Şu An Okunan
29. EnergaCamerimage Film Festivali İzlenimleri

29. EnergaCamerimage Film Festivali İzlenimleri

C'mon C'mon

Polonya’nın Toruń kentinde düzenlenen EnergaCamerimage Film Festivali, bütünüyle görüntü yönetmenliğine adanmış bir etkinlik. Festivalin ana yarışması ise Hollywood gişe canavarlarıyla alçakgönüllü bağımsız yapımları bir araya getiriyor.

Polonya’nın Toruń kentinde düzenlenen EnergaCamerimage Film Festivali, görüntü yönetmenliğine odaklanmasıyla tüm dünya festivalleri arasında benzersiz bir konuma sahip. Festival kapsamında her yıl bir görüntü yönetmenine Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilip sanatçının retrospektifi sunuluyor, sektörün profesyonellerini sinema öğrencileriyle buluşturan bir dizi panel ve atölye düzenleniyor. Festivalin en işlek yeri, ana gösterim salonunun hemen yanı başında farklı markaların en yeni kamera ve lenslerinin sergilendiği market bölgesi. Belgeselden müzik videosuna, TV dizilerinden öğrenci filmlerine çok çeşitli kategorilerde düzenlenen yarışmaların ortak noktası da görüntü yönetimiyle öne çıkan filmleri bir araya getirmeleri. Kataloğundaki film künyelerinde yönetmenden önce görüntü yönetmeninin adının geçtiği, gösterimleri takip eden soru-cevap seanslarında önceliğin görüntü yönetmenlerine verildiği, istisnasız her filmin jeneriği sırasında görüntü yönetmeninin isminin yoğun bir alkışla karşılandığı bir festivalden bahsediyoruz.

The Last Duel
Son Düello

Çerçevesini böyle kuran bir festivalde, spot ışıkları altındaki ana yarışma da doğal olarak, görsel nitelikleriyle öne çıkan filmlerden oluşuyor. Fakat ilginçtir, bu kriterin neredeyse tek öncelik olması aynı zamanda pek çok açıdan dengesiz bir seçkinin ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu yıldan örnek verecek olursak Avrupa sanat sinemasından alçakgönüllü örneklerin Ridley Scott’ın Son Düello’su (The Last Duel) ve Denis Villeneuve imzalı Dune: Çöl Gezegeni (Dune) gibi epik Hollywood yapımlarıyla, görece düşük bütçeli Polonya filmlerinin Kral Richard: Yükselen Şampiyonlar (King Richard) ve Respect gibi popüler biyografik filmlerle boy ölçüşmek zorunda kaldığı bir yarışma bu. Kanadalı sinema yazarı ve tarihçisi James B. Evans ve Polonyalı eleştirmen ve akademisyen Marcin Adamczak’la birlikte oluşturduğumuz Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) jürisi olarak bizim de ilk günden itibaren en temel kaygımız bu konuda oldu. Tartışmalarımızın önemli bir bölümü gerek bütçe gerek yaklaşım açısından aralarında dağlar kadar fark olan filmleri nasıl karşılaştırmak gerekir sorusu etrafında şekillendi. Buna karşılık Joe Wright başkanlığındaki ana jüri bu konuya belli ki çok da takılmamıştı; Bronz Kurbağa ödülü Denis Villeneuve’ün Dune’una, Gümüş Kurbağa Joel Coen’in The Tragedy of Macbeth’ine, en iyi filme verilen Altın Kurbağa da Mike Mills imzalı Amerikan bağımsızı C’mon C’mon’a gitti. Bu üç filmin adlarının aynı cümlede geçmesi bile seçkideki çeşitliliği anlatmak için yeterli aslında. 

Daha önce Türkiye’de gösterilmiş ve bugüne kadar hakkında bolca yazılıp çizilmiş Dune: Çöl Gezegeni, Son Düello, Fransız Postası (The French Dispatch), Belfast gibi yapımları bir kenara bırakarak En İyi Film seçilen C’mon C’mon’dan başlayalım: Başparmak (Thumbsucker, 2005) ve Yeni Başlangıçlar (Beginners, 2010) gibi filmleriyle tanınan Mike Mills’in bu siyah-beyaz filmi, ABD’nin farklı kentlerinde gençlerle röportaj yapan radyo programcısı Johnny’nin (Joaquin Phoenix) o zamana kadar pek de tanımadığı on yaşındaki yeğeni Jesse’yle kurduğu mecburi ilişkiye odaklanıyor. Orta yaşlarına gelmiş, kendi yaşamındaki hayal kırıklıklarını gençlerin hayallerine, umutlarına kulak vererek onarmaya çalışan Johnny ile kabına sığmayan, haşarı Jesse arasında adım adım gelişen dostluğu, güven ilişkisini, yaşadıkları çatışmaları en sıradan ayrıntılara dikkat kesilerek işliyor yönetmen. Joaquin Phoenix son dönemdeki görkemli performanslarına kıyasla çok daha sade ve nüanslı bir karakter portresi ortaya koyarken Jesse’yi canlandıran Woody Norman da ona başarıyla eşlik ediyor. Kayıp duygusuna, sevme ve sevilme ihtiyacına, bu dünyadaki yerini bulma çabasına dair incelikli bir film C’mon C’mon; hiç çekinmeden yılın en güçlü Amerikan bağımsızlarından biri olduğunu söyleyebiliriz.

