Şu An Okunan
Burcu Aykar’la Ablam Üzerine Söyleşi: ‘Aramızdaki Duvarlar’

Burcu Aykar’la Ablam Üzerine Söyleşi: ‘Aramızdaki Duvarlar’

Ablam, Burcu Aykar

Uzun yıllar sinema yazarlığı yapan ve Altyazı yazarları arasında da bulunan Burcu Aykar’ın çok sayıda festival dolaşan kısa filmi Ablam MUBI Türkiye’de gösterimde. Yönetmen ilham kaynaklarını, filmin yapım sürecini ve izleyicide yaratmak istediği duyguları anlatıyor.

Söyleşi: Eray Yıldız

Kamerasını 1980’li yıllara, bir anne ile iki kızının yaz tatiline çeviren Ablam büyümeye, yalnızlığa ve aramızdaki mesafelere dair dört başı mamur bir film. Odağına evin küçük kızı Elif’i yerleştiren ve olan biteni onun duyularından aktaran hikâye, ailenin yaşamından bir kesit sunuyor. 20 dakikalık süresi boyunca çarpıcı izlenimlerle hayatı kutsayan, etkisini küçük ayrıntılarda arayan, karakterlerine merhametle yaklaşan film aynı zamanda ergenliğin ve çocukluktan ilkgençliğe geçişin tedirgin edici bilinmezliklerini de mesele ediniyor. Üç ayrı kuşağı kendi gündelik dertlerinde buluşturan ve aralarındaki aşılmaz duvarlar arasında bir yere konumlanan Aykar, Elif Türkölmez’in hikâyesiyle kurduğu ilişkiyi ve filmde kurmak istediği atmosferi anlatıyor.

Ablam

Ablam’da herkesin o yaştaki hâlleri üzerinden bir bağ kurabileceği, gözleme ve duyulara dayalı pek çok an bulunuyor. Senaryonun gelişim sürecinde karakterlerin, özellikle olayları ve insanları gözünden izlediğimiz Elif’in dünyasını aktarmada bu estetiğin payı var mıydı?

Senaryoyu yazarken filmi, Elif’in yaşadığı bir yazdan zihninde kalan izlenimler olarak hayal ettim. Uçucu, tam olarak elle tutulamayan, bölük pörçük ruh hâlleri, duygular… Çok gündelik görünse de, Elif’in ruhunda derin izler bırakmış olabilecek anlar yaratmaya çalıştım. Film yaparken beni en çok heyecanlandıran, peşine düştüğüm şey, iç dünyayı görselleştirmek. Bir yandan da sadece sinemayla anlatılabilecek muğlak anları yakalamaya ve atmosfer yaratmaya odaklanmak istiyorum. İzleyiciye hayal edebilecekleri bir alan açan, tüm açık uçları kapatmayan filmler yapmanın peşindeyim. Böyle muğlak ve örtülü anlamlara yaslanan, anlam üretmede izleyicinin aktif katılımını talep eden filmlerde, duyuların tetiklenmesi, seyircinin filmle bağ kurması açısından iyi bir yol bence. Ablam’da da bunu yapmaya, izleyenin duyularını tetikleyerek seyrettikleriyle farklı bir düzlemde de bağ kurabilmesine çalıştık. Benim hafızam çok iyi değildir, olayları ayrıntılarıyla pek iyi hatırlayamam. Hayat bende daha çok hisler, duyular, izlenimler olarak kalıyor. Galiba film yaparken de bu hissi veren, izlenim olarak hatırlanan filmler yapmaya çalışıyorum.

Bir yandan hayatı yalayıp yutmak için çırpınan bir çocukluk, öte yanda onu biraz geride bırakmış ve filme ismini vermiş bir abla karakteri. Bu çatışmayı Elif Türkölmez’in aynı adlı hikâyesinden uyarlarken tamamen korudunuz mu yoksa otobiyografik tercihlerden bahsedebilir miyiz?

