Mahmut Fazıl Coşkun ve Tarık Tufan ile Uzak İhtimal üzerine söyleşi

,

Bir müezzinle bir rahibe adayının aşkını anlatan Uzak İhtimal 2009’da Rotterdam, İstanbul ve  Adana’da ödülleri toplayarak dikkat çekmişti. Mahmut Fazıl Coşkun’un bu bol övgü toplayan ilk uzun metrajı MUBI Türkiye‘de gösterime girmişken, Coşkun ve filmin senaristlerinden Tarık Tufan ile hem filmdeki çaresiz aşkın “olurunu” hem de bu hikâyenin sinema diline nasıl aktarıldığını konuştuğumuz söyleşimizi hatırlayalım.

Söyleşi: Senem Aytaç, Gözde Onaran, Fırat Yücel
Fotoğraf: Derya Koç

Bu söyleşi Altyazı’nın Ekim 2009 tarihli 88. sayısında yayımlanmıştır.

[Röportaja tersinden başlıyoruz. Mahmut Fazıl Coşkun ve Tarık Tufan’a bize sormak istedikleri bir şey olup olmadığını soruyoruz. Böylece ilk soruyu onlar bize soruyorlar.]

Tarık Tufan: Size birisi rahibe olmak isteyen biriyle bir müezzinin hikâyesini vermiş olsaydı ve bunun filmini teklif etseydi, çeker miydiniz? Gerçekten merak ediyorum…

Açıkçası kâğıt üstünde görsek, olmaz bu hikâye derdik. Çünkü çok şablon durabileceğini, klişelerle dolu yerlere gidebileceğini düşünürdük. Ama sizin filmin kıymeti de burada: Böyle bir hikâyeyi çok küçük, çok gündelik, çok yumuşak bir yerden, hiçbir şeyi göze parmak hâle getirmeyerek anlatıyor olmasında. Bir sürü tuzağa düşebilecek bir konu bu; çok yargılayıcı, çok ahlakçı, çok didaktik olabilir… Peki o zaman biz bunu bir soruya dönüştürelim: Bu tuzaklara düşmemeyi nasıl başardınız?
Mahmut Fazıl Coşkun: En çok endişelendiğimiz şeyin bu olduğunu söyleyebilirim. Bu endişe kafamızın bir yerinde her zaman vardı ama bundan kaçmaya da çalışmadık aslında. İstediğimiz filmi yaptık diyebilirim; en başından “dinlerarası bir diyalog filmi yapalım”, “buradan tartışmalı bir film çıkar” diye yola çıkmadık zaten. Birkaç sahne vardı benim aklımda, hatta onları ilk olarak Tarık’la paylaştım. Bunlardan enteresan bir hikâye çıkabilir diye düşündük ve böyle başladık.

Hangi sahnelerdi onlar?
M.F.C. Mesela imamla müezzin arasında kız hakkındaki o küçük diyalog vardı.

Mahmut Fazıl Coşkun

T.T. İmamın müezzini yoklaması; söz, nişan var mı diye sorduktan sonra hayır cevabını alınca müezzini biraz zorlaması, “öyle bir hayır dedin ki, evet der gibi” demesi… Sonra aday var mı diye sorunca ve evet cevabını alınca “mütedeyyin bir kız mı?” diye sorması… Müezzinin biraz düşünüp, evet demesi. Bu ve benzeri küçük anlar vardı hikâye yokken ortada; buraya dair, buradan kaynaklanan şeyler.

