Şu An Okunan
Woman at War: Koronun Sesini Dinle

Woman at War: Koronun Sesini Dinle

Prömiyerini Cannes’ın Eleştirmenler Haftası bölümünde yapan Woman at War, çevreci aktivist Halla’nın hikâyesine odaklanırken teatral estetiği ve kendine has mizahıyla öne çıkan bir politik gerilim.

İlk uzun metrajı Atlar ve İnsanlar’la (Hross í Oss, 2013) adını duyuran İzlandalı yönetmen Benedikt Erlingsson’un ikinci uzun metrajı Woman at War (Kona Fer í Stríð), yerli alüminyum sanayisine savaş açan çevreci aktivist Halla’nın hikâyesini anlatıyor. Görünüşte bir koro şefi olarak sessiz sakin bir yaşam sürdüren Halla, bu kimliğin arkasına gizlenerek çeşitli gerilla yöntemlerle sabotaj eylemleri düzenliyor. Orta yaşlı bir kadın olarak kendisinden beklenen toplumsal rolleri tersyüz eden, hattâ tam da bu beklentiler sayesinde eylemlerini sürdürebilen savaşçı karakteriyle Halla, geçen sene izlediğimiz Agnieszka Holland imzalı İz’in (Pokot, 2017) kahramanı Janine’i andırıyor. Başına buyruk, fevri ve tutku dolu savaşçı kadın karakterleri ve onlara her an dönüşerek, şekil değiştirerek yardım eden, onları saklayan, koruyan ve bağrına basan doğayı kullanışlarıyla masalsı/mitolojik bir atmosfer kuruyor bu filmler.

Gitgide bir seri katil hikâyesine dönüşen bir gerilim filmi olan İz gibi Woman at War da tür sineması konvasiyonlarından çokça yararlanıyor. Film, İzlanda’nın uçsuz bucaksız dağlarında oradan oraya koşturan, elinde oku, sırtında patlayıcı dolu çantası, tepesindeki drone’lardan ve helikopterlerden kaçan kahramanıyla gitgide bir ajan filmine, gerilim dolu bir aksiyona dönüşüyor. Hattâ Erlingsson, Halla’nın ikiziyle yer değiştirerek hapishaneden kaçtığı sahnede Görevimiz Tehlike serisinin meşhur maske sahnelerine gönderme yapmışa benziyor. Adetâ doğa adına ‘casusluk’ yapan Halla’yı sürekli geniş planlarda küçük bir nokta olarak görüyoruz, kahramanımız koşuyor, kaçıyor, saklanıyor, savaşıyor. Erlingsson, aksiyon filmlerinde klasik hâline gelmiş olan, karakterin geniş planlara sıkıştığı bu kovalamaca sahnelerini tam da bu konvansiyonu tersine çevirmek için kullanıyor. İnsanı sadece vücut ısısıyla tespit edebilen drone’ların/teknolojinin mesafeli, soğuk ve indirgemeci bakışının karşısına sürekli yeryüzüyle, toprakla, suyla ve havayla temas hâlinde olan Halla’yı koyuyor. Halla bazen suya girerek vücut ısısını düşürüyor, bazen bir koyun postunun altına gizleniyor, bazense bir çimenliğin altında siper alıyor. Drone’ların ve polisin Halla yerine sürekli dağlarda gezen ve İspanyolca konuşan bir turisti yakalaması bir yandan ülkedeki ırkçılığa mizahi bir gönderme yaparken, bir yandan da savaş bölgelerinde “kazara yanlış hedefi öldüren” drone’ların dehşetini hatırlatıyor. Halla ise, kelimenin gerçek anlamıyla doğayla bir bütün olabildiği için kaçabiliyor. Erlingsson, bu sahnelerde bizim görüş açımızı drone’nunkiyle sınırlıyor, uzaktan neler olduğunu tam olarak anlayamıyoruz, kafamız karışıyor. Böylece yönetmen, aksiyon filmlerinin seyirciye bir tür tanrısal bakış bahşetmek için kullandığı geniş planları bu otoriter bakışı kırmak ve yeryüzüne yakın, doğayla temas hâlinde olmanın değerini vurgulamak için kullanıyor.

