Şu An Okunan
Cannes’dan Notlar #2

Cannes’dan Notlar #2

Cannes Film Festivali’nden izlenimlerimiz Jia Zhang Ke, Arnaud Desplechin, Hirokazu Koreeda ve Alex van Warmerdam’ın yeni filmleriyle devam ediyor.

EREN ODABAŞI

Cannes’ın ana yarışma bölümü daha önce de Altın Palmiye’ye aday olmuş tanıdık yönetmenlerin filmleriyle dolu, fakat bu yönetmenlerden bazılarının kendi tarzlarının hayli uzağında işlerle bu yılki festivale katıldıklarını belirtmek gerek. Çin sinemasının son on yılda çıkardığı en önemli isim diyebileceğimiz Jia Zhang Ke, dört farklı hikâyeyi bir araya getiren son filmi A Touch of Sin’de (Tian zhu ding) neredeyse bir aksiyon filmine aitmiş gibi görünen çatışma sahnelerini, hatta wuxia estetiğine sahip bölümleri Çin toplumuna dair keskin gözlemlerle bir araya getiriyor. Bütün hikâyelerde Çin’in hızlı toplumsal ve kültürel değişimine, bireysel ve kamusal alanda giderek artan şiddete, yolsuzluklar üstüne kurulu bir sistemin hayatın her aşamasına sızmış oluşuna dair net bir söylem mevcut. Jia, farklı üslûpları ve hikâyeleri birleştirerek son derece kapsamlı ve çok yönlü bir toplum portresi oluşturuyor. Üstelik tüm filme hâkim olan öfkeye rağmen mesajlarını gereksiz yere vurgulamaktan da özenle kaçınıyor. Yönetmenin her zamanki görüntü yönetmeni Yu Lik Wai’nin son derece uzun ve karmaşık sahneleri tek planda izleyiciye aktaran kamera çalışması ve özellikle bir masaj salonunda geçen üçüncü hikâyedeki renk kullanımı da son derece çarpıcı. Bu tarz bir film için kaçınılmaz şekilde bazı hikâyelerin diğerlerinden daha güçlü olduğunu düşünmek mümkün; çalıştığı fabrikada bir kazaya sebep olduktan sonra defalarca iş değiştirmek zorunda kalan genç bir işçiye odaklanan son hikâyenin diğer öyküleri ne ölçüde zenginleştirdiği de sorgulanabilir. Fakat bu tarz küçük, olası pürüzler A Touch of Sin’in yarışmanın en sağlam filmlerinden biri olduğu yönündeki kanıyı değiştirmiyor. Yoğun bir beğeni ile karşılanan film ilk üç günün sonunda Screen dergisinin ünlü yıldız tablosunda zirvede yer alıyor.

Belgesele yakın duran üslûbuyla tanınan Jia bir aksiyon filmi ile sevenlerini şaşırttıktan hemen sonra çok karakterli, pek çok hikâyeyi iç içe geçiren ve kalın romanları andıran filmleri ile tanınan Arnaud Desplechin yalnızca iki karaktere odaklanan bir film ile izleyici karşısına çıktı: Jimmy P. Kızılderili kökenli bir İkinci Dünya Savaşı gazisi ve ona tedavisinde yardımcı olan Fransız analist arasındaki ilişkiyi konu ediniyor. İlham verici tedavi ve dostluk filmlerinin klişelerinden uzak durmaya çalışan Desplechin, maalesef bilimsel bir raporu andıran filminde son derece kuru ve eskimiş bir sonuca ulaşıyor. Freudyen bir bakış açısıyla Jimmy’nin çocukluğuna, ebeveynleri, çocuğu ve eşiyle ilişkisine dair hikâyecikleri karakterin mevcut sıkıntılarının sebebi olarak gösteren filmin en büyük sorunu bu hikâyelerin pek bir yenilik taşımaması ve pek de ikna edici olmaması. Desplechin’in tüm filmlerini göklere çıkaran Fransız eleştirmenlerden bile ortalama tepkiler alan film, en çok Benicio Del Toro ve Mathieu Amalric’in performansları sayesinde övüldü. Fakat özellikle filmin ilk yarısında Del Toro’nun abartılı aksanını ve karakterinin zihinsel rahatsızlığını fazlasıyla belirgin hale getirmeye çalışmasını sorunlu bulduğumu söylemeliyim.

Hirokazu Koreeda imzalı Like Father, Like Son (Soshite chichi ni naru), çocukları altı yaşına gelmişken hastaneden aldıkları bir haber ile doğumdan sonra iki bebeğin karıştırıldığını ve aslında oğullarının biyolojik olarak kendileri ile bir bağının bulunmadığını öğrenen bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Fakat film çocukları karıştırılan iki aile arasındaki sınıf farkını öylesine karikatürize ederek, klişelere dayalı biçimde belli ediyor ki filmde yönetmenin her zamanki nüanslı üslubunu görmek mümkün olmuyor. Duygu sömürüsünden uzak klasik anlatımı ve kimi sahnelerinde yarattığı duygusal etki sebebiyle filmi takdir etmek gerek. Fakat öyküsünün gerektirdiğinden çok daha hafif kalan ve çocukların sevimliliğine ve tekrarlanan bazı esprilere fazlasıyla yaslanan bu filmin Koreeda hayranlarını hayal kırıklığına uğrattığını söyleyebiliriz.

Çok fazla tanınmayan Hollandalı yönetmen Alex van Warmerdam yarışma listesine dahil edilince yönetmenin yeni filmi Borgman’a yönelik beklentiler hayli yükselmişti. Filmin son derece karanlık mizah anlayışını ve finansal açıdan avantajlı bir aile üzerinden ele aldığı sosyal temayı çekici bulanlar filmden gayet memnun ayrıldılar. Fakat kendi adıma Ölümcül Oyunlar’ın (Funny Games, 1997) öyküsünü Köpekdişi’nin (Kynodontas, 2009) aşırılığı ile birleştirmeye çalışan bu satiri oldukça tatsız buldum. Zengin oldukları için komedi malzemesi yapılan karakterlerin amaçsız bir şiddete maruz bırakılmalarında sorgulanması gereken bir yön var, fakat film kendi mizahına gömülerek bu sorgulamayı es geçiyor. Filmde de dile getirildiği üzere “talihli olanlar cezalandırılmalıdır” fikrinden yola çıkan Borgman, burjuva eleştirisi sunmaya çalışırken eleştirdiği şeyleri aşırılaştırıyor ve tek boyutlu, abartılı burjuva tasviri yüzünden etkisini kaybediyor. Filme hâkim olan gerçeküstü hissiyatın özellikle son bölümlerde kontrolden çıktığını ve amaçsızlaştığını da ekleyelim. Fakat Haneke’nin 90’lardaki filmlerinin ve son dönem Yunan sinemasının ne kadar çok sevildiğini düşününce, Borgman’ın da hayli ilgi göreceğini tahmin ediyorum.

Coen Kardeşler’in yeni filmi Inside Llewyn Davis’in galası bu akşam yapılacak fakat büyük ilgi göreceğini tahmin ettiğim bu filmi izleyebilme şansım pek yüksek değil. Yarının programında ise Takashi Miike’nin Japonya’da Cannes’dan önce vizyona giren ve pek beğenilmeyen filmi Shield of Straw (Wara no tate) var.

Cannes’dan Notlar #1 için tıklayınız

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.