Neticede bu bir aşk hikâyesi. Ve bir aşkı çaresiz kılan şeylerin neler olabileceğinin bir sürü cevabı olabilir. Farklı meslekler, farklı statüler, farklı sınıflar bir aşkı çaresiz kılacak motivasyonlar olabilir; din de bir aşkı çaresiz kılabilecek güçlü bir motivasyon. Ama karakterlerin kendi dinlerinde bir biçimde kurumsal bir yapının içinde olmaları, durumu daha da zor kılıyor: Yani kişisel statü olarak, birinin müezzin olması, diğerinin rahibe olmak istemesi, bir dine mensubiyetin bir adım ötesinde şeyler… Ama aynı oranda, iki insnaın o insani çabasını da anlamlı kılan bir imkâna dönüyor bunlar. Yani başlangıçta bir olanaksızlık, bir zorluk gibi gelen şey, iki insanın insan olmaktan kaynaklanan doğalarını, duygularını birden güçlendiren bir şeye dönüşüyor. Müezzin bu çaresizliği yaşayan zavallı bir adam olmak yerine, çok insani, duygularıyla büyüyen bir karaktere dönüştü. Aslında ben hikâye aşamasında ya da filmi konuşurken bunu çok tasarlayabildiğimi söyleyemem. Çaresizlikler insanı büyütüyor, içinde bulunduğu çaresizlik insanın duygularını güçlendiriyor. Bizim müezzinin, İstanbul’a ilk kez gelmiş bir karakterin bu kadar cesur olmasını bekleyemeyiz aslında Sosyo-psikolojik bütün koşulları üst üste koysak, İstanbul’a yeni gelmiş, babası fahri imamlık yapmış yoksul bir genç adamın rahibe olmak isteyen bir genç kadına âşık olacak kadar cesur olmasını bekleyemeyiz ama insanı da güçlendiren böyle şeyler aslında. O aşkı hissetii anda geri adım atabilirdi ve hikâye orada biterdi. Ama insan böyle güçleniyor, bir adım atıyorsunuz ve artık oradan geriye dönüş yok. Orada Nietzsche’nn ‘öldürmeyen şey sizi güçlendirir’ tezi heme karşılık buluyor. Bir kızla karşılaşmak müezzinin içinde bir yara olabilir; karşılaştıktan sonra ondan duygulanıyor olmak, bir karşılık hissetmek de bir başka yaradır. E, bu yaralar öldürmeyince bizim adamı, Musa büyüyen bir hikâyenin, an geçtikçe büyüyen bir karakteri hâline dönüşüyor.

Aslında din tam olarak karakterlerin önündeki bir engel gibi de sunulmuyor. Hatta Rotterdam Film Festivali’nde sormuşlardı, çocuğun kıza açılamamasının sebebi din mi yoksa başka bir şey mi diye. Mahmut da orada “hayır, sadece utangaçlık” demişti. 
M.F.C. Heyecandan öyle söylemiş olabilirim (gülüyor).

Ama öyle bir şey de var sanki. Çünkü tam olarak kurumsal bir baskı yok aslında üzerlerinde. Daha içselleştirilmiş bir şey belki de…
T.T. O kurumsal baskı aslında toplumun bilinçaltında olan bir şey zaten. Ben mesela hatırlarım, bir arkadaşımız vardı, babası imamlık yapıyordu. biz hepimiz her tür fırlamalıklar, taşkınlıkları yapma özgürlüğüne sahiptik, o da bizimle birlikte yapıyordu ama biz bilinçaltında ona bu özgürlüğü tam olarak açmıyorduk aslında. ‘Sen imamın oğlusun’ duygusu var ya, o duygu aslında toplumun bilinçaltına yerleşik bir duygu. Farklı din mensupları birbiriyle evlenemez diye bir şey yok zaten dinde, ama toplumun bilinçaltı böyle bir şeyi kurumsallaştırıyor.

M.F.C. Zaten biz filmde de böyle bir şeyi işlemedik, bunlar evlenemez fikri yok ki filmde. Dinle ilgili hiçbir fikri olmayan bir insan izlese bu filmi, zaten bunu böyle görmez, başka şeyler görür. Ama biz önyargılarımızla izlediğimiz için filmi, herhalde din yüzünden olmuyor diyoruz. Halbuki filmin böyle bir önermesi yok.

