Orçun Behram ile Bina üzerine söyleşi

,

Orçun Behram imzalı Bina, korku sineması konvansiyonlarından beslenen karanlık bir distopya. Genç yönetmen, İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışması’ndan Seyfi Teoman İlk Film Ödülü dâhil dört ödülle dönen bu ilk uzun metrajının ilham kaynaklarını, zorlu geçen yapım sürecini ve pandemi koşullarında izleyiciyle nasıl buluştuğunu anlatıyor.

Söyleşi: Berke Göl

Gri ve kasvetli bir dünya, aynı apartmanda umutsuz hayatlar yaşayan insanların donuk yüzleri, ekranlardan sürekli aynı masalları anlatan bir propaganda makinesi… Orçun Behram’ın ilk uzun metrajı Bina, stilize atmosferi ve özenli ses tasarımıyla dikkat çeken karamsar bir distopya. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nin Keşif bölümünde yapan film, geçtiğimiz ay düzenlenen İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışması’nda Mahmut Fazıl Coşkun başkanlığındaki jüri tarafından Jüri Özel Ödülü ve Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’ne layık bulunurken, Engin Özkaya’ya En İyi Görüntü Yönetimi, Can Demirci’ye de En İyi Özgün Müzik ödülü kazandırdı. Filmi yazıp yöneten Orçun Behram çocukluk yıllarına dayanan korku sineması merakını, Simülasyon teorisinden aldığı ilhamı, toplumların maruz kaldığı bilgi ve görüntü bombardımanını filminde nasıl temsil ettiğini anlatıyor.

İlk uzun metrajınıza uzanan sinema yolculuğunuzu kısaca anlatır mısınız?
Korku filmleriyle geçirdiğim çocukluğum sonrasında ortaokul ve lise yıllarında kısa filmler çekmeye başladım. Bunların bir kısmı arkadaşlarımı kurban ettiğim amatör korku filmleriyken diğerleri daha deneysel işlerdi. Çektiğim deneysel filmler çeşitli ulusal kısa film festivallerinde gösterim şansı buldu ve bir anlamda yolumu erkenden çizmeme sebep oldu. Sonunda FAMU ve Columbia College’da sinema eğitimi aldım ve on sene kadar yurtdışında yaşadım. Türkiye’ye döndükten sonra da bir prodüksiyon şirketi kurdum ve çeşitli işler üretmeye başladım. Bina’nın ortaya çıkması da uzun yıllar kurulan bir hayalin sonucu diyebilirim.

Bina yer yer akla Türkiye’yi getiren referanslar içermekle birlikte özünde zamansız, evrensel bir distopya. Senaryo nasıl şekillendi? Gerek metin anlamında, gerekse görsel üslup açısından ilham kaynaklarınız nelerdi?
Filmin içerik üzerinden esin kaynağı en başta Simulakra ve Simülasyon teorisiydi. Gerçeklik ile imge arasındaki birbirini tekrar eden çarpık ilişki benim uzun zamandır kafamı meşgul eden bir durum. Temelde gerçekliğin bir yansıması olan imge, medyanın sınırsız bir imge üretim fabrikasına dönüşmesiyle beraber kendi kendini doğurabilen yeni bir form oluşturuyor. Bu da arzularımızın, korkularımızın, eylemlerimizin ve de düşlerimizin gerçeklikten bağımsız bir şekilde bu imgeler üzerinden şekillenmesi anlamına geliyor. İnsan imgeler dünyasına sıkışmış, yapay bir biçimde edinilmiş dürtü ve duygular üzerinden var olmaya çalışırken garip, panoptik bir yapının içinde hapsoluyor. Tabii film sırtını bu teoriye yaslarken, yeni bir argüman üretmek veya açıklayıcı olmak iddiasında değil.

Filmde tekrar tekrar karşımıza çıkan pencerelere hapsolmuş karakterler, televizyon ekranları, yakın plan gözlerin üzerine işleyen yansımalar bu referansa gönderme yapan bazı görsel öğeler. Filmin ikinci yarısı ise hiper-gerçelik kavramını dramatize etme amacıyla tasarım ve görsel anlamda yeni bir şekle bürünüyor. Aynı zamanda çoğunluğu çocukluğumdan kalma, benim kişisel tarihimde önem taşıyan birçok korku filmi de esin kaynağı oldu.

