Şu An Okunan
Görültü Ekibi ile Söyleşi: “Birlikte İzlemenin, Birlikte Düşünmenin Zeminini Yaratmak”
Advertisement

Görültü Ekibi ile Söyleşi: “Birlikte İzlemenin, Birlikte Düşünmenin Zeminini Yaratmak”

Yeni kurulan bağımsız kültür inisiyatifi Görültü, gösterimleri ve forumlarıyla hız ve tüketim odaklı izleme kültürüne karşı daha yavaş ve kolektif bir seyir deneyimi öneriyor. Görültü’nün kurucuları Nil Kural, Deniz Tortum, Murat Güneş ve Okay Karadayılar ile bu yapının çıkış noktasını, bir komünite inşa etme pratiği olarak kürasyonu ve üretim-izleyicilik ilişkisine uzanan fikirlerini konuştuk.

Söyleşi: Ayça Çiftçi

Görültü henüz çok yeni ama şimdiden bir heyecan yarattığını ve yeni bir nefes alanı açtığını hissediyoruz. En başa dönersek, Görültü’nün çıkış noktası neydi? Profesyonel deneyimleriniz ve sinemayla kurduğunuz kişisel ilişki bu süreci nasıl şekillendirdi?

Nil Kural: Türkiye’de mevcut koşullarda film izleme ve tartışma kültürünün bazı ihtiyaçları karşılamadığını düşünmeye başlamıştım. Özellikle festivallerde söyleşi ve tartışma alanlarının giderek azalması dikkatimi çekiyordu. Bu aslında dünyanın birçok yerinde böyle; ama Türkiye’de daha belirgin hissediliyor. Bir de filmlerin üst üste izlenmesi, arada durup düşünmeye fırsat bulamadan bir sonraki gösterime yetişme telaşı var. Uçan Süpürge’de çalıştığım dönemde bunu daha net gördüm: Festival atmosferi çok canlı ve heyecan verici, ama gerçekten tartışmak ve birlikte düşünmek isteyen izleyiciler için festival bittiğinde geriye kalıcı bir zemin pek kalmıyor. 

Murat Güneş: Yıl boyunca düzenli film gösterimleri yapan, sürekliliği olan bir yapının; tartışma ortamı yaratmak ve bir topluluk oluşturmak açısından festival modelinden daha verimli olabileceğini düşünmeye başladık. Buradan hareketle dünyadaki örneklere baktık. Özellikle küçük ve belgesel ağırlıklı festivallerin yıl içine yayılan etkinlikler, laboratuvarlar ve atölyelerle varlıklarını sürdürdüğünü gördük. Türkiye’de pek yaygın olmayan bu modelin, kalıcı bir mevcudiyet ve komünite inşası açısından önemli avantajları var. Ayrıca Türkiye’deki ekonomik koşullar da yeni bir festival organize etmek ya da büyük bir festival bütçesi bulmak yerine, aralıklı gösterimler yapan daha esnek bir yapının daha uygulanabilir olduğunu düşündürdü. 

Deniz Tortum: Ben özellikle yönetmen perspektifinden böyle bir ihtiyaç hissediyordum. İstanbul’a iki yıl önce yeniden taşındığımda “İstanbul’un sinema ortamı nerede? Bağımsız üretim yapanlar için canlı bir alan, bir zemin var mı? diye soruyordum. Birlikte de sık sık konuşuyorduk bu konuyu. Karşılaşmalara alan açan mekânların oldukça sınırlı olduğunu fark ettik. Görültü biraz da bu boşluk hissinden doğdu.

Bu noktada komünite inşası ve kolektif düşünme ve üretme vurgunuza değinmek istiyorum. En başından itibaren süreci farklı kişi ve kurumlarla paylaşarak dışarıdan fikirlere açık bir şekilde ilerlediniz. Bu açıklığın sizin için önemi üzerine biraz konuşalım. 

