Saplantı: Ayna Ayna, Söyle Bana
Senenin en ses getiren filmlerinden Saplantı, “masum” bir aşk dileğinin nasıl bir kâbusa dönüştüğünü anlatıyor. Günümüz ilişkilerindeki güç dinamiklerini ele alan film, romantizmin ardındaki karanlık arzulara sıradışı bir bakış atıyor.
Yılın en ses getiren filmlerinden Saplantı’nın (Obsession, 2025) şöhreti, hakkındaki iki şaşırtıcı gerçekle gitgide büyüdü: 750 bin dolarlık bütçesiyle 300 milyon doları aşkın bir gişe geliri elde etmesi ve yönetmeni (ayrıca senaristi ve kurgucusu) Curry Barker’ın 26 yaşında olması. Filmle aynı anda vizyona giren Backrooms da yine benzer bir gişe başarısı elde etti, yönetmeninin yaşı ise 20. Sinema salonları, adeta Barbie (2023) ve Oppenheimer‘ın (2023) aynı anda vizyona girdiği Barbenheimer dönemi gibi bir coşku yaşıyor diyebiliriz. Tek farkı, bu sefer şöhreti organik olarak büyüyen iki “küçük” filmden bahsediyor olmamız. Elbette iki filmin de arkasında Blumhouse ve A24 gibi şirketler var. Yine de özellikle Saplantı için “kendi hâlinde bir film” olacakken yanlışlıkla büyümüş desek pek de yanılmış sayılmayız. Bunun pek çok sebebinden biri, günümüz romantik ilişkilerinin uca çekilmiş bir versiyonunu anlatması. Dilenen bir dileğin gerçek olması kadar basit bir hikâye anlatan bu modern Aladdin masalı, her korku filmi gibi bizi en temel korku ve fantezilerimizle yüzleştiriyor. Arkadaşı Nikki’ye âşık genç bir adam (Bear), tarot kartları ve kristal taşlar gibi okült objeler satan bir dükkândan “one wish willow” adlı bir dilek çubuğu alıyor. Çubuğu kullanarak “masum” bir dilek diliyor: Nikki beni dünyadaki herkesten daha çok sevsin.
Filmin bu kadar çok kişiye hitap etmesinin nedenlerinden biri, kurduğu gündelik ve sıradan dünya. Barker, fazlasıyla fantastik bu hikâyeyi hiç de fantastik olmayan bir dünyaya yerleştiriyor. Küçük bir Amerikan banliyösünde, üç beş karakter arasında geçen film, korku türünün iyice ele geçirdiği ve karanlığın bastığı sahnelere geçmeden önce sıradan bir gençlik filmine benziyor. Elbette, film daha açılış sahnesinde bizi uyarıyor. Kameraya, yani bize doğru konuşan Bear’ın ilân-ı aşkını izliyoruz: Nikki… Hiç aklımdan çıkmıyorsun, senden başka bir şey düşünemiyorum. Arkada romantik bir müzik, konuşuyor, konuşuyor, arada karşısındaki kadını görüyoruz, biraz daha konuşuyor, artık tuhaflaşıyor – ve kestik. Müzik aniden kesiliyor. Bu sahnenin yalnızca bir ilân-ı aşkın provası olduğunu, karşıdaki kadının ise bir konu mankeni olduğunu görüyoruz. Barker aslında film boyunca bu ses oyununu sürekli kullanıyor. Karakterlerimiz tam romantik bir an yaşayacakken, her şey yolunda giderken, film tam da bir romantik komediye dönüşecekken sesteki kesme bizi irkiltiyor ve kendimize getiriyor. Tıpkı aşık Nikki’nin ara ara uyanıp kendine gelmesi gibi. Bu aslında film boyunca sürekli tekrar eden ve belki de anlatının çekirdeği olan bir meseleyle ilgili. Romantik ilişkilerin – en azından öyle gözükenlerin – ardında yatan karanlık arzular ve güç dinamiklerini bir korku malzemesi hâline getiriyor film.