Doğa ve teknoloji arasındaki savaş, drone’un Halla’ya yaklaştığı sahnede doruğa ulaşıyor: Halla, ‘ilkel silahı’, biricik okuyla robotu vuruyor ve kendine çekiyor, sonra da onu çıplak gücüyle, elleriyle parçalıyor. Hikâyede Halla’nın yoluna çıkan engellerin insanlar değil teknolojik araçlar olduğunu, karşısına aldığı devletin, polisin ve şirketlerin ise seslerini genelde teknoloji aracılığıyla duyurduğunu görüyoruz. Eyleminin en kritik yerinde, elektrik tellerini kestiği esnada elektrikli testerenin pili bitiyor örneğin. Devlet görevlileri Halla’nın çevreci bildirisini medya aracılığıyla kendi lehlerine çeviriyorlar, televizyonda, radyoda, gazetelerde boy gösteriyor ve Halla’yı bir türlü rahat bırakmıyorlar. Böylece Halla ‘düşmanın’ bir elektrik telinden, bir devlet bakanından ya da bir polis memurundan çok daha fazlası olduğunu, çok daha entegre ve sistematik bir yapıyla karşı karşıya olduğunu görüyor. Ama bu farkındalık hâli onu kardeşi gibi bireyci bir yere savurmuyor; ideallerine daha sıkı bir şekilde sarılmasını sağlıyor. Ancak Erlingsson karakterinin bu yer yer “naif” denebilecek yaklaşımını, hikâyenin masalsı/mitik boyutunu seyirciyi yabancılaştıracak şekilde öne çıkararak kırıyor.

Tanıkların Müziği
Woman at War, kimi eleştirmenlere göre fazla doğrudan, seyirciyi yabancılaştıran, teatral bir yapı kuruyor. Film boyunca üç kişilik bir orkestra ve yine üç kişilik bir halk korosu Halla’ya eşlik ediyor. Bazen ıssız bir dağ tepesinde Halla’nın savaşına tempo tutuyor, onu yüreklendiriyor, bazense evdeki duygusal bir ânına yumuşak tınılarla eşlik ediyorlar. En başlarda sadece arka planda yer alan bu ekip, gitgide anlatı dünyasına küçük hamlelerle dâhil oluyor ve Halla, harekete geçmeden önce onlara bir koro şefi gibi işaret vermeye başlıyor. Antik Yunan tragedyalarının bazen tanık olarak, bazense söylenemeyenleri dile getiren sözcüler olarak araya giren korolarına benziyor bu ekip. Halla eylemleriyle ilgili haberleri duymamak için televizyonu kapadıkça arkadaki orkestra üyeleri kanalı inatla geri açıyor ve duymak istemediklerini ona hatırlatıyor. Gitgide artan bu etkileşim Halla’nın kontrolü ele geçirmesi ve kaygılarını bir kenara bırakmasıyla paralel ilerliyor. Ukrayna’daki bir savaşta ailesini yitiren küçük bir kızı evlat edinmeye karar veren kahramanımız bireysel yaşamıyla politik idealleri arasında gidip gelirken arkadan gelen tınıları dinliyor ve karar vermeye çalışıyor. Böylece başlardaki radikal eylemlilik hâli yerini başka tür bir politik sorumluluk anlayışına bırakıyor.

İkiziyle yaptıkları bir konuşma Halla’nın yaşadığı ikilemi açıkça göz önüne seriyor: Sadece kendini kurtardığın zaman dünyanın kurtuluşuna bir damla eklemiş olur musun? Yoksa tek tek damlaların birikmesine zaman yok ve daha büyük eylemlere mi kalkışmalısın? Erlingsson’un teatral/Brechtyen kullanımının, zaten çokça tartışılmış ve çözümsüzlüğü nedeniyle eskimiş bu soruların didaktik tonunu kırmaya yönelik bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, arkadaki koro/orkestra, tam da bu sorular Halla’nın kafasını bulandırdığı, onu gitgide bir tür eylemsizliğe sürüklediği anlarda devreye giriyor. Zaten Halla’nın asıl gücü, yaptığı eylemi yeterli/gerçekçi bulmayan ve politik ideallerini yargılayan seslere kulaklarını tıkamasından, kendi iç sesini dinlemesinden ileri geliyor. Halla’yı bazen yüreklendiren, bazen ona hakikatı hatırlatan, bazense sadece susup dinleyen koro/orkestra ise tam da bu iç sesi temsil ediyor.

Nihayetinde doğanın sanki mistik bir güç yardımıyla Halla’yı kurtardığı bir masal, savaşa giden bir kadının, kendi deyişiyle “dağ kadının” kahramanlıklarını anlatan, mitolojik bir tür halk hikâyesi bu. Bu yolculukta Halla’nın asıl destekçisi ise onun yerine hapishaneye giren ve bu yolla kendi ‘bireysel’ kurtuluşunu politize eden ikizi Ása oluyor: “Senin yolculuğun, artık benim yolculuğum” diyor kardeşine Ása. ‘Kahramanın yolculuğunun’ mutlu sona ulaşmasının ancak bir başka kahramanın yardımıyla olabileceğini hatırlatıyor Woman at War bize. Bir hayat boyu izi sürülen, bazen tamamen kaybolan, bazen kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle bağıran o iç konuşmanın çok sesliliğine işaret ediyor bir yandan da. Toplumsal hafızadan, doğadan, tarihten ve gelenekten beslenen, hiçbir zaman tek bir zihne ait olmayan, her an değişen, dönüşen ve çoğalan bir tını gibi resmediyor onu, “senin yolculuğun, hepimizin yolculuğu” diyor sanki.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.