Şu An Okunan
Paris Yanıyor: Şatafatlı Bir Yangın

Paris Yanıyor: Şatafatlı Bir Yangın

Kuirfest’in kült filmler bölümünde gösterilen 1990 yapımı Paris Yanıyor New York’un drag balolarında şekillenen altkültüre dair eğlenceli, sarsıcı, cayır cayır bir belgesel. Jennie Livingston’ın altı yıl boyunca yaptığı çekimler, bu balolardaki performans coşkusunu kaydederken, aslında her türden toplumsal kimliğin bir performans olduğunu da hatırlatıyor.

Bu yazı Altyazı’nın 168. sayısında yayımlanmıştır.

“Oraya gitmek sanki Harikalar Diyarı’na gitmek gibi. Oraya gidiyorsun ve kendini gay olarak yüzde yüz… doğru hissediyorsun.”
Paris Yanıyor’daki bir röportajdan

Paris Yanıyor (Paris Is Burning, 1990) New York’da çoğunluğu Afro-Amerikan ve Latin kökenli eşcinsel ve trans bireylerin katıldığı drag balolarının ve bu balolar etrafında şekillenen altkültürün hikâyesini anlatıyor. Dilerseniz filmi sosyolojik bir hadiseye çok yakından bakan bir belgesel olarak izleyin, dilerseniz muhteşem performansların sergilendiği seksen dakikalık bir şov olarak. Her halükârda izleyeceğiniz film çok çarpıcı, öğretici, yürek burkucu, eğlenceli, sosyolojik, politik; cinsiyet, sınıf ve kimlik üzerinden konuşulabilecek pek çok konuda ufuk açacak bir film.

Filmde LaBeija evinin “annesi” Pepper LaBeija baloları “bu balolar az çok bizim süper star olma fantezimiz, Oscar’lar gibi. Bu balolara katılan çocukların çoğunun hiçbir şeyi yok. Yemek bile yemiyorlar. Yani anlayacağın baloya bile açlıktan nefesleri kokarak geliyorlar. Uyuyacak evleri bile yok ama işte gidiyorlar, bir yerlerden bir şeyler çalıyorlar, o gece giyinip süslenip geliyorlar ve bir gece için fantezilerini yaşıyorlar” diyerek anlatıyor. Balolar kim olmak istersen olabileceğin ve bunun için coşkulu alkışlarla şımartılacağın bir yer. Üyeleri için nefret cinayetleri, AIDS, açlık, yoksulluk, çaresizlik, depresyon ve intihar sonucu çocuk yaşta ölmenin normalleştiği bir topluluk içinde, balolar dışarıdaki dünyanın tam tersi. Güzelliklerini, becerilerini, zarafetlerini, güçlerini ve zevklerini sergileyecekleri; hayatta kalabilmek için örtmek zorunda bırakıldıkları varlıklarını parıltılı bir şatafatla, kambur gibi taşıdıkları meziyetlerini ‘efsanevi’ zaferlerle taçlandıracakları yarışmalar.

‘Legend’lar (efsaneler) balo yarışmalarında üst üste zaferler kazanan drag’ler. Efsanelerin çoğu bir evin üyesi: LaBeija, Xtravaganza, Ninja… Kurucularının ya da en efsanevi üyelerinin ismiyle anılıyor bu evler ve her evin yöneticisine de ‘anne’ deniyor. Evlerden birine kabul edildiğin zaman o evin bireyleri ailen, isimleri soyadın, zaferleri ortak mutlulukların oluyor. Çoğu, aileleri tarafından reddedilmiş, terk edilmiş, şiddet görmüş bu gençler için hayatlarında hiç sahip olmadıkları bir kabul, onay ve dayanışmayı sağlıyor bu evler. Eve bir ödülle dönmenin, anneni ve kardeşlerini gururlandırmanın mutluluğunu yaşatıyor.

Balolardaki performanslar zarafet, yaratıcılık ve hakikilik kriterlerine göre değerlendiriliyor. Çeşitli kategorilerde yarışan drag’ler sahne aldıklarında sadece kostümlerini taşıma becerilerine göre değil, o kostümün temsil ettiği kimlik performansını taşıma becerilerine göre de puanlandırılıyorlar. Kıyafetleri değil hayal ettikleri, özendikleri, içlerinde taşıdıkları kişileri giyiniyorlar ve bunu o kadar hayranlık verici bir şekilde yapıyorlar ki, cinsiyet denen belanın, kimlik denen karmaşanın her şeyden önce bir performans olduğunu herhangi bir kuramın anlatabileceğinden çok daha keskin bir şekilde ortaya koyuyorlar.

