Şu An Okunan
Vahşiler: Hâkim Irkın Fantezileri

Vahşiler: Hâkim Irkın Fantezileri

Yerlilerin topraklarından sürülüp toplama kampını andıran “rezervasyonlar”a yerleştirilmesini öngören tehcir politikalarına karşı direnen son yerli kabilelerin de yenilgiye uğratıldığı 1892 yılında, New Mexico’da geçen Vahşiler, Çılgın Kalp ve Kardeşim İçin filmleriyle tanınan Scott Cooper’ın dördüncü uzun metrajı. 

“Yerlilerin kökünü kazıyarak bir kıtayı bakir topraklara dönüştürebilir misiniz?”1

Amerika’da bir hayalet dolaşıyor. Yerli soykırımının hayaleti. Hollywood da dâhil devletin tüm ideolojik aygıtları bu hayaleti kovmak için ittifak içindeler. Amerika’nın kuruluş mitlerini pekiştirmeye yarayan bir tür olan westernlerde Vahşi Batı’nın yabanıl topraklarında yaşam mücadelesi veren beyaz yerleşimcilerin uygarlıktan nasibini almamış Kızılderililerden çektiklerini izleyip durduk yıllar yılı. ABD’li oyuncu ve yönetmen Scott Cooper’ın son filmi Vahşiler (Hostiles, 2017) de klasik westernlerden aşina olduğumuz bir sahneyle açılıyor. Kafa derisi yüzmeye meraklı vahşi Kızılderililerin masum beyazlara saldırıp evin babasıyla –birisi kundaktaki bebek olmak üzere– üç çocuğu acımasızca katlettiği bu sahne, John Ford’un başyapıtlarından Çöl Aslanı’nda (The Searchers, 1956) başkahramanın akrabalarının katledilip yeğeni Debbie’nin kaçırıldığı Komançi saldırısını getiriyor akla. Türün klasiklerine saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmeyen Vahşiler, 1800’lerin sonunda geçen ve beyazlar ile Kızılderililer arasındaki ilişkiyi ele alan revizyonist bir western. Vahşiler, dibe vurmuş geçkin bir country şarkıcısını konu alan Çılgın Kalp (Crazy Heart, 2009) ve şiddet dolu bir intikam hikâyesi anlatan Kardeşim İçin (Out of the Furnace, 2013) filmleriyle tanınan Scott Cooper’ın dördüncü uzun metrajı. Yerlilerin topraklarından sürülüp toplama kampını andıran “rezervasyonlar”a yerleştirilmesini öngören tehcir politikalarına karşı direnen son yerli kabilelerin de yenilgiye uğratıldığı, dolayısıyla artık çatışmaların dinmeye yüz tuttuğu 1892 yılında, New Mexico’da geçiyor film. Yerlilerin direnişini kırarak zaferini ilan eden federal hükümet, bir yüce gönüllülük gösterisinde bulunup kanserden ölmek üzere olan Cheyenne şefi Yellow Hawk’un yedi yıllık tutsaklığın ardından atalarının Montana’daki topraklarına gömülme isteğini yerine getirmeye karar veriyor. Yellow Hawk ve ailesine bu zorlu yolculukta eşlik etme göreviyse iflah olmaz Kızılderili düşmanı, süvari yüzbaşısı Joseph Blocker’a düşüyor. Vahşiler, bir Kızılderili şefiyle ABD süvarisini yan yana getiren bu kurmaca hikâye üzerinden kimin daha vahşi olduğunu sorgulamaya koyuluyor.