Ayrıca filmde Clara ve Musa halleri -çok farklı bağlamlarda olmakla beraber- birbirine çok benzer. Her ikisi de kendilerini ait hissetmedikleri bir yerde bir şeylere bağımlı olarak, kapalı küçük mekânlarda yaşayan karakterler, belki de onlara cesaret veren böyle şeyler görmeleri…

Tarık Tufan

T.T. Evet. Ayrıca meseleyi böyle çok büyük fotoğraflarla okumaya da gerek yok aslında, Esmer, kavruk bir çocuk, sarışın güzel bir kızın kendisine bakabileceğini hayal etmez; bilirsin yani, “bu kız bana olmaz” dersin. Bunlar hepimizin kendine koyduğu sansürlerdir. Bu tip küçük şeyler yüzünden, iki insan, onları zihinsel ve kalbî olarak yakınlaştıracak onca şey varken (dünyaya bakış, kavrayış, hissediş), yan yana geldiklerinde bütün gökyüzünü yutabilecek kadar ortak bir dünya yaşayabilme ihtimali varken, çok küçücük bir şey vardır birinin kafasında ve o, aralarında bir mesafe oluşturur. Bu psikolojik bir şey, anlıyoruz ki Musa daha önce böyle bir tecrübe, böyle bir duygu yaşamamış ve bir şey söyleyebilme cesaretini hiç elde edememiş. Kızın da karakterinde böyle bir şey yok, çünkü o da yalnızlığını aşabilmenin tek yolu olarak, dışarıdan satın aldığı fotoğraflarla kendine albüm yapan bir karakter. Eğer yalnızlığından kurtulmak için sahte bir aile albümü oluşturmayı seçtiyse, birisiyle konuşması uzak ihtimal yani.

Burada yalnızlıkla ilgili bir dert  olduğu aşikâr, peki yalnızlıkla din arasında bir bağlantı kuruyor musunuz ya da filmde böyle bir dert var mıydı?

M.F.C. Yalnızlıkla ilgili mutlaka bir derdi var filmin. Filmdeki birçok karakter yalnız aslında. Dinle ilgili değil belki ama şehirle, şehir hayatıyla ilgili bir yalnızlık anlatmış olabiliriz.

T.T. Filmle ilgili değil ama şahsen dinin yalnızlaştıran bir duygu olduğuna inanıyorum ben. Bunu melankolik bir şey olarak söylemiyorum ama daha kendine dönme anlamında, metafizik bir gerilim uyandıran yalnızlıktır dinin getirdiği. Biz, özellikle de modern şehirlerde, din üzerinden bir kurumsallaşma, bir cemaatleşme, bir yapı kurma duygusuyla karşılaşıyoruz hep. Ana kendisini dinle, Tanrıya ait olmakla tanımlamış ve benim önemsediğim adamların hep yalnızlıklarıyla hayatlarını sürdürdüklerini görüyorum. Ama filmde böyle bir şeyin altı çizilmiyor.

M.F.C. Bizim filmin mistik bir tarafı yok. Evet dinle ilgili bir durum var, ama mistik bir hikâye yok ortada, hatta karakterler de hiç mistik değil. Hatta fazlasıyla dünyevi bir hikâye. İlla ki bir mistiklik aranacaksa, belki filmin en sonundaki tevekkülden bahsedilebilir sadece.

Peki hikâyeyi bir ekip olarak yazmak nasıldı? Süreci nasıl etkiledi bu ekip çalışması?
M.F.C. Çok zor bir süreçti. Bir defa çok uzun bir süre ne istediğimizi tam olarak anlayamadık. Ortak bir şey yakalayamadık. Aksiyona gidebilirsin, bambaşka bir şey olabilir. Hollywoodvari bir film olabilir… Çok temel bir hikâyemiz vardı ama onun nasıl anlatılacağı çok önemliydi. Kalabalık çalışırken de her kafadan bir öneri geliyor. Bunun yarattığı çıkışsızlıklar yüzünden de gruba dahil olanlar ve çıkanlar oldu. Çok uzun sürdü yazım süreci. Fakat son zamanlarda, Görkem’in (Yeltan) de içinde bulunduğu grupla çalışırken kafamız artık netti. O zaman oturduk ve yazdık diyebilirim. Görkem’in senaryoda olması, en başından beri işin içinde olması büyük şans oldu. Bu film gerçekten de bir ekip çalışması. Tek kişiye, birkaç kişiye mal edilemeyecek kadar herkesin payı var. Ayrıca, Nadir (Sarıbacak) konusunda da gerçekten şanslıydık. Çok geniş bir tarama yapmadık. 7-8 adayımız vardı. Şansımıza Nadir çok iyi çıktı.

