Tomer Heymann ile söyleşi: Hayat Filmlerden Daha Güçlü

,

Tomer Heymann günümüz İsrail sinemasının en önemli belgeselcilerinden biri. Pera Film geçtiğimiz aylarda düzenlediği ‘Seçilmiş Aileler: Tomer Heymann’ başlıklı retrospektifini 18 Nisan-9 Mayıs tarihleri arasında dijital ortamda erişime açtı. Yönetmenle, filmlerin yapım sürecine ve karakterlerle kurduğu ilişkiye dair gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi hatırlayalım.

Söyleşi: Engin Ertan
Fotoğraf: Ali İhsan Elmas

İsrailli belgesel sinemacı Tomer Heymann’ın filmlerinde genellikle aile kavramı öne çıkıyor. Filmlerinin bazıları kendi hayatı veya aile tarihi etrafında şekillenirken, bazıları da seçilmiş aileleri konu alıyor. Kuir bir sinemacı olan Heymann, kendi deyimiyle “konu başlıklarına inanmıyor”, filme almak istediği konuları böyle seçmiyor. Hayatın ve cinsel yöneliminin onu götürdüğü yerlerde, gerçekten ilgisini çeken insanları tutkuyla filme almayı seviyor. Kasım ayında Pera Film’de adına düzenlenen ‘Seçilmiş Aileler’ başlıklı retrospektif için İstanbul’a konuk olan Heymann’la sineması ve çalışma tarzı üzerine konuştuk.

Sevgilimi Ben Vurdum (I Shot My Love, 2009) isimli belgeselinizin başında, annenizin size bir kamera hediye ettiğini ve o zamandan beri hayatınızı filme aldığınızı söylüyorsunuz. Buradan hareketle imgelerle ve filme almakla ilişkinizi sormak istiyorum. Bu videolar sizin için bir nevi günlük müydü? Buradan bir sinemacıya dönüşmeniz nasıl gerçekleşti?
Günlük diyemem, en azından böyle bir hisle çekim yaptığımı hatırlamıyorum. Mesela yürüme engelli birisinin değneğe ihtiyacı vardır. Bu aparatla ilişkisini sorgulamazsınız. Çok sonra anladım ki benim de zihinsel ya da duygusal bir sorunum varmış ve ihtiyaç duyduğum aparat kameraymış. Ruhumda büyük bir boşluk vardı. Hiçbir şeyin tatmin edemediği, asla doyurulamayan bir açlık da diyebilirim. Aptalca şeyler yapıyor, hayattan keyif alamıyordum. Oysa kötü bir hayatım da yoktu. Meğer bunun sebebi doyumsuzlukmuş. Hayata doyamamak… Kamera biraz bunu dengeledi.

Bunun dışında, sinema okumaya zaten önceden de istekliydim. Dijital kameralar ilk çıktığında bu büyük bir devrimdi, çünkü daha öncesinde profesyonel bir sinemacı değilseniz gerekli ekipmana ulaşıp film yapmanız imkânsızdı. Üç önemli sinema okulu başvurumu reddetmişti. Artık bir kameram vardı ama bu sefer de çektiğim şeylerle kimse ilgilenmiyordu. Yapmak istediğim projeler maddi destek alamıyordu. Başkalarının istediği şeyleri yaparsam da kendi tarzımı geliştiremeyecektim. Kabul edilmemek beni giderek daha da üzüyordu, o yüzden sinemadan vazgeçtim ve bir sosyal kurumda çalışmaya başladım. Sorunlu çocukların olduğu bir gruba rehberlik yapıyordum.

İlk filminiz Bu Beni Biraz Korkutuyor (Tomer Ve-Hasrutim, 2001) da bu süreçte ortaya çıkıyor.
Aslında başta bir film çekmeyi planlamıyordum. Gençlerle geçirdiğim ilk yıl boyunca ortada kamera yoktu. Sonra ‘ben’ diyebileceğim o virüs etkisini göstermeye başladı. Belgesel filmler yapmak, kendimi bu şekilde ifade etmek istiyordum. Böylece annemin aldığı o kamera tekrar ortaya çıktı. Bu sefer hiçbir kurumdan destek istemeyecek, kimseden izin almayacaktım. Kendi hayatımla ne istiyorsam yapabilirdim.