Amerikan Ruhu
İngiliz yazar D.H. Lawrence’tan bir alıntıyla açılıyor film: “Amerikan ruhu özünde katı, izole, çilekeş ve katildir. Hâlâ da yumuşamış değil.” Kahramanımız Yüzbaşı Blocker, Lawrence’ın tarif ettiği Amerikan ruhunun beden bulmuş hâli sanki. Öyle ki Blocker’ın öldürdüğü Kızılderililerin haddi hesabı yok. Hattâ ABD’ye karşı direnişin simgesi hâline gelen efsanevi Siyu Şefi Oturan Boğa’dan daha fazla kafa derisi yüzdüğü rivayet ediliyor. Ne de olsa o, çoğunluğu kadın ve çocuk üç yüze yakın yerlinin öldürüldüğü Wounded Knee gibi katliamlarda üzerine düşen görevi kahramanca yerine getirmiş liyakatli bir ABD askeri. Filmde de vurgulandığı
gibi Blocker ile emirleri göz ardı ederek bir Kızılderili aileyi katlettiği için cinayetten hüküm giyen, apoletleri sökülmüş süvari subayı arasındaki tek fark, Blocker’ın işlediği bütün cinayetleri yasalar dahilinde işlemiş olması. Filmin başında Blocker
ile tıpkı onun gibi çoluk çocuk demeden sayısız insan öldürmüş eski dostu Çavuş Thomas Metz’in oturup eski güzel günleri yâd ettiklerini görüyoruz.

Namlı Kızılderili katili Blocker, Latinceden Jül Sezar’ın yazılarını okuyacak kadar kültürlü, İncil’i elinden düşürmeyecek kadar da inançlı biri aynı zamanda. Blocker’ın hem Greko-Roman kültürü hem de Hıristiyanlıkla özdeşleştirilmesi, onu Batı uygarlığının temsilcisi kılıyor gözümüzde. Sert yüz ifadesinin yumuşadığına nadiren tanık olduğumuz, vakur ve ketum kahramanımızın aslında ne kadar ince ruhlu olduğunu, kocası ve çocukları Komançiler tarafından katledilen Rosalie’ye gösterdiği nezaketten anlıyoruz. Tam da Hollywood klişelerine uygun olarak Rosalie, zamanla bu karizmatik ABD süvarisinin karşı konulmaz cazibesine kapılmaktan kendini alamıyor.

Silah arkadaşlarının ölümünden sorumlu tuttuğu bir Kızılderili şefine eşlik etme görevini ilk başta içine sindiremeyen Blocker’ın yolculuk esnasında her nasılsa kökten bir dönüşüm geçirerek Yellow Hawk’a ve onun şahsında bütün Kızılderililere beslediği kinden arındığını görüyoruz. Hattâ bununla kalmayıp derin bir vicdan muhasebesine giriştiğine ve geçmişte işlediği katliamlardan dolayı pişmanlık duyduğuna tanık oluyoruz. “Seninle birlikte benim de bir parçam ölüyor” diyor Blocker yaşlı Kızılderiliye. Blocker’ın çok kısa bir süre önce hiç mi hiç güvenmediği için zincire vurduğu, gözünü bir an olsun üstünden ayırmadığı can düşmanıyla nasıl birdenbire böyle derin, duygusal bir bağ kurduğuna akıl erdirmek güç doğrusu. Zira kafilelerine saldıran Komançilere karşı birlikte savaşmaları dışında Blocker’ın Yellow Hawk’a bakışındaki bu 180 derecelik değişimi izah edecek hiçbir şey yok. Bu değişimi Blocker’ın yolculuk sırasında Yellow Hawk’u yakından tanıma fırsatı bulma- sıyla da açıklayamayız çünkü iki saatten uzun süren film boyunca Yellow Hawk’un Blocker’la doğru dürüst bir çift laf ettiğini görmüyoruz bile.