Elif Türkölmez’in ‘Anne Kız, Harikasın’ kitabındaki ‘Ablam’ hikâyesi, ilk okuduğumda çarptı beni. Bir harf az ya da fazlası yok, çok duru ve etkileyici. Tek tek cümlelerinde, koca hikâyeler yüklü. Çok çarpıcı sinematografik anları var. Her şeyi açıklama derdine düşmemesini, okuyana bazı ipuçları vererek kendi öyküsünü kurmaya izin vermesini çok ilham verici ve benim yapmak istediğim türde sinemaya çok yakın buldum. Elif’in öyküsü, altını kalın çizgilerle çizmeden, ince ve muğlak bir şekilde, Türkiye’de bir kız çocuk olarak büyümeye, bir genç kız olmaya dair çok çarpıcı anlar yakalıyor bence. Öyküde kız kardeşlerin arasındaki duvara dair izler vardı. Otobiyografik tercihlerden değil ama senaryoyu yazarken, ben bu mesafenin altını biraz daha çizmek istedim ve bu meselenin yaşandığı sahneleri çeşitlendirdim. Elif, adını koyamadığı bir şeyin ablasını kendisinden alıp götürdüğünü hissediyor ama duvarın ötesine ulaşamıyor. Önünde kendisini bekleyen bir dünya, bir bilinmezlikler denizi olduğunu seziyor: Ergenlik, çocukluktan genç kızlığa geçiş. Bunun ne menem bir şey olduğunu anlamak için ablasına yanaşmak istese de, Ayşe uzaklaşıyor ondan. Sahneleri birbirine bağlayan biraz da bu bilinmezliğin uyandırdığı merak duygusu ve tedirginlik hissi, Elif’in merakı. Bilmediği şey korkutucu da Elif için. 

Ablam

Filmde komşuluktan evdeki yaşama, kadınlar arası bir dayanışma da kendini sık sık belli ediyor. Yerini ve zamanını ancak tahmin edebildiğimiz bu hikâyenin bir kadın ütopyasında geçtiği söylenebilir mi? Ya da bir zamanlar böyle bir yer vardı belki de.

Filmde, dışardan gelen uyaranların çok daha az, dış gözler için yaşama dürtüsünün çok daha düşük, dolayısıyla insanın iç dünyasına dönmesinin daha olanaklı olduğu bir döneme özlem var bence bir miktar. Çocuk olmakla da ilgili bir şey bu biraz tabii, iç dünyada kaybolma lüksü olması. Fakat o döneme güzelleme yapan bir hikâye olduğunu söyleyemem. Çünkü pırıl pırıl parlayan güneşe rağmen, hatırlananlar travmatik bir anıya ait ve bu huzursuzluk ve tedirginlik hissi her şeye siniyor, en azından sinmesini arzuladık. Ama şu var; erkeklerin olmadığı bir alanda yaşanan özgürlük hissi, kadın-kadına geçirilen zamanın verdiği bir rahatlık ve ferahlık duygusu… Yaz olduğu ve okullar tatil olduğu için çocukların otomatik olarak daha özgür, deneyimlere daha açık hissettiği bir zaman dilimi zaten. Ancak sahneleri birbirine ören duygu yalnızlık gibi geliyor bana. Üç kadın yan yanalar ama birbirlerine pek de destek olamıyorlar, aralarında mesafeler var. Herkes kendi dünyasında sıkışmış gibi. Filmin 4:3 formatının bu klostrofobi hissinin altını çizmesini amaçlamıştık. Dönemi, yani 1980’leri, hatırlatan bir format olmasının yanı sıra, bu sıkışmışlığı ifade etmek için de uygun olduğunu düşündük.

Agnès Varda ve Éric Rohmer sineması birkaç yerde bize göz kırpıyor sanki. Ablam’ın yaratım sürecinde ilham kaynakları arasında işaret edebileceğiniz yönetmen ve filmler var mı?