Ne İzlediğine Dikkat Et
Öte yandan, açılış sahnesinin başka bir amacı da var. Filme ismini veren takıntının, aslında Bear’ın Nikki hakkındaki takıntısı olduğunu daha baştan söylüyor film. Bu nedenle filmin geri kalanında izlediğimiz, tarihsel ve toplumsal olarak çoğunlukla kadınlara atfedilen bu “takıntılı ve histerik” sevme hâlini tırnak içine alıyor yönetmenimiz. “Ne dilediğine dikkat et”ten önce, “ne izlediğine dikkat et” diyor. Bize bakıyor üstelik. Gerçekten de inanıyoruz ilk başta bu sözlere – müzik kesilene kadar. Bir yandan da sinemanın büyüsüne (ya da lanetine) küçük bir dokundurma var burada. Ayrıca Nikki’nin kim olduğu pek de önemli değil diyor bu sahne. Herhangi bir kadın da olabilirdi bu. Tıpkı geçici olarak Nikki’nin yerine geçen garson gibi. Bear’ın baştaki bu performansı, kendi sözleriyle, “kırılgan ve savunmasız” hâli ne kadar da inandırıcı. Zaten Nikki, “Freaky Nikki”ye, yani Bear’ı dünyadaki her şeyden daha çok seven o idealize kadına, o koşulsuz sevgi, şefkat ve arzuyla dolu eşe dönüştüğünde, tek boyutlu bir imge hâline geliyor. Karakterini neredeyse tamamen kaybediyor (buraya bir şerh düşelim, Nikki’nin iradesine ve direnç gösteren taraflarına aşağıda ayrıca değineceğim). Filmin bu idealize imgeyi bir “canavar” gibi resmetmesi, aslında kadınlığa değil, bu tutarsız ve gerçeklikten uzak imgeyi arzulayan erkekliğe dair bir şey söylüyor. Ne de olsa, fanteziyle korku aynı madalyonun iki yüzü. Dolayısıyla Bear bu ilk sahnede onu aynalayan, eksik taraflarını kapatan, onu olduğundan daha mükemmel gösteren bir tür “sihirli aynayla” konuşuyor – kamerayla. Lacan’ın ayna evresinden hareketle, çocuk, hatta bebek olan kişi Bear. Nikki’yi de beraberinde sürüklüyor ve onu geriletiyor. Nikki annesine muhtaç, annesi olmadığında ağlayan ve bağırıp çağıran, onsuz var olamayan, ondan ayrışamayan bir bebeğe dönüşüyor. Altına yapıyor, kıyafetine kusuyor. Bear işe gittikten sonra kapının önünde dikilip kalan ve o gelene kadar hiç hareket etmeyen Nikki’nin gülümsemesini hatırlayalım. Ya da Bear Sarah’ı öpecekmiş gibi olduğunda sinirlenen Nikki’nin ağlamaklı yüzü. İki ifade de abartılı ve fazlasıyla rahatsız edici. Bunun sebeplerinden biri, bir çocuğun ifadelerini yetişkin bir kadının bedeninde görmek aslında.
Şeytanı Silkelemek
Nikki’nin Bear’ın dileğinden sonraki değişimiyle ilgili pek çok teori var. Bir anda Bear’a takıntılı hâle gelen Nikki’nin bir tür varlık tarafından ele geçirilme ihtimali bu teorilerden en popüleri. Yönetmen bu teoriyi yalanladı, fakat bu yine de yerinde bir benzetme. Bearsız yaşayamayacak olan Nikki, Bear ondan bunaldıkça gitgide tüm karakterini, benliğini ve onu Nikki yapan her şeyi yitiriyor. Bir yerden sonra hem zihinsel hem de fiziksel olarak şeytan çarpması belirtileri gösteriyor. Tuhaf bir sesle konuşmaya ve bağırmaya başlıyor, kusuyor, geri geri yürüyor… Öte yandan bunu basit bir şeytan çarpması hikâyesi olarak okumak, filmin ilişkilerle ilgili – özellikle de toplumsal cinsiyet temelinde – kurduğu anlatıyı basite indirgemek olur. Yine de Nikki’nin yitip gitme sürecini bu benzetme üzerinden okuyabiliriz.

Şeytanın ya da doğaüstü bir varlığın musallat olduğu düşünülen insanlar, sinemada belli şekillerde temsil edilir. Öncelikle, şeytan kişiyi ilk seferde hemen istila etmez. İlk aşamada kişinin karakteri daha baskındır. Varlık yavaş yavaş yerleşir, bedeni ve zihni ele geçirir. Filmde de Nikki’nin en başlarda işine devam ettiğini, dükkândaki diğer insanlarla konuştuğunu ve Bear evde yokken var olabildiğini görüyoruz. Aslında bu dönemdeki belirtiler çok da takıntı gibi değil. Bear ve Nikki’nin “balayı” dönemi de keza. Birlikte film izleyip yemek pişiren, gülen ve sevişen sıradan bir çift var karşımızda. Ne zaman ki sıradanlık rutine dönüyor, o zaman Bear’da sıkılma belirtileri görmeye başlıyoruz. Bear karşısındakinin “karaktersizliği” karşısında kendisinin de karaktersiz birine dönüştüğünü, karşısındakini objeleştirdikçe kendisinin de bir objeye dönüştüğünü içten içe hissediyor belki. Karşısında “Beni neden benim seni sevdiğim kadar sevmiyorsun?” diye ağlayan bir kadına, “Neden Nikki gibi davranmıyorsun? Sadece Nikki gibi olmanı istiyorum…” diye hadsiz ve talepkâr sorularla gidebiliyor. Takıntılı bir şekilde arzuladığı Nikki, gerçekten de arzuladığı “şeye” dönüştüğünde sudan çıkmış balığa dönüyor. Sonuçta, kendisini tamamlamasını umduğu Nikki’yi arzulamayan Bear kim ki? Aynası kırılıyor ve kendi kendisiyle baş başa kalıyor.