Mekân kullanımınız da çok dikkat çekiyor. İstanbul’u kullanırken nelere dikkat ettiniz?
M.F.C. Ben daha en başından turistik mekânların olduğu bir film olsun istemedim. Nuri Bilge Ceylan’ın daha sonra kullandığı Samatya civarlarını, tren yollarının geçtiği yerleri kullanmayı düşündük. Sonradan orayı kullanmadığımıza memnun olduk tabii. İstanbul’da mekân bulmak zorlaşmaya başladı. Şimdi Ankara filmleri çıkmaya başladı. Nuri Bilge Ceylan yeni filmini Ankara’da çekecek. Seyfi Teoman şimdi Ankara’da çekiyor. Farklı yer arayışları var. Pus‘un mekânı Altınşehir mesela. Ben bir daha böyle turistik mekânlar olmasın istiyorum. Ama bu filmde de onun suyunu çıkartmamak üzerine kurdum çalışmamı. Karpostal olmasın istedim. Ama bu da düşülebilecek tuzaklardan biri. Bu filmin hikâyesinin geçebileceği 1-2 yer var aslında zaten, Samatya var, Balat var, bir de Galata var. Galata’yı seçtik, biraz da şehrin göbeği olsun diye. Burada da turistik görünme tehlikesi vardı ve bundan nasıl kaçabileceğime dair oldukça kafa yorduğumu söyleyebilirim.

Filmin anlatımı, bütünüyle bakışlar üzerinden ilerliyor. Hep bir ‘birbirini izleme’ durumu var. Uzun süre hiç diyalog da olmuyor. Bu, senaryoda da böyle miydi? Yoksa filmi çekerken daha fazla cesaret buldunuz ve bazı replikleri çıkardınız mı?
M.F.C. Bizim senaryo grubundaki arkadaşlar hakikaten geveze arkadaşlar. Diyalog yazmayı seviyorar. Ben de tam tersine hiç konuşmayan bir karakterim. Onlar uzun uzun yazıyor, ben hepsini atıyorum. Bana çok kızıyorlardı. Sonunda benim dediğim oldu (gülüyor). Şaka bir yana, ben en başından beri çok özel bir film olmasın, daha görsel olsun, derdini görüntüyle anlatsın istiyordum. Abarttık mı acaba diye korkuyordum çekerken de ama… Hatta sonlara doğru biraz diyalog mu yazsam, çok mu sessiz oldu bu film diye şüpheye düştüğüm oldu.

T.T. Artık sonlara doğru, öyle bir noktaya gelmiştik ki “Bu karakter burada bir şey demez tamam ama dese şöyle bir şey mi derdi acaba?” diye başlıyorduk cümleye korkumuzdan…

M.F.C. Çiçek (Kahraman) de kurguda çok yardımcı oldu. Çiçek olmasa böyle bir film olur muydu bilmiyorum. Çiçek de, Nadir gibi, bir şanstı bizim için, o inandı yaptığı kurguya, ben de ona inandım.

T.T. Sanki Çiçek bizden önce inandı filme. Hatta acaba dalga mı geçiyor diye kuşkuya düştüğüm bile oldu benim.

Peki genel anlamda Türk sinemasında dinin ele alınışı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
T.T. Bence bugüne kadar Türk sinemasında din meselesi kendi doğallığında neredeyse hiç işlenmedi. Uzak İhtimal’in müezzin karakteri sahici bir karakter; insan yani. Bugüne kadar, ‘Beyaz Sinema’ gibi tecrübelerde -haksızlık etmemek için 1-2 örneği dışarıda tutuyorum- karakterler çok yapmacıktı. Konuşurlarken din alimleri gibi davranıyorlar, hep birbirlerine mesajlarını anlatıyorlardı.

