Şu An Okunan
Usta Yönetmenlerin Kısa Filmleri – I

Usta Yönetmenlerin Kısa Filmleri – I

The Big Shave (1967) – Martin Scorsese

Süre: 6 dk.

Martin Scorsese’nin New York Üniversitesi’nde sinema öğrencisiyken çektiği The Big Shave, bugünden bakınca artık radikal olmasa da hâlen etkileyici ve şaşırtıcı bir kısa film. Scorsese takipçilerinin es geçemeyeceği The Big Shave’i, bir filmin de ötesinde, vurucu bir jest, örtük bir siyasi beyan veya filme çekilmiş bir performans olarak görmek de mümkün.

Orta hâlli, boş ve steril bir banyodan görüntülerle başlıyor film. 30’lardan kalma caz klasiği ‘I Can’t Get Started’ eşliğinde filmin mekânını ve atmosferini kuran yakın planlar görüyoruz: Küvet, klozet, beyaz fayanslar, parıldayan musluklar, saydam bir ayna, genel ve kişisel temizliğin vazgeçilmez enstrümanları olan boy boy fırçalar. Banyoya giren iyi görünümlü, düzgün vücutlu bir genç adam bakışımızın merkezine oturuyor ve tıraş hazırlığını yaparken film, izleyeceğimiz şeyin bu adamın bedeniyle ve hatta genel olarak ‘beden’le ilgili olacağının altını çiziyor. Peş peşe farklı açılardan üç kez tekrar eden atlet çıkarma ânı, yanıltıcı bir erotizm duygusu yaratmanın yanı sıra tanık olacağımız seyri zor performansa da hazırlık anlamına geliyor aynı zamanda. Genç adam, vücudunu sergileyen çıplak, bir bakıma korunmasız hâliyle tıraşa başladığında gerçekten de ‘tüm çıplaklığıyla’ izlemeye başlıyoruz biz de bu performansı. Önce normal seyreden tıraş yavaş yavaş yaralanmalarla, jiletin kestiği her yaranın bir öncekinden daha da derin kanamasıyla izleyici için alışık olmadığı türden bir yüzleşmeye dönüşüyor. Kendine zarar vermenin ya da kendini paramparça etmenin bu aşırı tezahüründe, her bir kesiği daha derin atan genç adamın pervasızlığı, birkaç ayrı koldan akan kana rağmen ‘önlem’ almak ya da yaptığından geri dönmek konusundaki kifayetsizliği ve bile bile kendini ölüme göndermesi, bu duruma müdahale edemeyen ve ‘seyirci’ kalanlar için de tuhaf ve seyri zor bir deneyim yaratıyor. O bembeyaz lavaboya önce damlayan, sonra neredeyse şarıl şarıl akan kanlarla, temiz sandığımız her şey kırmızıya dönerken, neredeyse bir savaş alanında fena hâlde yaralanmış bu erkek bedenini orada öylece bırakıyoruz ve kan kırmızısına bulanan ekranla film bitiyor.

Jenerikte yukarıdaki tüm cümleleri bir kez daha ve bu kez farklı bir açıdan okumamızı sağlayacak iki gönderme var: ‘Whiteness – Melville’ ve ‘Viet ’67’. Martin Scorsese, aslında kendisinin kişisel bir buhranına işaret ettiğini söylediği filmini bir yandan Amerikan mitolojisinin köşe taşlarından Moby-Dick’e, öte yandan ise dönemin Vietnam Savaşı karşıtı hareketine bağlıyor. Amerikan toplumunu ‘seyirci’ konumuna iten bu kanlı ve içinden çıkılması güç savaşı seyretmenin son derece yıkıcı olduğu bir dönemde çekilen The Big Shave’i, ABD’nin Vietnam müdahalesinin göz göre göre vardığı sona dair bir gönderme olarak okumamak çok zor. The Big Shave’in zengin çağrışım dünyası bunlarla da sınırlı kalmıyor. Filmin idealize edilen erkek bedenini acıyla sınama konusundaki açık tavrı, Amerika’da performans sanatının bu alandaki en ilgi çekici örneklerinin görünür olduğu 1970’leri de haber veriyor gibi. Toplumsal iktidarın türlü vesilelerle acı tahtasına koyduğu erkek bedeni bu kez irade ve özyıkımın çarpıştığı bir savaş meydanına dönüyor. Kısacık süresine rağmen The Big Shave tek bir jestle bunların tümünün üst üste bindiği kalıcı ve parlak bir iş olmayı başarıyor.

<<<

>>>

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.