Şu An Okunan
Selanik Belgesel Film Festivali: İnsanın Doğayla İlişkisi

Selanik Belgesel Film Festivali: İnsanın Doğayla İlişkisi

Selanik Belgesel Film Festivali, kent halkının yoğun ilgisini çeken bir festival. Bu yıl 1-10 Mart tarihleri arasında gerçekleşen festivalin odak noktaları arasında insanın diğer türlerle ve çevresiyle ilişkisi öne çıkıyordu.

Bu yıl yirmi birincisi düzenlenen Selanik Belgesel Film Festivali’nde belgesel sinemanın şehrin gündelik hayatına nüfuz ettiği capcanlı günler yaşandı. Altı farklı salona yayılan gösterimler ve günün hemen her saati uzun kuyruklarıyla göze çarpan bilet satış noktaları, bu festivalin Selaniklilerin hayatında önemli rol oynadığını gösteriyordu. Sabah ve öğle gösterimlerinin öğrenci ve 65 yaş üstü seyircilerin yanı sıra işsizlere de ücretsiz olması, takdir edilesi bir diğer noktaydı.

Festivalin açılış gecesinde sahnedeki sunucular arasında gördüğümüz köpek, bu yılın temasının hayvanlara odaklanacağının ilk işaretini veriyordu. Aslında çerçeve bundan çok daha genişti. İnsanın hayvanlarla, doğayla ve evrenle ilişkisi üzerine kurulu sayısız film yer alıyordu programda. John Berger’ın ‘Hayvanlara Niçin Bakarız?’ başlıklı metni bu yıl festivalin çatısını oluşturmuş ve program hazırlanırken sorular bu metin üzerinden sorulmuş.

Elbette insanın yeryüzündeki konumu, etrafındaki diğer türlerle ve yaşadığı çevreyle ilişkisi pek de iyimser bir tablo üzerinden yansıtılmıyor. Tek tür olarak çoğalmak ve kurduğu tüketim sistemine uygun bir hayat sürmek adına insanın etrafındaki her şeyi nasıl büyük bir düşüncesizlik ve acımasızlıkla katlettiğini sergileyen belgeseller ön plana çıkıyor programda.

Festivalin onur konuğu, ABD doğumlu Yunan Louie Psihoyos, kariyerine National Geographic fotoğrafçısı olarak başlayıp hayvanların yakınında çalışarak edindiği deneyimlerden sonra kendini bir vegan aktivisti olarak bulmuş. Psihoyos festival için, en sevdiği ve bilinç yaratacağına inandığı on çevre filminden oluşan ‘Carte Blanche’ adlı bir bölüm hazırlamış. İklim değişikliğinden eğlence endüstrisi için sömürülen balinalara, mercan resiflerinin yok oluşundan aşırı balık avına, insanoğlunun dünyaya hükmederken onu yok etmesine dair her türden öyküler… Buna ilaveten Psihoyos’un En İyi Uzun Metrajlı Belgesel dalında Oscar kazanan Koy (The Cove, 2009) belgeselinin gösterimi yapıldı ve kendisine Altın İskender Onur Ödülü verildi. Psihoyos tüm belgesellerini aktivizm amacıyla yaptığını, sinemaya duyduğu ilginin öncelikli olarak insanları belirli konularda harekete geçirme ve dünyayı değiştirme isteğinden kaynaklandığını belirtti. Sinemayla toplumsal dönüşüme katkıda bulunmak isteyen Psihoyos’a göre dünya ancak bu şekilde değişebilir ve yaşanılabilir bir yere dönüşebilir. Filminin başarılı olması onun için bilinçlerde dönüşüm yaratmasıyla eşanlamlı.

Yarışma filmleri arasında yer alan African Mirror, 1950’li ve 70’li yıllar arasında Afrika ülkelerinde, özellikle de Kamerun’da belgeseller çeken İsviçreli yönetmen René Gardi’nin arşivine odaklanıyor. Belgeselin yönetmeni Mischa Hedinger, Burkina Faso’da yaşadığı dönemde bazı Avrupalı sivil toplum kuruluşları için videolar üretirken bir “Beyaz Avrupalı” olarak kendi Batılı bakışını sorgulamaya başlamış ve aslında bu bakışın gideceği ileri noktalardan biri olarak Gardi’nin bakışını gözler önüne sermek istemiş. Gardi’nin filmlerinden parçaları, bazı metinlerini ve seyahatleri sırasında yazdığı günlükleri bir araya getirerek beyaz yönetmen bakışının bir kolonide işlediği suçları sorgulamanın yollarını aramış belgeselde.