Ama belgeselin asıl çarpıcı kısmı, izlediğimiz performans ve yarışma kategorilerindeki çeşitlilikle, filmin toplumsal cinsiyetin bir performans olduğunu söylemenin ötesine geçmesi ve aslında her tür toplumsal kimliğin bir performans olduğunu etkileyici bir şekilde gözler önüne sermesi. Alışıldık ‘showgirl’ drag performanslarının dışında, town and country (taşralı), BQ Realness (heteroseksüel erkek hakikiliği), thug (maço), schoolboy (kolej öğrencisi), executive (şirket yöneticisi) gibi ‘straight’ erkek kategorileri, çoğunluğu siyah ve altsınıf olan bu eşcinsel erkeklerin sınıfsal fantezilerini sergiliyor ve toplumsal cinsiyetin sınıf ve ırkla –genelde yeterince altı çizilmeyen– bağlarını dramatik bir şekilde kuruyor.

GİBİ YAPMAK VE ERKEKLİK
Belgeseli izlerken bundan iki yıl önce bir kadın pedi için çekilen reklam filmi ve Twitter’da başlattıkları #LikeAGirl hashtag’li kampanya aklıma geldi. Epeyce konuşulmuş, çığır açıcı bulunarak sosyal medyayı bir süre meşgul etmişti. Reklamda kadın ve erkek katılımcılardan “kız gibi koşmaları”, “kız gibi top atmaları” isteniyor. Hepsi abartılı bir güçsüzlük ve beceriksizlik performansı sergiliyorlar. Üstüne üstlük kendilerini korumak adına bunu da özellikle gülünçleştirerek (ve kendi performanslarıyla kendileri de gülüp eğlenerek), yani ‘taklit’ yaptıklarının altını kalın çizgilerle çizerek yapıyorlar. Ardından on, on iki yaşındaki kız çocuklarından aynı şeyleri yapmaları isteniyor ve hepsi de canavar gibi koşuyor, vuruyor, tekmeliyor. Ardından ‘taklit’i yapanlara bu kız çocuklarının performanslarını izletiyorlar ve “kız gibi yapmak ne zaman bir aşağılamaya dönüştü?” sorusunu yöneltiyorlar. Talihsiz denekler ani bir aydınlanmayla ne yaptıklarının farkına varıp “güçlü” kız çocuklarına hayranlıklarını ifade ediyor, kendi içlerindeki ‘küçük kız’dan özür diliyor, toplumsal cinsiyet kalıplarından sıyrılıp nedamet getiriyor…

Reklam kısa yoldan kadın/erkek, kız/oğlan çocuğu olmanın, toplumsal kabul ve dayatmalar üzerinden biçilen hâllerinin taklit ettiğimiz performanslar olduğunu;  “doğal” ya da “normal” değil kültürel olarak norm olduğunu gösteriyor. Buraya kadar reklamın “çığır açıcı” olmasa da bu basit ama pek önemli gerçeği sergilemesi bakımından elverişli olduğu kabul edilebilir. Ancak reklam aynı zamanda tartışmaya açtığı cinsiyet meselesi üzerine çok daha az dillendirilen ve çok daha sinsi bir kabulü de, hem örtüyor, hem de yeniden üretiyor.

Reklamdaki “güçlü” kız çocuklarının hepsi, kendilerinden istenen koşma, top atma gibi basit eylemleri yaparken beden dillerinden anlaşılacağı üzere kendi sınırlarını fiziksel olarak zorlayan aşırı bir çabaya giriyorlar. Yüzleri kasılıyor, bakışları sertleşiyor, kasları geriliyor. Bu şekilde “kız gibi koşmanın” güçsüzlük olduğu tasdik edilirken, “kız gibi koşmamak” başarılması gereken eril bir performansa dönüşüyor. Yani aslında kızlara yeterince çabalarsanız “kız gibi” değil, “erkek gibi” olabilirsiniz ve siz de “güçlü”, “başarılı” olabilirsiniz diyor reklam. Teşekkürler reklam!

Serpil Sancar ‘Erkeklik: İmkansız İktidar’ kitabının girişinde “diğer toplumsal cinsiyet konumlarında olduğu gibi erkekliğin bir iktidar ilişkisi bağlamında inşa edilip farklı bağlamlara eklemlenerek hareket edebilmesi için sahip olunan/yitirilen bir meta gibi düşünülmesi”1 gerekir diyor. Toplumdaki erk asıl olarak erkeklik üzerinden inşa edildiğinden en çok erkekliğin, ama iktidar bağlamında düşünüldüğünde bütün cinsiyet ve hatta toplumsal kimlik konumlarının, Sancar’ın ifade ettiği gibi “sınırları ve kaybedilme koşulları her zaman belirsiz, değişken ve geçişli, gündemde olan bir iktidar inşa stratejisi olmak durumunda” olduğunu söyleyebiliriz. İş adamı/kadını, zeki kadın/erkek, güçlü kadın/erkek ya da her ne olmak istiyorsanız, toplumsal onay alıp başarı kazanmak zihnimizde beliren bir görünümün/performansın başarılmasından geçiyor. Bu görünümün fabrika ayarları ise beyaz, erkek, orta-sınıf ve heteroseksüel.