N.K.: Başlamadan önce yaklaşık bir buçuk yıllık bir hazırlık süreci vardı. Bu süre boyunca fikrimizi güvendiğimiz herkesle paylaştık. Küçük komünitelerden haberdar olduk, dünyadaki farklı modelleri bize önerenler oldu; bu diyaloglar zihnimizdeki fikri zamanla dönüştürdü. İlk gösterimden sonra da eleştirileri dinledik, konuştuk, yeni öneriler geliştirdik. Yapının böyle kalması önemli: Bitmiş, sabit bir model değil; değişmeye ve yeni fikirlerle beslenmeye açık bir yapı. Türkiye gibi belirsizliğin yoğun olduğu bir yerde motivasyonu canlı tutmak kolay değil. Başlamak belki zor değil ama asıl mesele uzun vadede sürdürebilmek. Bunun birkaç kişilik kapalı bir grupla mümkün olmayacağını düşünüyorum. “Sürdürülebilirlik” derken sadece maddi ya da kurumsal devamlılığı kastetmiyorum; mesele canlı kalabilmek. Bunun yolu da iletişimin açık olmasından geçiyor. Dışarıdan gelen fikirler ve eleştiriler bu yapıyı ayakta tutacak şeyler.

Okay Karadayılar: Böyle ilerlemezsek, Türkiye’deki koşullarda yalnızlaşmak ve zamanla bir şeylere küsmek çok mümkün gerçekten. 

Kürasyonu yalnızca film seçimi olarak değil, düşünsel bağlamlar kurma, söyleşileri farklı disiplinlerden katılımcılarla genişletme ve izleyiciyi aktif biçimde sürece dâhil etme pratiği olarak ele alıyorsunuz. Bu çok katmanlı yaklaşımı nasıl tanımlarsınız? Sizin için kürasyon, kolektivite ve izleyicilik arasında nasıl bir ilişki var?

D.T.: Sinema sadece kendine kapanıp kendine işaret eden ve kendinden ibaret bir şeye dönüştüğünde hızla sıkıcılaşabiliyor. Başka alanlara değdiğinde, dünyayla temas kurduğunda, hayattaki başka meselelerle ilişkilendiğinde anlam kazanıyor. O yüzden filmleri başka meseleler üzerinden yeniden düşünmek, onu bir araç olarak kullanmak, başka tartışmalara vesile kılmak önemli geliyor. ‘Nostaljik Olmayan Gelecek’ programındaki panelde de konuşmacıları bu çerçevede seçmiştik; geleceği farklı yerlerden düşünen insanları bir araya getirmeye çalıştık. Bir yandan da “Kimler bir araya gelse, birbirleriyle konuşsa, biz o sohbeti dinlemek isteriz?” diye düşünüyoruz aslında. Yani bir tür masa kurma isteği, bir karşılaşma zemini yaratma merakı. Kürasyon işinde biraz da bu karşılaşmaları mümkün kılma arzusu da var.

N.K.: Türkiye’de özellikle son on–on beş yılda, sivil toplum ile sanatın farklı alanları arasındaki bağların zayıfladığını görüyoruz. Exergue – documenta 14 (2024) gösteriminde, güncel sanat alanında bizimle benzer sorular soran Buradan Nereye? ekibiyle birlikte çalıştık. Güncel sanatla sinema arasında böyle bir temas çok da kurulmuyor. Oysa iki alandaki sorunlar ve mücadeleler arasında ciddi paralellikler var. Bu yüzden hem onlarla hem izleyiciyle birlikte bu bağları yeniden kurmak istedik. 

İzleyici inşasından söz ettik; peki sinefillik kavramıyla nasıl ilişki kuruyorsunuz? Mesela on dört saatlik bir film gösterimine izleyicileri davet etmek, belli bir kültürel deneyim alanı açan, meydan okuyucu, entelektüel ve politik boyutları olan bir çağrı. Bu pratiğiniz sinefil kültürüyle nerede kesişiyor, nerede ayrışıyor?