Batılı bakışı sorgulayan bir başka film de, yine bir yarışma belgeseli olan Isis, Tomorrow. The Lost Souls of Mosul’du. Francesca Mannocchi ve Alessio Romenzi’nin belgeseli, IŞİD savaşçısı olup hayatını kaybetmiş kişilerin eşlerine ve çocuklarına kamerayı yaklaştırması, kamplardaki yaşamlarına odaklanması ve özellikle de diğer gruplarla ilişki biçimlerini yansıtması açısından derin bir ilişki yakalamayı başarıyordu. Aynı zamanda bir gazeteci olan İtalyan yönetmen Mannocchi gösterim sonrasındaki söyleşide, Batılı gazetecilerin Musul’u ve IŞİD’i yanlış yansıttıklarını, belirli aşırılıkları stereotipleştirdiklerini söyledi. Yönetmenleri bu belgeseli üretmeye iten motivasyon bölgeyi daha iyi anlamak ve anlatmak olmuş. Seyircilerden birinin yönetmenleri, belgeseli IŞİD’liler ve IŞİD karşıtları denkleminde, birbirini yiyen iki grup şeklinde inceleyip Batılıların savaştaki rolünü sorgulamamasını eleştirmesi üzerine Mannocchi belgeselin meselesinin Avrupa olmadığını, konunun bu şekilde odağından uzaklaşma riski taşıdığını belirtti. En fazla tartışma yaratan nokta ise yönetmenin Iraklıların Batılılardan şikayet etmediğini, 2003 yılında bölgeye gelmelerinden değil 2010 yılında orayı terk edip kendilerini yalnız bırakmalarından rahatsızlık duyduklarını iddia etmesiydi.

Rachel Leah Jones ve Philippe Bellaiche’in imzasını taşıyan Advocate, kendini Filistinlilerin davalarını savunmaya adamış İsrailli kadın avukat Lea Tsemel’in deneyimlerine odaklanırken animasyonun da önemli rol oynadığı bir anlatımı benimsiyor. Ülkesinde ağırlıklı olarak “hain” unvanıyla anılan Tsemel’e göre bir Filistinlinin davasını savunmak için haklı olup olmadığını sorgulamak gerekmez. İşgal edilmiş topraklarında her bir Filistinli, her ne şekilde olursa olsun davasında haklıdır. Hem belgeselin yönetmenlerinden Rachel Leah Jones hem de sürpriz konuk olarak seyirci karşısına çıkan Tsemel, gösterim sonrasında dakikalarca ayakta alkışlandı. Advocate, En İyi Belgesel ödülü Altın İskender’in de sahibi de oldu.

Müzik Belgeselleri
Selanik Belgesel Film Festivali’nin müzik bölümü de oldukça zengindi. Nick Broomfield imzalı açılış filmi Marianne & Leonard: Words of Love, 1960’lı yılların başında Yunanistan’ın Hydra Adası’nda başlayan bir aşkın bohem ve romantizm çeşnili farklı biçimlerini gösteriyor. İfade biçiminin müzikte olduğunu keşfeden Leonard Cohen’in herkesin kalbinde yer bulan şarkılar yaratıp şöhretini büyütürken aynı hızla Hydra’dan ve Marianne Ihlen’den uzaklaşmasını, bu arada gözden uzakta hâlâ ilham perisi olmaya devam eden Marianne’in de durumla başa çıkma çabasını izliyoruz. Bu dev ruh bağının her ikisi için de ömürlerinin son nefesine kadar devam ettiğini de öğreniyoruz. Leonard Cohen’in dizeleriyle süslenmiş film seyirciye yoğun duygular yaşatıyor. So Long Marianne’i belgeselden önce ve sonra dinlemek arasında ciddi fark var.