Başta ‘1984’ olmak üzere, klasik distopyaların iktidar, baskı mekanizmaları, medyanın kullanımı gibi konulardaki konvansiyonları üzerine kurulu bir dünya tasavvuru görüyoruz filmde. Senaryoya daha güncel ya da “sürpriz” denilebilecek öğeler eklemek yerine distopya geleneğinin kalıplarına sadık kalma tercihinizi biraz açmak ister misiniz?
Benim eleştirel yaklaşımım kendi kaygılarım ve hayal kırıklıklarımdan oluşuyor. Distopik öykülerin de bir eleştiri söylemi olduğunu göz önüne alırsak, kurduğum dünyanın bu geleneğin klasikleşmiş öğeleriyle örtüşmesi, bu dinamiklerin oldukça şiddetli ve yaygın bir şekilde günümüzde yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor.

Toplumların ve demokrasilerin, bilgi ve görüntü bombardımanına maruz bırakılarak, kitle iletişim araçları tarafından tamamıyla yönlendirebildiği düşüncesindeyim. Bugün Batı dünyasında şirketlerin medya üzerindeki etkisi manipülatif olarak toplumları yönlendirirken, gelişmekte olan ülkelerde ise otoriter devlet yapıları veyahut etnik çoğunluklar aynı manipülasyon teknikleriyle etkisini göstermekte. Ülkemizde de yaşanan dezenformasyon ve sansür sorunu farklı formlarda dünyanın her yerine sirayet etmiş durumda. Bilginin dijitale dönmesiyle sınırsız bir üretim mekanizması ortaya çıktı ve çeşitli erkler tarafından bükülebilmesi oldukça kolay. Propaganda sistemleri eskisine göre o kadar fazla şekil değiştirdi ki tespit etmesi ve mücadele etmesi bir o kadar zorlaştı. Demokratik yapıların ve güçler ayrılığının birçok alanında çeşitli savunma mekanizmaları söz konusuyken medya alabildiğine kontrolsüz bırakılmış durumda.

Filmin ikinci yarısı ise daha gerçeküstü bir hâle evriliyor ki, bana göre filmin göreceli olarak daha orijinal kısmı burası. Burada da daha önceden de söylediğim gibi bir hiper-gerçeklik anlatımı amaçlıyordum.

Filmin ilk yarısında ağır ağır kurulan distopik anlatı, ikinci yarıda yerini gore türüne yakın duran bir korku sineması atmosferine bırakıyor. Bu keskin geçişi tasarlamanızın ardında yatan nedenlerden biraz daha bahseder misiniz?
Apartmandaki dairelerin birbirinden fiziksel ayrımı aynı zamanda öyküsel bir ayrıma zemin hazırladı ve bu sayede film epizodik bir hâle dönüştü. Epizodik anlatım da farklı tarzları bir araya getirmem için elimi güçlendirmiş oldu. Yani bir anlamda her daire farklı korku alttürleriyle şekillendi diyebilirim, keskin tarz geçişleri de buradan kaynaklanıyor. Tabii bütün bu alt öykülerin hizmet ettiği bir ana hikâye de var. Filmi işlerken de elimden geldiğince sinematografi diliyle farklı türleri bir arada tutmaya çalıştım.

Filmin yapım süreci nasıl geçti? Çekim mekânlarının bulunması, sanat yönetimi ve yapımı tasarımının ayrıntıları gibi konularda ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Filmin yapımı inanılmaz derecede zorluydu. İlk filmini çekecek bir yönetmenin kâbuslarında görebileceği her çeşit sorunla karşılaştığımız bir set oldu. Filmin bütün kapalı mekânları terk edilmiş eski bir PTT binası içinde sıfırdan inşa edildi. Hiçbir ısıtıcının olmadığı binada geceleri, kış vakti, dondurucu soğuklarda çekim yapıyorduk.