M.G.: İnsanlara bir meydan okuma sunduğunuzda, bunu kabul edip angaje oluyorlar sanki. Yeterli hazırlığı yaparsanız, duyuruları özenle yaparsanız bir karşılık buluyor. “On dört saat” dendiğinde insanlar bunu bir deneyim olarak da görüyorlar; belki hayatta bir kez yaşanabilecek bir şey gibi. Exergue’in dağıtımcısının söylediği bir şey vardı: Film dünyada nerede gösterildiyse orada bir komünite yarattı; filmden çıkan insanlar arkadaş oldu, bir bağ kurdu diyordu. Biz de buna benzer bir şey gözlemledik. Mesela Sinematek’te Komün (Paris, 1871) [La Commune (Paris, 1871), 2000] yüz altmış kişi baştan sona izledi ve altı saatin sonunda film bittiğinde koca bir alkış koptu. Bir izleyici bakkaldan bir şeyler alıp salona dağıttı; küçük bir dayanışma oluştu. Çıkışta insanlar, on dört saati aşan Yolculuk (Resan, 1987) gösterimine de gitmek için planlar yapıyordu.  İzleyici dediğimiz şey biraz da yaratılması gereken bir şey; bu yaratımın adımlarından biri de belki bu meydan okumalar. 

N.K.: Bu çok uzun süreli filmleri sunmak bilinçli bir tercih. Çünkü biz, normalde gösterim şansı bulamayan filmleri de gösterebileceğimiz bir yapı kurmak istedik. Bunlar bir festival içinde yer bulması çok zor filmler. 

D.T.: Sinefillik meselesini aslında aramızda hiç özellikle konuşmadık; o yüzden burada mutabık olmayabiliriz, belki tartışabiliriz. Bana kalırsa bizim yaptığımız şey biraz bir anti-sinefillik. Çünkü sinefilliğin içinde zaman zaman kendi içine kapalı bir oburluk, yine sadece kendine işaret eden ve sinema dışına çok çıkamayan bir hal var. Dünyayı deneyimleme ve bilme pratiği olarak sinemayı önceleyen bir tarafı da olabiliyor. Oysa bizim şimdiye kadar gösterdiğimiz filmler bildiğimiz anlamda sinemaya biraz mesafeli, hattâ yer yer sinema karşıtı pratikler barındırıyor. Bu açıdan bakınca, o klasik sinefil anlayışına karşı duran filmler seçtiğimizi düşünüyorum. Zaten benim sinefillik kavramıyla zaten biraz mesafeli, hattâ yer yer kavgalı bir ilişkim var. 

M.G.: Aslında evet, sinefillik hep bir sonraki filmi izlemek isteyen, daha birincisi bitmeden gözünü sonrakine diken bir kültüre işaret ediyor. Binge watching’e yakın bir hız ve tüketim mantığı var içinde. Belki önerdiğimiz şey tam da bunun karşıtı: Yavaşlamak, filmleri sindire sindire izlemek, aralarında bağlantılar kurmak, başka alanlara açmak. Sinemayı farklı disiplinlere taşıma çabası da bunun bir parçası.

Evet, kendinizi tanıttığınız çıkış metninizde de hız ve tüketim odaklı sinema izleyiciliğine karşı bir alternatif önerme vurgusu vardı zaten. Tüm bunları konuşurken şunu da merak ettim: İstanbul dışına, büyük merkezlerin dışına açılma arzunuz ya da niyetiniz var mı? 

O.K.: Önceki soruya da bağlayarak cevap verebilirim: Görültü büyük ölçüde kişisel ihtiyaçlarımızdan doğdu. Eksikliğini hissettiğimiz şeyleri yapmaya çalışıyoruz. Mesela bir filmi gerçekten tartışabilmek. On dört saatlik bir filmi bulup evde izlemek mümkün; ama o deneyimi paylaşmadan olmuyor. Yolculuk’un sonunda arkamı döndüğümde, ilk kez gördüğüm bir izleyici bana “Şimdi ne yapacağız biz?” diye sordu. Ben de filmin son cümlesini söyledim: “Biz buradayız, çocuklara göz kulak oluyoruz.” Yaptığımız şey çok planlı bir stratejinin sonucu değil; o anda neye ihtiyaç varsa, elimizden ne geliyorsa onu yapmaya çalışıyoruz. Bizim için bu biraz da hayatımızdan vakit ve emek ayırabilmemizle mümkün oldu. Bizim gibi bu işe istekli insanlar her şehirde vardır. Bence bir tane Görültü yetmez zaten. 