Bu Beni Biraz Korkutuyor söz konusu grupla ilgili bir film olarak başlıyor ama gey olduğunuzu gençlere açıklamanızla başka bir noktaya gidiyor. Bu çatışma filmin dramatik yapısı için baştan beri düşündüğünüz bir şey miydi?
Her şeyi önceden senaryoya döküp planlayarak çalışmayı tercih etmiyorum. Dolayısıyla hayır, bu baştan planlanmış bir şey değildi. Söylediğim gibi, gençlerle çalıştığım ilk yıl boyunca ortada bir film projesi bile yoktu. Farklı bir sosyal çevreden gelen ve onlarla diyalog kuracak bir rehber eğitmendim. Fakat her şey yolunda gitmedi. Motosikletimi çaldılar ve ona büyük zarar verdiler. Bunun üzerine işi bıraktığımı söyledim. Ancak Roş Aşana1 akşamı çocuklar beni arayıp yeni yılımı kutladılar. Bundan çok etkilendim ve işe geri dönmek istedim. Süreci filme almak fikri de bu noktada ortaya çıktı çünkü aramızdaki ilişkinin ilginç olduğunu düşünüyordum. Fakat gey olduğumu onlarla paylaşmayı planlamıyordum. Hattâ şefim de yaptığımız bir toplantıda böyle önermişti. Dolayısıyla çekmekte olduğum filmde de bu yer almayacaktı. Fakat bir gün gençlerin üçü beni erkek arkadaşımla gördüler. Erkek arkadaşım olduğunu anlamadılar, kardeşim sandılar ama o anda panik oldum. Bu arada bu gençlerin yoğun bir homofobi etkisinde büyüdüğünü de aklınızda tutmalısınız. Kendi aralarında konuşurken geylere şiddet uygulamakla ilgili söyledikleri şeyler, yaptıkları şakalar… Bunlar beni daha çok etkilemeye ve endişelendirmeye başladı. Bu şekilde onlarla diyalog kurmaya devam edemeyeceğim için açılmaya ve bunu kamera önünde yapmaya karar verdim. Görüntü yönetmenim bile bunu yapacağımı önceden bilmiyordu ve bana çok kızdı. Fakat bunun planlı şekilde gerçekleşmesini istemiyordum. Bir filme başlarken çekimin ne kadar süreceğini, konuştuğum insanlarla bu yolculuğun nereye gideceğini bilmiyorum. Beni esas heyecanlandıran da bu.

Film çekerken planlı davranmayı tercih etmiyorsunuz. Peki, kurguda?
Mesela Bu Beni Biraz Korkutuyor’da gençlere açıldığım sahne 27. dakikada geliyor. İlk 27 dakika boyunca yönetmenin gey olduğunu seyirci de bilmiyor. İlginçtir, filmin süresini onlarla geçirdiğim zamana orantıladığınızda, bu aşağı yukarı onlara açılmama kadar geçen süreyle aynı. Fakat bunu planlı olarak yapmadım. Filmlerimi entelektüel bir bakış açısından tasarlamıyorum, onları analize tabi tutmuyorum. Öylesi filmin ve film yapma sürecinin keyfini, tutkusunu öldürüyor. Film yapmak benim için hayvansal bir içgüdü gibi. “Bunu yapmalıyım” diyorum ve yapıyorum. Kalbimden ve hattâ penisimden gelen bir enerji; entelektüel tarafımdan değil.

Sevgilimi Ben Vurdum

Yani film yapmak sizin için sezgisel bir süreç.
Kesinlikle. Filmi bitirdikten sonra insanlara ulaştırmak için her şeyi yaparım ama çekerken kim izleyecek, kim sevecek gibi şeyleri düşünmüyorum. Hayatlarını filme aldığım insanlarla çok yakınlaşıyorum, onları ikna etmem gerekiyor. Birlikte bir enerji yakalıyoruz. Düşünerek ulaşılabilecek bir şey değil bu, ancak hissedebilirsin.