Nicolas Jack Davies’in Rudeboy: The Story of Trojan Records belgeseli, Trojan plak şirketinin geçmişine odaklanarak reggae müziğin Jamaikalılarla birlikte göç ederek İngiltere’de şekillenişini ve İngiltere’deki çok-kültürlü ortamın ilk tohumlarını atmak adına taşıdığı önemi ilgi çekici arşiv görüntüleri eşliğinde anlatıyor. Reggae’nin bu dönemde en çok da İngiliz işçi sınıfı ve çocukları tarafından ilgi görmesi, skinhead’lerle Jamaikalılar arasındaki ilk temas ve etkileşim büyüleyici. Bu müziğin ağırlıklı olarak parladığı 1971-72 yılları siyah ve beyaz müzisyenlerin ilk defa birlikte müzik yapmasına hem de Clash başta olmak üzere birçok punk grubuna ilham veriyor. Reggae’nin bu toplumsal etkisi Jamaikalı bir kadının sözlerine şöyle yansıyor: “Bu müzik popüler olana kadar siyah olmanın pozitif bir şey olabileceğinin farkında değildim.” Nikos Hantzis imzalı, Yunanistan yapımı Music for Ordinary Life Machines ise bizi Yunanistan’ın şaşırtıcı zenginlikteki minimal synthwave ortamının derinliklerine götürüyor ve bu türün ağırlıklı olarak 80’li yıllarda aldığı farklı biçimlere detaylı bir bakış atıyor.

13 Ocak 2012’de İtalya’da, Toskana açıklarında batan Costa Concordia adlı kruvazörün Godard’ın Film Socialisme’de (2010) kullandığı gemi olduğunu hayretler içinde öğreniyorum. Festivalin en ilgi çekici belgesellerinden Film Catastrophe, Film Socialisme’in kamera arkasını çekmekle görevli Paul Grivas’a ait. Grivas bu kamera arkası görüntülerini, gemi batarken kaçışan yolcuların cep telefonlarıyla çektikleri görüntülerle yoğurarak yeni bir biçime dönüştürmüş. Belgeselde Godard’ın film yönetimini yakından görmeye ek olarak Alain Badiou ve Patti Smith’e de temas ediyoruz. Gösterim sonrasında seyircilerden birinin Godard’la ilişkisini sorması üzerine yönetmenin verdiği “kendisi annemin kardeşi olur” cevabı herkesi şaşkına çevirdi. Fakat Grivas ideolojik olarak Godard’la pek etkileşiminin olmadığını, kendisinin genellikle onun istediklerini pek de sorgulamadan yaptığını ekledi.

Leonidas Vardaros imzalı Yunanistan yapımı The Anti-Fascist Struggle in the Middle-East İkinci Dünya Savaşı sırasında Samos (Sisam) ve Ikaria (İkarya) gibi işgal edilen Yunan adalarından, önce Türkiye’ye, oradan da Mısır, Filistin, Lübnan gibi Ortadoğu ülkelerine göç eden Yunanların Ortadoğu’da örgütlenerek kurdukları antifaşist ve komünist mücadeleyi, İngilizlerle kurdukları ilişkiyi anlatıyor. Yunanistan İç Savaşı’nın tam da böyle bir ortamda ortaya çıkışını çok kıymetli tanıklıklar üzerinden dinliyoruz.

Bir gemideki yaşantıyı, geminin farklı parçalarını alışılmadık bakış açılarından göstererek soyut bir düzlemden yansıtan Emiliano Mazza de Luca imzalı Uruguay yapımı Life on Board ile Cengiz Aytmatov’un roman karakteri Cemile üzerinden kesiştirdiği kadın hikâyeleriyle Kırgızistan’daki kadınları ve toplumdaki cinsiyet rollerini, direnişe kapı açan bir sonla bitirerek pitoresk bir dokuda anlatan Jamilia, yenilikçi yaklaşımıyla akılda kalan belgesellerden oldu.

Yan etkinlikler arasında çevre ve hayvanlara odaklanan konuşmaların yanı sıra kendine özgü sinemasını ev videolarından devşiren arşiv ustası Gustav Deutsch’la buluşma ufuk açıcıydı. Bunlara ek olarak Selanik Belgesel Film Festivali’nde, endüstri ve market etkinlikleri de yoğun ilgi gördü.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.