Şeytan çarpması meselesine dönecek olursak, musallat olma sürecinin ileri aşamalarında özellikle zihnin tamamen ele geçirildiğini, bedenin ise zar zor direndiğini görürüz. Filmdeki anlatıda bu istila, yeni benliğin eski benliği ele geçirmesi gibi yorumlanabilir – en azından bilinç düzeyinde. Nikki’nin yavaş yavaş çileden çıkması, ilk olarak rüyalarında başlıyor. Uyuyamayan ve odanın bir köşesinde Bear’ı izleyen Nikki, “rüyalarımdan hiç hoşlanmıyorum.” diyor. Bilinci ne kadar bastırırsa bastırsın, benliğinin öbür tarafı rüyalarında ona ulaşmaya çalışıyor. Freaky Nikki artık hem kendisine hem de başkalarına karşı şiddete başvurduğu son aşamaya gelene kadar belli aşamalardan geçiyor. Asıl Nikki, özellikle ilk başlarda, arada bir, birkaç saniyeliğine kendine geliyor (“snap out of it”). Gitgide bu tarafı yitmeye, yeni benliği eski benliğini işgal etmeye başlıyor.
Bir sahnede Freaky Nikki uyurken, asıl Nikki Bear’a “Lütfen beni öldür.” diyor. Filmin belki de en kritik sahnesi bu. Karşılığında, “Benimle olmanın nesi bu kadar kötü?” diyen Bear’a “Ben hiçbir zaman seninle olmadım ki.” diyor Nikki. Bu sahne, o ana kadar başına kötü şeyler gelmiş, “iyi adam” (good guy) sendromundan muzdarip Bear’ın karanlık tarafıyla karşılaştığımız an. Zaten Bear, Nikki için “beni takıntı yaptı” cümlesini filmin en sonunda, zar zor kurabiliyor. Kendisini bu sağlıksız takıntının sevgi ya da aşk olduğuna inandırıyor, etrafında “Nikki’nin nesi var?” diyen herkesi manipüle ediyor. Wish Willow “müşteri hizmetlerini” aradığında bile dileğini iptal ettirmek değil, “biraz değiştirmek” istiyor. Bear’ın asıl Nikki’yle konuştuğu bu itiraf sahnesinin ardından – tıpkı baştaki romantik ilân-ı aşk sahnesinde olduğu gibi – yine bir anda sarsılıp kendimize geliyoruz. Hem rızası olmayan bu kadının temsil şekliyle hem de erkeği aklama riskiyle tehlikeli sularda yüzen film, bu sahnede gerçek yüzünü gösteriyor. Barker aslında – korku filmi jargonuyla konuşacak olursak – “kurban” ve “canavar” figürleri arasındaki sınırı sürekli bulanıklaştırıyor. Film temelde bizi Bear’la özdeşleştiriyor gibi dursa da, hikâye ilerledikçe kafamız karışıyor ve asıl kurbanın Nikki olduğunu fark ediyoruz. Filmin ilk kısmı duygusal olarak seyirciye atılmış bir olta. İlk sahneye yeterince dikkat etmediyseniz, Bear’a kendinizi fazla kaptırabilirsiniz.
