Şu An Okunan
Seyir Defteri: Rotterdam Film Festivali

Seyir Defteri: Rotterdam Film Festivali

Pandemi nedeniyle ilk bölümü çevrimiçi düzenlenen, yaz aylarında ise fiziksel gösterimler yapmayı planlayan 50. Rotterdam Film Festivali, Kaplan ve Büyük Ekran yarışmalarında seyirciye kapsamlı bir program sundu. Festivalin 1-7 Şubat tarihleri arasında düzenlenen çevrimiçi gösterimlerinde öne çıkan filmler arasında Barış Sarhan’ın ilk uzun metrajı Cemil Şov da yer alıyordu.

Öykü Sofuoğlu

Bugünlerde “kanepe” festivalleriyle ilgili söylenecek çok söz, üzerine düşünüp eğlenilecek sayısız metafor var zihinlerde. Sundance’in hemen ardından başlayan ve farklı bir festival profiline sahip olsa da kısmen onun gölgesinde kaldığını söyleyebileceğimiz Uluslararası Rotterdam Film Festivali, kanepelerimizden kalkıp birkaç ay sonra salonlarda buluşacağımıza dair söz veren iki aşamalı festivallerin ilki (sıradaysa Berlin var!). Geçtiğimiz yıl mart ayında göreve başlayan festival direktörü Vanja Kaludjercic’in festivalin ellinci yılında çevrimiçi gösterim formatını tercih etmesinin cesurca ama bir o kadar da riskli bir hamle olduğuna şüphe yok. Zira yaz aylarında planlanan salon gösterimlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bile pandeminin vicdanına kalmış durumda.

Geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu yıl hem Kaplan hem de Büyük Ekran yarışmasında gösterilen film sayısının artması festivalin seyircisine daha geniş ve kapsayıcı bir program sunmak istediğini kanıtlar nitelikte. Yine de pandemi süresince birçok film festivali gibi Rotterdam kapsamında da yapımcıların ve yönetmenlerin çevrimiçi gösterimlere karşı mesafeli duruşlarının devam ettiğini ve filmlerini salonlara saklamak istediklerini düşünmemek elde değil. 2021’de artan film sayısına rağmen ana yarışmanın, festivalin vaat ettiği yaratıcılık, özgünlük ve yenilik kriterlerine cevap veremediği izlenimiyse kaçınılmaz. Bu izlenimin filmlere kanepeden erişme lüksüyle ilgisi olup olmadığı ise elbette ki tartışmaya açık!

Kaplan yarışmasında Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen I Comete Akdeniz kıyılarına özgü yaz rehavetinin sindiği bir hikâye anlatıyor.

Ana yarışmada farklı farklı coğrafyalara, kimliklere ve topluluklara dair anlatılar yer alsa da biçimsel ve estetik yönelimler düzleminde filmler arasında yakınlıklar kurmak mümkün. Seçkide, yönetmenlerin süre konusunda kendilerini pek de kısıtlamadığına işaret eden ve ufak dokunuşlarla daha derli toplu bir anlatı sunabilecekmiş hissi uyandıran filmlerin çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Kaplan yarışmasında Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen I Comete (A Corsican Summer) ise Akdeniz kıyılarına özgü yaz rehavetinin sindiği hikâyesiyle bu tercihin hakkını veren filmlerden biri. Seyircisini Fransız ve İtalyan kültürünün iç içe geçtiği Korsika adasında yaşayan bir topluluğun çetrefilli ilişkileri arasında gezintiye çıkaran film neredeyse belgesele temas eden yaklaşımıyla öne çıkıyor. Orta ve uzun çekim ölçeklerinin tercih edildiği ve kameranın sabit konumunun gözlemci bakışı daha da güçlü kıldığı film, amatör oyuncuların diyaloglara katkılarıyla etnografik bir boyuta da sahip. I Comete tutarlı ve yapboz parçaları gibi yerli yerine oturan bir ilişki ağı kurmaktan çok, gerçek yaşam deneyimleriyle kesişen, parçalı ama bir o kadar da derinlikli bir çoklu karakter anlatısı sunuyor.

Kosovalı yönetmen Noriko Sefa’nın diğer Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen ilk uzun metrajı Në Kërkim të Venerës (Looking for Venera) patriyarkanın duvarları arasında sıkışmış genç bir kızı merkezine alan minimal ama bir o kadar da dokunaklı büyüme hikâyesiyle öne çıkıyor. Filmde ağırbaşlı ve utangaç Venera, kendisiyle taban tabana zıt arkadaşı Dorina eşliğinde arzularını keşfederken, onun jenerasyonlar arası çatışmaların eksik olmadığı ailesi karşısında da benliğini kanıtlama çabalarını izliyoruz. Boğuculuk hissini ustalıkla yansıtan yakın ve hareketli planların bolca kullanıldığı Në Kërkim të Venerës, kapalı mekânlardaki kahverengi tonların baskınlığıyla atmosferinin gücünü daha da pekiştiriyor. Film, ana karakterin yaşamın durağan akışı içinde özgürleşmeye yönelik küçük kaçamaklarına yerinde bir mesafeyle yaklaşan gözlemci bir tutuma sahip. Venera’nın çevresindekilere yönelik bakışında da yankılanan bu gözlemci tutum, aynı zamanda onun duygularını saklama çabalarını da ortaya koyarak bizlere incelikli bir karakter portresi sunmayı başarıyor.