Paris Yanıyor’da toplumsal adaletsizliğin her veçhesinden payını almış alt-sınıf, Afro-Amerikan ya da Latin kökenli eşcinsel erkekler için başarılı bir iş adamı olmak ‘süper star’ olmak kadar erişilmez. Peggy Phelan Paris Yanıyor belgeselindeki ‘iş adamı/yönetici’ kategorisi üzerine yazarken, iş adamı drag’iyle iktidar ve sınıf/ırk/cinsiyet görünümleri arasındaki ilişkide ortaya çıkan eşitsizliklerin, performatif becerilerle aşılmaya çalışıldığını; bu çabanın da “olmak” ile “görünmek” arasındaki mesafeyi hem ortadan kaldıran hem de yeniden tasdik eden bir doğası olduğunu vurguluyor.2

Filmin yönetmeni Jennie Livingston’ı da, bir parkta karşılaştığı ‘vouging’ yapan bir geyle birlikte gittiği balo salonunda ilk anda çarpan şey, olmak ile görünmek arasına sıkışan kimliklerin bu ikircikli doğası olmuş. (‘vouging’, Vogue dergisine poz veriyormuş gibi yapılan bir dans; evet, Madonna’nın Vogue klibindeki gibi.) Livingston New York Üniversitesi Film Okulu’nda yirmi üç yaşında bir öğrenciyken, aldığı belgesel dersi için okulun ödünç kamerasıyla çıkacağı altı yıllık bu serüvenin ilk durağında, bir balo yarışmasından içeri adımını ilk attığında, kendi kendine şöyle demiş: “İşte James Baldwin’in hakkında yazdığı her şey burada. Kimliğimizi nasıl kuruyoruz? Tüketici olarak erişimin yokken, tüketim toplumunda nasıl yaşarsın? Toplum sana olması gerektiği gibi görünmediğini söylerken sen kendini nasıl seversin?”

OLMAK VE GÖRÜNMEK
Paris Yanıyor, Livingston’ın bu sorulara cevap aradığı bir belgesel. Bevery Hills’de Yahudi bir ailede büyümüş beyaz bir kadın olarak, tamamıyla yabancı olduğu bu dünyaya dışarlıklı bir merakla yaklaştığı bir film. Bu dışarlıklı bakış ve öğrenme merakını filmin yapısında da görmek mümkün. Livingston filmi aynı bir ansiklopedinin maddeleri gibi balo kültürünün terimlerinin ve kategorilerinin açıklandığı bölümlere ayırıyor ve merakını kapsamlı bir incelemeye dönüştürüyor. Ama aynı zamanda izleyici olarak, belgeselin çekildiği altı yıl boyunca o dışarlıklı bakışın yavaş yavaş içerlikli bir hâl aldığına da tanık oluyoruz. Başlangıçta marjinal bir altkültürün temsili olarak dinlediğiniz anlatı, kendi içinde sonsuz çeşitlilik taşıyan ve daha geniş ölçekte, tüm toplumsal yapıyı yansıtan çarpık bir aynaya dönüşüyor.

İşte Paris Yanıyor’ın en etkileyici özelliği de, bu çeşitliliğin toplumsal yaşantının her alanına yayılıyor olması ve bu yolla kendimizi tanımladığımız her kimliği taşırken ait “göründüğümüz” toplumsal sınıf/ırk/cinsiyet konumlarına bahşedilen, bu konumlardan esirgenen ayrıcalıklarla ‘olmaya’ izinli ya da imkânlı ‘olduklarımızı’ hatırlatıyor olması. Bu hatırlayışın yarattığı muallak ve tekinsiz bir gerçek var; ‘olmaktan’ çok ‘görünmeye’ değer veren bir toplumsal yapı içinde yaşıyoruz. Ve mesele ‘görünmek’ ise kuşkusuz kimse bu konuda Paris Yanıyor’daki muhteşem drag’lerin eline su dökemez. Öyleyse belgeselin hatırlattığı daha önemli ve çarpıcı bir gerçek daha var: Demek ki biz, olmaktan çok görünmeye değer veren bu toplumsal yapı içinde, iktidar rejiminin bahşettiği sınıf/ırk/cinsiyet ayrıcalıklarına yaslanan beyaz/erkek/heteroseksüel muktedirlerin üzerindeki o ayrıcalıkları bir söküp atabilsek, sadece dünya yerinden oynamaz, bu eril düzen tüm şatafatıyla cayır cayır yanar!

NOTLAR
1 Serpil Sancar, Erkeklik: İmkansız İktidar (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), 7.

2 Peggy Phelan, Unmarked: The Politics of Performance (London: Routledge, 1993), 112.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.