Öte yandan, Nikki sandığımız kadar kurban değil. Daha doğrusu, Nikki’yi sadece Bear’ın bir kurbanı olarak okumak ve Freaky Nikki’yi Bear’ın arzu nesnesine indirgemek biraz problemli. Barker sürekli eski Nikki’den kırıntılar serpiştiriyor yeni Nikki’nin üzerine. Ara ara dışarı sızıyor asıl benlik. Bir noktadan sonra zihinsel olarak iki Nikki neredeyse bir araya geliyor ve Freaky Nikki asıl Nikki’nin intikamını alıyor adeta. Belki de aynı insanın benliğinin iki farklı parçası Freaky Nikki ve asıl Nikki. Belki de ikisi de sadece birbirinin gölgesi. Asıl Nikki’nin belki bilinçdışında bastırdığı, belki bilincinde çözüp geride bıraktığı, belki de bile isteye reddettiği bir tarafı Freaky Nikki. Dilek belki de sadece mahrem kalması gereken bu iç çatışmayı açığa çıkarıyor ve Bear’ın hizmetine sunuyor. Elbette büyünün etkisindeki Freaky Nikki’de vücut bulan bu “erkeğe bağımlı” parça, kadınlığa dair bir öz değil. Toplumsal olarak kurulmuş ve patriarkanın beklentileri, hatta şiddetiyle şekillenmiş (erkeğin yaptığı “büyü”) bir gölgeden bahsediyoruz. Belki bu yüzden ilk defa Freaky Nikki’yi evin kapısında bir gölge olarak görüyoruz. Bear uyurken yatak odasında bir gölge gibi dolaşıyor. İlk defa Bear’ın kapısına geldiğinde de yine bir gölge. Yüzü gözükmüyor, sadece bedenini seçebiliyoruz. (Filmin başındaki daha “casual” tarzıyla pek uyuşmayan, kırmızı bir elbise var üstünde. İlk cümlesi, “duştan çıktım ve üstüme ne giyeceğimi bilemedim” oluyor. Bear’ın neyi seveceğini tam kestiremiyor çünkü. Tarzı film boyunca değişiyor, hatta en sonunda Bear’ın ilgisi Sarah’a kaydığı için onun giysilerini, saçını ve dövmelerini ödünç alıyor.)
İki benliğin birleşmesi ya da kaçınılmaz olarak ortaya çıkan “dayanışma” süreci, bir intikam hikâyesine sürüklüyor bizi. Biraz dikkatli izleyince, Freaky Nikki’nin de bilinçli bir tarafı olduğunun nüvelerini bize veriyor film. Arkadaşlarının evinde toplandıklarında, Hansel ve Gretel’le ilgili oldukça rahatsız edici bir öykü okuyor Nikki. Öyküde “willow tree” kelimesi geçiyor. Bir dilek yüzünden “kardeşim gibi” dediği Bear’la aynı yatağa girmek zorunda kalan, iradesi elinden alınan Nikki’nin bir çığlığı gibi bu öykü. Ardından “bu ben değilim” diyerek kendi kendine şiddet uygulayan Nikki’nin bu hareketi göründüğü kadar basit değil. Eski Nikki yeni Nikki’ye saldırıyor gibi dursa da, sahnenin başından beri dışarı sızmaya çalışan asıl benliği hissedebiliyoruz. Bu nedenle en sonunda fiziksel olarak da dışarı çıkmayı başarıyor. Özellikle de yüzünü yaralayarak parçalamaya çalıştığı kişi kendisi değil, Bear’ın ısrarla etrafa “sergilediği” ideal sevgili imgesi. Bunu özel alanda değil, herkesin içinde yapması bu anlamda önemli. Dolayısıyla aslında Freaky Nikki sosyal yetilerini yitirmiş, takıntılı bir “ruh hastası” değil. Her şeyin farkında olarak inatla bu oyunu sürdüren ve üstelik Nikki’yi objeleştirmeye devam eden, sosyal yetilerini yitirmiş biri varsa, o da Bear.

Filmin sonlarında artık ip kopuyor Nikki için. Kendine çevirdiği şiddeti başkalarına çeviriyor, önce Sarah’a, sonra Bear’a saldırıyor. Ne de olsa özgürleşmesi için Bear’ın ölmesi gerekiyor. Bu saldırı karşısında dili tutulan Bear’a söylediği şey, Freaky Nikki’nin asıl Nikki’den hiç de sandığımız kadar uzak olmadığını ve belki bir tür bilinçdışı iradeyi açığa vuruyor:
“Bunu sen istedin. Bunu diledin.”
Saplantı‘nın sinemalardaki gösterimi devam ediyor.
Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Film Çalışmaları eğitiminin ardından Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sinema-Televizyon yüksek lisansını bitirdi. Antwerp Üniversitesi ve Koç Üniversitesi’nde Film Çalışmaları ve Görsel Kültür üzerine doktora yaptı. Şu anda Kadir Has Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde doktora sonrası bursiyer olarak yer almakta ve yayın kurulunda yer aldığı Altyazı Sinema Dergisi'nde editör olarak çalışmaktadır. 2017'de sinema yazarı olarak Berlin ve Saraybosna Film Festivalleri'nin Talent Campus programlarına seçildi.