Marta Popivoda, Landscapes of Resistance’ta belgeseli sözde nesnellik kriterinden arındırıp “partizan” bir film olarak konumlandırıyor.

Sırp asıllı komünist militan Sonja’nın İkinci Dünya Savaşı’na ve Nazi toplama kamplarına dair tanıklıklarına dayanan Marta Popivoda imzalı Landscapes of Resistance belgeseli de ana yarışmanın dikkat çekici filmlerinden. Savaş anlatılarında örneğine ender rastladığımız bir kadın direnişçi figürünü merkezine alan film, Claude Lanzmann’ın filmlerinden aşina olduğumuz bir yöntemle anlatısını arşiv görüntüleri yerine manzaralara ve tanığın sözlerine dayandırıyor. Doğadaki ve iç mekânlardaki yüzeylerin, dokuların peşine düşen yakın planlar etkileyici bir çapraz geçiş kullanımıyla birbirini takip ediyor ve Sonja’nın sesi eşliğinde seyircinin zihninde çağrışım gücü yüksek farklı imgelerin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor. Yönetmen, kendi yaşamından kesitler içeren mektupları filmine dâhil ederek odaklandığı film öznesinin siyasi/toplumsal duruşuyla günümüzdeki mümkün direniş biçimleri arasında bir bağ kuruyor. Böylelikle belgeseli sözde nesnellik kriterinden arındırıp “partizan” bir film olarak konumlandırıyor. 

Sundance ve Karlovy Vary gibi festivallerin müdavimi Ana Katz’ın, Büyük Ekran seçkisinin VPRO ödülüne layık görülen filmi El Perro que no Calla (The Dog Who Wouldn’t Be Quiet), içinde bulunduğumuz dönemin tekinsiz ruh hâlini (belki de istemsizce) yakalayan gerçek bir festival hazinesi. Kısacık süresine rağmen kahramanı Sebastian’ın hayatının apayrı evrelerinden kesitler sunan film neden-sonuç ilişkilerinden değil, karşı karşıya kalınan tesadüflerin, beklenmedik olayların ve hattâ felaketlerin özünde yer alan soyut ve absürd bir anlaşılmazlıktan besleniyor. Kuru mizahla yüklü sekanslardan travmatik kayıplara yapılan sert ve beklenmedik geçişler ana karakterin hayat deneyimini bizim seyir deneyimimizle buluşturuyor âdeta. Anlatı odağının da sürekli değişim gösterdiği filmde, Sebastian’ın hayatı bir anda tüm dünyayı etkileyen bir felaketin ağırlığı altında ezilebiliyor. Seyircisini duruluğuyla alıp götürüveren ama gerektiğinde de sertçe yere fırlatan El Perro no Calla, anlatı kalıpları karşısına dikilen cesur bir meydan okuma niteliğinde. 

Barış Sarhan’ın Cemil Şov’u görsel dilinin temeline Yeşilçam dönemiyle bağlantılı sahte arşiv görüntülerini yerleştiriyor.

Yine Büyük Ekran seçkisinde yer alan ve yönetmenliğini Barış Sarhan’ın üstlendiği Cemil Şov’a değinmemek olmaz. Yönetmenin daha evvel kısa film olarak çektiği anlatı, oyuncu olma hayalleriyle yanıp tutuşan ve bunun için de kendisine rol model olarak Yeşilçam’ın yakışıklı kötüsü Turgay Göral’ı seçen güvenlik görevlisi Cemil’le tanıştırıyor bizi. Çevresindeki insanların aşağılamaları yüzünden hayranlık duyduğu figürle ilişkisi giderek karanlık bir hâl almaya başlayan bir karakter portresi çizen film, gerçeklikten kopuş temasını merkezine alan bir sinema geleneğine dâhil oluyor. Bu bağlamda karanlık bir anti-kahraman komedisi olarak tanımlayabileceğimiz Cemil Şov özellikle Yeşilçam döneminin popüler kültüründen besleniyor ve görsel dilinin temeline dönemle bağlantılı sahte arşiv görüntülerini yerleştiriyor. Atmosfer yaratımı açısından başarılı bir tür filmi nitelendirmesini kesinlikle hak eden Cemil Şov film içinde film anlatısını görsel ve plastik öğelerle desteklemesi açısından da dikkat çekiyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.