Lynne Ramsay’nin Gasman (1998) adlı kısa filmi önemli bir ilham kaynağı idi Ablam için. İç dünyaları görselleştirme konusunda bir usta olduğunu düşünüyorum Ramsay’nin, filmlerine dönüp dönüp bakıyorum bu yüzden. Kelly Reichardt’ın izleyiciyi âdeta zamanı genişletmeye davet eden filmleri de önemli ilham kaynaklarım. Reichardt sadelikle anlara odaklanırken, izleyicinin ilgisi ister istemez o ânın detaylarına yöneliyor. Bakılan alan daraldıkça, görülenler çoğalıyor. Sanki sahne izleyenin önünde katman katman açılıp, izleyeni derinliklerine davet ediyor. Benim izlemeyi sevdiğim ve yapmak istediğim filmler de böyle. Lucrecia Martel’in muğlaklığı perdeye taşıma ve atmosfer yaratma maharetine hayranım. Onun filmlerinde, ilişkiler, duygular, ruh hâlleri hep bir ‘aradalık’a işaret ediyorlar. Hiçbiri kalın çizgilerle tanımlanmadığı, sınırları muğlak olduğu için de film seyircide bir izlenim olarak kalıyor. Tam olarak filmlerin bende yaratmasını sevdiğim etki de bu: Hayal etme özgürlüğümü elimden almasınlar. O yüzden çabam da, izleyiciye bu alanı açan, ona bir kâşif gibi hissettiren filmler yapmak. Andrea Arnold’ın filmleri de görüntü yönetmenimiz Barış Özbiçer’le üzerine konuştuğumuz filmlerdi. Arnold tüm duyulara hitap etme konusunda çok yetkin, ders gibi izliyorum onun filmlerini de.

Ablam

Ablam’ın müzikle ve özellikle Ferdi Özbeğen’le ilişkisi filmde tekrarlayan birkaç temadan birisi. Elif’in dünyasını kurarken ‘Büklüm Büklüm’ gibi görece hüzünlü bir şarkıyı belirlemede neler etkili oldu?

Bazı dönemlere eşlik eden, damgasını vuran şarkılar oluyor insanın hayatında. Küçükken bana daha çok olurdu. Bir şarkı, o ânın yarasına, duygularına, ruh hâline denk düşer. Fakat dinlemek de yetmez. Elif gibi sözleri deşifre etmek, ezberleyene kadar defalarca dinlemek ister insan. Türlü araçlar kullanarak, şarkıyı içselleştirme çabasıdır bu belki de. Şarkının sadece dinlenen bir şey olmaktan çıkıp, kâğıda yazılan sözleriyle elle de tutulan, kendi sesinle tekrar edebildiğin, kendinin yaptığın, böylece şarkının evrenine girdiğin bir bütünleşme hâli… Bilinçli bir şekilde bunu tanımlayamaz belki ama Elif de o sırada içindeki ruh hâline denk düşen bir şarkıya takılıp kalıyor. O ruh yakınlığı ona iyi geliyor çünkü onu anlatıyor. ‘Büklüm Büklüm’ün Ferdi Özbeğen yorumunun, filmin yalnızlık teması etrafında şekillenen duygu durumuna çok denk düştüğünü hissettiğim için bu şarkıyı seçmiştim.

Ayşe’nin akıbetine dair her izleyenin baktığı yerden bir sonuç çıkacaktır. Peki o finali yönetmen nasıl yorumluyor? (Kendi benzer deneyimime göre Elif ve Ayşe bugün çok iyi dostlar bence.)

Tam da öyle, her izleyen kendine göre o boşluğu doldurabilir, hikâyeyi devam ettirebilir. O açıklığı kapatmak istemem. O yüzden bana göre ne olduğundan değil de, o sahnede ne yapmayı arzuladığımdan bahsedebilirim belki. Elif’in film boyunca giderek artan bir duygusal karmaşası var. Yakınındaki diğer kadınları gözlemlediğinde, en yakın arkadaşıyla konuştuğunda, önünde kendisini bekleyen bir dünya, bir bilinmezlikler denizi olduğunu seziyor. Annesinin şefkatine sığınıyor, ablasını kızgınlık, kıskançlık, aynı zamanda da bir merak duygusu ve hayranlıkla izliyor. Aslında hem kendisine güvenli, hem de korkular içinde. Bu duygular karmaşası, bir kayıp ihtimaliyle yüz yüze geldiğinde zirve yapıyor. İşte tam o iç karmaşasının zirve yaptığı ânı nasıl aktarabiliriz üzerineydi benim esas derdim. Ucu epey karanlık yerlere varan o ruhsal çatışmayı nasıl resmedebiliriz? Yani, Elif ve Ayşe bugün çok iyi birer dost olsalar da, Elif’in o yaz gününün ruhsal karmaşasının izini taşıyacağına eminim.


Ablam, MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

-->
© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.