Sadece bir fikri temsil ediyorlardı… Bu kimi ‘sol’ filmler için de geçerlidir aslında…
T.T. Evet, yalnızca bir mesajın temsilcisiydi bu karakterler. İki taraf da hep propaganda yaptı aslında. Yaniğ hem dindarlar kendi dünya görüşlerinin propagandasını yaptılar hem de karşıtlar. Dini diğer sosyolojik kurumlar gibi aynı soğukkanlılıkla, aynı doğallıkla ele almazsan, o zaman ya bir tarafıyla propagandaya başlarsın ya da karşı tarafıyla. Bu da toplumla ilgili bir şey aslına bakarsanız. Bir filmde aile ilişkileri nasıl soğukkanlılıkla ele alınabiliyorsa, dindar bir karakter de aynı soğukkanlılıkla bu toplumun bir parçası olarak ele alınabilmeli. Ne onu sürekli yüceltip “ey insanlar bakın bu dindar bir karakterdir, tüm iyilikleri kendi dünyasında toplamıştır,” demek doğru, gerçek; ne de “ey insanlar bu karakter dindar olduğu için üçkâğıda eğilimlidir” demek. İkisi de gerçekçi değil. Herhangi bir taraf olmak için değil de, sadece toplumsal gerçekliği anlamak için oluşturulmuş dindar bazı karakterleri yeni yeni görüyoruz.

Takva hakkında ne düşünüyorsunuz? Başka türlü bir film mi bu anlamda sizce?
M.F.C. İki tarafı var bu meselenin: Filmin iyi kotarılmasıyla ilgili bir mesela var önce. ‘Beyaz Sinema’ dediğimiz örneklerde bir defa böyle bir problem var: Kötü oyunculuk, ya da o klasik Yeşilçam filmleriyle ilgili, dönemle ilgili teknik bir sorun belki de. Kötü hikâye, kötü senaryo… Çünkü bunlar sadece Yeşilçam hikâyelerinin dindarlaştırılmış versiyonları aslında. Bir de tabii, Tarık’ın söylediği propaganda meselesi var. Takva iyi yapılmış bir film bence. İyi oyunculuklar, iyi bir senaryoyla çekilmiş iyi bir film. Ama yine de filmin, dini olduğundan büyük bir mesele hâline getirmek konusunda bir anlamda aynı tuzağa düştüğünü de söyleyebiliriz aslında.

T.T. Sektörün içerisinde kendisini sol üzerinden tanımlayan bir sürü yönetmen, yapımcı, senarist var; ama hâlâ adamakıllı bir 12 Eylül filmi de yapılamadı. Çünkü yine meseleye bakarken onu büyütme sorunu var; meseleyi gerçekliğinden koparıyor bu yaklaşım. Sadece işkence sahneleriyle 12 Eylül filmi yapmak olmuyor. Beynelmilel (2006) biraz daha farklı bence. 12 Eylül’ü bizim görmediğimiz bir yerinden yakalıyor. Ya da Tony Manero’yu (2008) düşünün. Bir taraftan bize yargısız infazları, oradaki polislerin tutumunu gösteriyor; ama o kadar ustalıkla, o kadar gözümüze sokmadan, meseleyi kendi doğallığından çıkarmadan yapıyor ki bunu, biz hem politik meselelerle ilgisi olmayan bir karakter izliyoruz hem de arka plandaki durumdan haberdar oluyoruz. Şili’deki darbeyi, totaliter yapıyı anlıyoruz. Ya da 4 Ay, 3 Haft, 2 Gün (4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, 2007). Sürekli politik argümanlarla hareket etmiyor ama kürtaj meselesi üzerinden arka planda o iki kızın nasıl bir ülkede olduğunu görebiliyoruz. Yani bağırıp çağırmalara gerek yok. Ama ideolojik sinema yapanlar izleyiciyi biraz anlayışı kıt insanlar gibi algılıyorlar ya da bağırarak söyleyince daha iyi anlaşılacağını zannediyorlar sanırım. O yüzden de olmuyor.