İyi Kızılderili
Vahşiler’deki Kızılderililer, iç dünyaları, duyguları olan karakterler izlenimi vermiyorlar hiç. Nitekim filmin evreninde yalnızca konuşmak değil, acı ve öfke gibi güçlü duygular beslemek de beyazlara has bir ayrıcalık. Blocker’ın ilk baştaki hasmane tutumuna rağmen Yellow Hawk’un hâlinde tavrında düşmanlıktan, nefretten veya öfkeden eser yok. Sessizce oturup uzaklara bakmaktan başka pek bir şey yapmayan bu halim selim Kızılderilinin bir zamanlar beyazlara korku salan bir savaşçı olduğuna inanmak zor. Sadece Yellow Hawk değil, oğlu ve gelini de onları hapse tıkan, halklarını katledip yerinden yurdundan eden beyazlara kin gütmediklerini en baştan belli ediyorlar, onların sadık dostu ve müttefiki olduklarını her fırsatta kanıtlıyorlar. Velhasıl beyazlarla işbirliği yapıp kötü Kızılderililere karşı omuz omuza çarpışan iyi Kızılderili klişesiyle karşı  karşıyayız gene.2 Kısacası Yellow Hawk
da Son Mohikan’daki (The Last of the Mohicans, 1992) Chingachgook gibi beyazlardan yardımını esirgemeyen, onların üstünlüğünü teslim edip tarih sahnesinden silinmeye mahkûm bir ırkın üyesi olduğunu metanetle kabullenen “iyi” Kızılderililerden. Beyazlara boyun eğmeyip savaş baltalarını gömmeyi reddeden “kötü” Kızılderililerin ise canavarlaştırılması kaçınılmaz, tıpkı Rosalie’nin ailesini katleden Komançiler gibi. Yırtıcı hayvanlar misali çığlıklar atan Komançiler, önüne geleni vahşice öldüren, kana susamış, insanlıktan nasibini almamış bir güruh. İşin garibi bu görüşü ırkçı
bir beyaz değil, bizzat Yellow Hawk’un kendisi dile getiriyor. Yerlileri olumlu bir şekilde resmettiği farz edilen revizyonist westernlerde bile kötü Kızılderililer eksik olmaz genellikle. Sözgelimi Kurtlarla Dans’ta (Dances with Wolves, 1990) “iyi” Siyu kabilesinin karşısında “kötü” Pawnee kabilesi yer alır.

Vahşiler’de nasıl kötü Kızılderililer varsa ırkçı beyaz toprak sahipleri gibi
kötü beyazlar da var, yani film beyazların da vahşilikte Kızılderililerden geri kalmadığı mesajını veriyor. Böylelikle film, kıtadaki Amerikan yayılmacılığının sebep olduğu beyazlarla Kızılderililer arasındaki çatışmaların kaynağını “vahşiliğe”, yani maddi koşullardan kopuk, evrensel, soyut insan doğasına indirgiyor. Dolayısıyla Adolf Hitler’e ilham kaynağı olan3 ABD hükümetinin 19. yüzyılda izlediği soykırım ve tehcir politikalarıyla bu politikalara karşı yaşam haklarını savunan Kızılderililerin direnişi aynı kefeye konuyor filmde. Blocker’ın karşılıklı anlayış ve hoşgörüyü vurgulayan “iki taraf da büyük kayıplar verdi, şimdi
el sıkışıp barışma zamanı” minvalindeki sözleri, yerli soykırımının üstünü örtmeye yarıyor sadece. Hâl böyleyken Blocker’ın Yellow Hawk’a geçmişe bakmamasını salık vermesi çok doğal.

Sonunda kocası ve çocukları Kızılderililer tarafından öldürülen beyaz kadın ile annesi ve babası ırkçı beyazlar tarafından öldürülen yerli çocuğun yan yana gelmesiyle etnik açıdan karma bir aile çıkıyor ortaya. Öksüz ve yetim kalan Yellow Hawk’un torununun Rosalie ve Blocker’ın yanında, Jül Sezar okuyarak büyüyeceğini ima eden bir “mutlu sonla” noktalanıyor film, yani yerli çocuğun beyaz Amerikalıların kültürü tarafından asimile edileceğini muştulayan bir finalle. Bütün farklılıkların aynı potada eriyip ortak Amerikan kimliğinde birleşmesini öngören eritme potası (melting pot) ideolojisini pekiştiriyor film böylelikle. Bu eritme potasında yitip giden Kızılderililerin kendi kültürleri olacak elbette. Nihayetinde Vahşiler, beyazların bakış açısından çekilmiş, revizyonist görünümünün altında Amerika’nın resmi ideolojilerini pekiştirmeye yarayan,
o bildik iyi Kızılderili-kötü Kızılderili karşıtlığını yeniden üreten bir western. Velhasılıkelam biz bu filmi daha önce görmüştük.

NOTLAR
1 D.H.Lawrence, Studies in Classic American Literature, (Cambridge ve New York: Cambridge UP, 2003), 42.
2 Hollywood filmlerindeki iyi Kızılderili klişesi hakkında bkz. Ward Churchill, Fantasies of the Master Race, (San Francisco: City Lights Books, 1998), 179-181.
3 John Toland, Adolf Hitler, (NewYork:Doubleday, 1976), 702.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.