kendine biçtiği tanrı rolünün bir ifadesi: “Hayır, sen mükemmelsin,” (Alma bir an için rahatlıyor), “Benim işim sana onları vermek”, (kısa bir sessizlik), “Eğer öyle yapmayı seçersem…”

Ancak Alma, insanların yemek yerken çıkardıkları seslere kadar her şeyi kontrol edebileceğini sanan, romantik sürprizleri ‘tuzak’ olarak algılayan bu adamın hayatında
bir kukla olmaya hiç niyetli değil. Daha ilk buluşmalarında bu tavrını belli ediyor. Woodcock ona gözlerini dikmiş bakarken “benimle bir göz kaçırmama yarışına girmek istiyorsan kaybedersin” diyor. Feminist sinema kuramının kalbinde yer alan bakma/bakılma meselesi düşünülünce
bu oldukça ciddi bir meydan okuma. Bu zorlu mücadelede Alma’nın Cyril engelini de aşması gerekiyor. Woodcock’ı onun önerdiği şekilde değil de kendi yöntemleriyle sevmek ve tanımak istediğini Cyril’e tekrar tekrar hatırlatması gerekiyor. Alma’nın bir elbisenin kumaşını beğenmeme cüreti gösterdiği sahne, Alma, Cyril ve Woodcock arasında tam bir köşe kapmacaya dönüşüyor: Kim haklı, kim zevkli, kim güçlü, bu evde kimin sözü geçiyor? Alma haklı olduğu ve dolayısıyla da inatla geri adım atmadığı için, Woodcock onu önce sınıfsal olarak aşağılamaya kalkışıyor. Bu esnada Cyril aradan çekiliyor. Sonra Woodcock bilindik erkek yöntemlerine başvurup, söylediği şeyin kendisi söylediği için doğru olduğunu savunmaya kalkışıyor, sonunda da bağırıp konuyu kestirip atıyor, Alma’yı susturuyor.

Onun dikbaşlılığını kendi egosuna yöneltilmiş müthiş bir tehdit olarak algılayan Woodcock kendisini kovmaya yeltendiğinde de direniyor Alma. Yoğun bir şekilde hazırlandığı defileden sonra tükenip çöken Woodcock’ın ihtiyacı olan şeyin biraz uslanmak ve durulmak olduğunu seziyor. Onun anne özleminin, kontrolü bırakabilme, kendini güvenle başka birine teslim edebilme ihtiyacının bir yansıması olduğunu… Bu ihtiyacın gereklerini kendi kendine gerçekleştiremeyen Woodcock’ı buna mecbur bırakıyor. ‘Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer’ söylemine farklı bir yorum getiren Alma, ilk kez garson olarak yemek servis ederken tanıdığı ve ‘aç oğlan’ olarak tanımladığı Reynolds’a özel bir yemek hazırlıyor; gevşemesini, yumuşamasını, açılıp ‘içini dökmesini’ sağlıyor. Woodcock ateşler içinde yatarken beliren annesinin hayaleti, yerini az sonra odaya giren Alma’ya bırakıyor. Woodcock değişmeyen bir evin ölü bir ev olduğunu idrak ediyor. Annesinin hayaletinin yerine hayat dolu Alma’yı kabul ediyor.

Notlar
1  En bilinen örnekleri arasında Alfred Hitchcock’un Rebecca’sını ve Fritz Lang’ın Secret Beyond The Door’unu anabileceğimiz gotik romanslarla (ki onların kökleri de edebiyattaki Gotik akıma uzanır. Özellikle Brontë Kardeşler’in romanları önemli bir ilham kaynağı olmuştur) yakın akraba bir film Phantom Thread. Bu hikâyelerde genç ve naif bir kadın alelacele kendinden yaşlı ve zengin bir adamla evlenip onun malikânesine taşınır. Sonra, ilk başlarda romantik ve baştan çıkarıcı görünen bu adamın zalim yanıyla yüzleşir. Bu cazibeli zalim erkek karakterinin arketipi olarak
Mavi Sakal’ı ve onun belki de en ünlü reenkarnasyonunu, ‘Jane Eyre’deki Rochester’ı anabiliriz. Alma’yı bu hikâyelerin kadın karakterleriyle karşılaştırmak, özellikle de feminizmin kadın temsilleri üzerindeki etkisini irdelemek açısından ilginç olabilir.

2  Anderson senaryoyu yazarken sürekli olarak Daniel Day-Lewis’le iletişim halindeymiş. Ayrıca, metot oyuncusu olan Day-Lewis, role hazırlanırken dikiş dikmeyi öğrenmenin yanı sıra canlandırdığı karakterin çoraplarına kadar tüm kıyafetlerini, köpeklerini, kalemlerini ve ev eşyalarının büyük kısmını kendi seçmiş. Lynn Hirschberg, “Daniel Day-Lewis Opens Up About Giving Up Acting After Phantom Thread”, W Magazine, erişim: 
14 Şubat 2018, <goo.gl/YPKS1R>.

3  Kate Kellaway,“Actor Vicky Krieps: ‘I Spent a Whole Day Staring Into Greenery to Avoid Daniel Day-Lewis’”, The Guardian, erişim 14 Şubat 2018, <goo.gl/a1XhhX>.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.