The Tragedy of Macbeth
The Tragedy of Macbeth

Joel Coen’in uzun yıllar sonra tek başına yönettiği ilk film olan The Tragedy of Macbeth, Shakespeare’in daha önce perdeye defalarca aktarılmış oyununun sadık bir uyarlaması. Joel Coen ve görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel, iktidar hırsı ve suçluluk duygusu temaları etrafında gezinen bu klasik metni perdeye aktarırken özellikle ışık ve gölgeden etkili bir biçimde yararlanan siyah-beyaz görselliğe özen göstermişler. Mekânları, kostümleri olabildiğince sadeleştiren ikili, çoğu yerde tiyatro sahnesini çağrıştıran bir dünya kurmakla birlikte, hiç de teatral olmayan bir filme imza atıyorlar. Coen Kardeşler mizahını ya da Coen filmi dendiğinde aklımıza gelecek diğer öğeleri barındırmayan bir film The Tragedy of Macbeth; ama Macbeth’in ruhunu yansıtmak konusunda bugüne kadar yapılmış uyarlamalardan aşağı kalır bir tarafı yok kesinlikle. Başrollerdeki Denzel Washington ve Frances McDormand’ın parladığını da belirtelim.

On üç filmlik yarışma programında Hollywood gişe canavarlarının ve Amerikan bağımsızlarının gölgesinde kaldığını söyleyebileceğimiz yapımlardan Nahschuss (The Last Execution), Doğu Almanya’da infaz edilen son ölüm cezasının trajik öyküsünü anlatıyor. Franziska Stünkel’in sekiz yıllık bir senaryo sürecinin ardından çektiği filmin kahramanı, yeni girdiği istihbarat servisindeki görevini sorumluluk duygusuyla yerine getirirken tanıklık ettiği olaylar sonucu bağlı bulunduğu kurumları ve resmî ideolojiyi sorgulamaya başlayan Dr. Franz Walter. Başrolünü Lars Eidinger’in üstlendiği filmin temel handikabı, Soğuk Savaş dramlarından aşina olduğumuz Doğu Bloğu temsillerinin ötesine geçmeyi ya da senaryosunu bu tip filmlerin ezberlerinden kurtarmayı becerememesi. Yine de konu edinilen gerçek öykünün sarsıcılığı ve 70’ler Doğu Almanya’sındaki yaşamın ayrıntılarına gösterilen özen, yer yer etkili olmayı başaran bir film çıkarmış ortaya. 

Stefan Ruzowitzky’nin Hinterland’ıysa Birinci Dünya Savaşı sonrası Viyana’sında geçen biçimsel bir deneme. Savaşın bitmesinden birkaç yıl sonra ülkesine geri gelebildiğinde yıkılmış bir imparatorluk ve yeni kurulmuş bir cumhuriyet bulan, cephede ve esir kamplarında çektiği çileler nedeniyle beklediği saygıyı görmeyen Peter Perg’in polis teşkilatındaki işine döndükten sonra çözmeye çalıştığı seri cinayetleri anlatıyor Hinterland. Ruzowitzky’nin filmi Alman Dışavurumculuğu’ndan ve Günah Şehri’nden (Sin City, 2005) izler taşıyan iddialı görsel dünyasıyla bir süre izleyicinin ilgisini ayakta tutsa da anlatı düzleminde aynı başarıyı gösteremiyor ve yaratıcılıktan uzak seri katil öyküsüyle sınıfta kalıyor.

Animals
Animals

Son olarak, FIPRESCI jürisi olarak ödüle layık bulduğumuz Animals’a da değinelim: Nabil Ben Yadir imzalı film Belçika’da 2012’de işlenen ve ülke tarihinin ilk homofobik cinayeti olarak tanımlanan dehşet verici olayı konu ediniyor. İlk bölümde Müslüman, eşcinsel bir erkek olan otuz yaşındaki Brahim (Soufiane Chilah) ile ailesi ve akrabaları arasındaki aşılması imkânsız uçuruma tanık oluyoruz. Annenin doğum günü sebebiyle evde düzenlenen parti sırasında abisi onu kenara çekip “tamam sen kendi hayatını yaşa, kabul ama bizim değerlerimize de saygı duy” diyor. Bizim için de çok tanıdık bu sözlere Brahim “mümkün mü ki böyle bir şey?” diyerek isyan ediyor, zira beş yıllık sevgilisini ailesiyle tanıştırması da, eşcinsel olduğunu onlara söylemesi de söz konusu bile değil. Bu ilk bölümde kamera kullanımı ve başkarakterine yaklaşımıyla Dardenne Kardeşler sinemasını çağrıştıran film, Brahim’in kendisini bir gey bar çıkışında kaçıran dört genç adamın işkencesine maruz kaldığı ikinci bölümü cep telefonu kayıtları üzerinden anlatıyor. Son derece zor bir izleme deneyimi sunan, izleyicinin boğazına bir yumru olup oturan bu kısmın ardından son olarak, katillerden birinin dünyasına konuk oluyoruz. Homofobinin, İslamofobinin ve yabancı düşmanlığının iç içe geçtiği Animals şiddeti temsil etme biçimiyle, hikâyesini bağladığı yerle bolca tartışma yaratma potansiyeline sahip, sert ve tavizsiz bir film. Eleştirmenler jürisi olarak tercihimiz, her yerde görebileceğimiz görkemli Hollywood yapımlarındansa elbette bu tür düşük bütçeli ama kuvvetli bir denemeyi öne çıkarmak oldu. Dileriz Animals’ı yakın zamanda Türkiye’de de izleyebiliriz.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.