Senaryo itibariyle oldukça zorlu sahne ve dekor tasarımı, kısıtlı zaman ve bütçe de eklenince kontrol etmesi güç aksaklıklarla karşılaşmamıza neden oldu. Yer yer bu aksaklıklar sette sahnenin tekrardan yazılmasına bile neden oldu. Çoğu sahneyi planlanan sürenin yarısından daha kısa bir sürede çekmek zorunda kaldım. Filmde görülen birçok obje ve dekor hurdacılardan, teknoloji mezarlıklarından bulundu.

Gene de, şartlar göz önüne alındığında başarılı bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Bu zorlu koşullarda filmi tamamlayan ekibe ve oyunculara ise sonsuz müteşekkirim.

Atmosferini şekillendiren, özenle tasarlanmış müzikleri ve ses kuşağıyla da dikkat çekiyor Bina. Bu konuda üzerinde durduğunuz ayrıntılar nelerdi?
Sesin doğru kullanıldığında duygu aktarımı konusunda görsellikten daha etkin bir araç olduğunu düşünüyorum. Zira ses tasarımı Bina’da sadece bir duygu aktarımı işlevinde değildi, birçok sahnede filmin mizansenine doğrudan etki ediyordu. Yani ses anlamında bazı şeyler daha senaryo aşamasında belirliydi. Post-prodüksiyonda da ses tasarımı ve müzik konusunda titiz bir çalışma sürecimiz oldu. Melodika’dan Serdar Öngören ve Erdinç Kaya ses tasarımı ve miksajı konusunda oldukça güzel bir iş çıkardı.

Müzik konusunda ise beraber büyüdüğüm kuzenim Can Demirci’yle çalışmam benim için büyük bir şans oldu. Sahneleri destekleyen ve bir anlamda görsellikle iletişimde olan ama sahnenin de önüne geçmeyen bir yöntemle ilerlemek istedim. Ve sevgili Can’ın kabiliyeti ve geçmişimizin verdiği özgür iletişimle her detayına özen gösterdiğimiz bir çalışma süreci geçirdik.

Bina, dünya prömiyerini yaptığı Toronto Film Festivali’nde nasıl karşılandı?
Bina Toronto’nun Keşif bölümünde en fazla ilgi çeken filmlerden bir tanesi oldu. Filmin Türkiye’den gelmesi ve türü itibariyle ayrıca ilgi çektiğini düşünüyorum. Şaşırtıcı olmayacak şekilde sorular ve tepkiler de genelde filmin politik yapısı üzerineydi.

Film, pandemi nedeniyle İstanbul Film Festivali’nde tek bir açık hava gösterimi yapabildi, ayrıca çevrimiçi gösterildi. Fiziksel gösterim nasıl geçti? Çevrimiçi gösterim sonrası izleyiciyle istediğiniz şekilde iletişim kurma fırsatı bulabildiniz mi?
Açık hava gösterimi bu kadar karanlık ve pesimist bir filmle ters kasları çalıştırsa da, benim için keyifli bir deneyim oldu. Pandemi şartları sebebiyle katılım sınırlıydı fakat kısa da olsa dolu bir soru-cevap kısmı gerçekleştirdik. Tabii filmin daha çok kişi tarafından izlenmesi beni mutlu ediyor, çevrimiçi gösterimle daha çok kişiye ulaşılması da pandemiye karşı iyi bir çözüm oldu. Çevrimiçi gösterimde filmi izleyip sosyal medyadan bana ulaşanlarla da sohbet etme şansı buldum.

Filmin bundan sonraki yolculuğuna dair neler söyleyebilirsiniz? Pandemi koşullarında gösterimler nasıl olacak? Filmin izleyiciyle buluşmasını sağlayacak alternatif yöntemler üzerinde çalışıyor musunuz?
Bina Amerika’da Darkstar Pictures, Türkiye’deyse Kurmaca Film tarafından dağıtılıyor. Şu an için pandemi sebebiyle beklenmedik bir gelişme olmadığı takdirde Ekim ayında Amerika’da ve Türkiye’de aynı anda vizyona sokmayı planlıyoruz. Şimdilik alternatif bir plan oluşturmuş değiliz, gelişmeleri takip ediyoruz.