Beraber çalıştığınız insanlarla çok yakınlaştığınızı söylediniz. Bunların bir kısmı da aileniz. Onları filmlerinizde yer almaya nasıl ikna ettiniz?
Öncelikle şunu söyleyeyim, filmlerim ailemle aramda ciddi sorunlara yol açtı. Sevgilimi Ben Vurdum ve Taçsız Kraliçe (The Queen Has No Crown, 2011) onları çok zorladı. “Biz senin aileniz. Bizim özel hayatımızı, en mahrem anlarımızı filme alıyor ve başkalarıyla paylaşıyorsun” dediler. Haksız da sayılmazlardı. Fakat filmlerimi her zaman hayatlarını çektiğim kişilere önceden izletirim. Eğer rahatsız oldukları bir şey varsa da çıkartırım. Bu nedenle film çekme aşamasında kendime otosansür uygulamıyorum ve onların güvenini kazanıyorum.

Kendi ailem bir yana, başkalarıyla ilgili bir film çekerken de mümkün olduğunca onların yanında olmak, onları anlamak istiyorum. Onlarla vakit geçiriyor ve onları dinliyorum. Diğer yandan, filmi çekerken karşımdaki insana ilgimi kaybettiğimi, onu artık sevmediğimi, cevabını merak etmediğim sorular sorduğumu fark edersem de projeyi bırakırım. Daha önce böyle bir şey yaşadım mesela. Yalan söyleyemem, numara yapamam.

Film çekerken kamera önündeki kişilerle bir nevi ilişki yaşadığınızı da söyleyebilir miyiz?
Evet, kesinlikle. Sadece film çekerken de değil. Sonrasında beraber festivallere gidiliyor, seyahat ediliyor. Fakat bir noktada ben yeni bir projeye başlayacağım ve karakterlerimden ayrılacağım. Bu onlar için büyük bir hayal kırıklığı demek. Açıkçası kendimi duyarlı birisi olarak görüyorum ve bu âna onları da hazırlıyorum. Film diliyle konuşursak, bir kesmeden ziyade fade out2 yapıyorum. Fakat hayatlarından bütünüyle de çıkmıyorum. Filmlerimde yer alan hemen herkesle bir şekilde iletişimimi sürdürmeye devam ettim. Bir de, nereden bakarsanız bakın hayat filmlerden daha güçlü.

Hayat filmlerden daha güçlü dediniz, peki hiç kurmaca bir film çekmeyi düşündünüz mü?
Kurmaca filmleri izlemeyi çok seviyorum, çok etkileyici hikâyeler izliyorsunuz ama film bittikten sonra o karakteri falanca ünlü oyuncunun canlandırdığını hatırlıyorsunuz hemen. Buna yıllar boyunca hiç anlam veremedim. Gerçek hayatla bağlantısı olan hikâyeler anlatmak varken, kurmaca bir film çekmeyi çılgınlık olarak görüyordum. Fakat şu sıralar aklımda yıllar önce Montreal’de başıma gelen bir olaydan esinlendiğim bir hikâye var. Montreal’e dönüp bu konuda bir belgesel çekmektense bir senaryo yazmayı ve ilk defa kurmaca bir film yapmayı düşünüyorum. Şimdiye kadar yaptığım bütün belgeseller ve onlarda izlediğiniz insanlar hayatımın, bedenimin bir parçası. Onları hep yanımda taşıyorum. Bundan şikayet etmiyorum ama biraz yoruldum. Belgesel yapmayı bırakmayacağım ama kurmaca bir filmle biraz araya ihtiyacım var sanırım.

NOTLAR

1 Yahudi takvimine göre yılbaşı.

2 Görüntünün veya sesin yavaş yavaş kaybolması.