N.K.: En başta farklı şehirlerde de olsun gibi bir niyetimiz vardı; hâlâ da olabilir. Ama organizasyon ve emek meselesi düşünüldüğünde şimdilik İstanbul’dayız. Kişisel olarak elbette yayılmasını isterim; talep gelirse filmleri göndermek, mümkünse gidip etkinlikleri birlikte yapmak uzun vadede arzu ettiğimiz bir şey. Ama Okay’in söylediği önemli. Belki en iyi senaryo, insanların bundan bir şekilde ilham alıp kendi imkânlarını yaratıp kendi Görültü’lerini yapmaları olur. Bizim için, farklı yerlerdeki çeşitli yapılar arasında bir ağ kurmak ve o ağı canlı tutmak için destek olmak belki daha anlamlı olur, hattâ sonuçta bu daha etkili de olabilir.

Biraz da film üretimi ile izleyicilik kültürü arasındaki ilişki üzerine konuşalım. Özellikle genç sinemacılar için üretime dair hayaller, kaçınılmaz olarak nelerin izlenebildiğiyle, nelerin mümkün olduğuna dair bilgi ve kültürle de şekilleniyor. Uzun metraj kurmacanın egemenliğiyle şekillenmiş yerleşik film kültüründe başka bir alan açan etkinliklerin Türkiye’de farklı üretim pratiklerinin gelişmesine nasıl bir etkisi olabilir? 

N.K.: Bizden önce hem Documentarist’in hem de İstanbul Deneysel Film Festivali’nin Türkiye’de açtığı alan tartışılmaz, umarım zamanla biz de benzer bir etki yaratabiliriz. Çünkü sürekli Cannes ya da Venedik gibi festivallerin görünür olduğu bir ortamda, dünyanın üretim imkânlarının en üst yüzde birlik dilimine ulaşabilmiş filmler dolaşıma giriyor. Böyle bir ortamda daha mütevazı koşullarda çalışan, farklı yollar arayan sinemacılar için geniş bir hayal alanı açılmıyor. Bu anlamda Kosova’daki Dokufest örneği ilgi çekici mesela. Festivalin nasıl filmler gösterdiğini gördükçe, Kosova’dan çıkan ve çok mütevazı koşullarda üretilmiş yaratıcı kısa filmlerin nereden beslendiğini anlamaya başlıyorsunuz. O festivalin Balkan sineması üzerindeki etkisi sadece izleyici sayısıyla ölçülecek bir şey değil; yirmi yıl boyunca sunduğu sinema anlayışı üretim üzerinde uzun vadeli sonuçlar doğuruyor. Peter Watkins programında da benzer bir şey hissediyoruz. Onun film yapma yönteminin birilerine fikir verdiğini görüyoruz. Hattâ filmlere gelen bazı yorumlarda “Türkiye tarihindeki şu olay da böyle çekilemez mi?” diye soranlar oldu. Elbette çekilebilir; büyük setler ve profesyonel oyuncular olmadan da çok iyi filmler üretmek mümkün. Özellikle Türkiye gibi film üretimi için imkanların kısıtlı olduğu bir ülkede, bu tür üretim biçimlerini görünür kılmak anlamlı geliyor. Çünkü başka yolların mümkün olduğunu gösteriyor. 

M.G.: Bir insanın üretebilmesi için bir sahneye, bir sinema ortamına ihtiyacı var. Kimse tek başına, dahiyane bir ilham anıyla iş yapmıyor. Benzer dertleri paylaşan insanların olduğu bir ortam gerekiyor. Bununla ilgili bazı projelerimiz de var. Mesela Yolculuk’un jeneriği yirmi beş dakika sürüyor. Çünkü orada çok büyük bir kolektivizm var. Çeşitli ülkelerde filmin üretimine destek olan çok büyük bir komünite kurulmuş. Belki politik örgütlenme üzerinden, belki film kültürü ağları üzerinden, farklı coğrafyalarda o sahneyi kurabilmiş, böylece Yolculuk’un yapılmasını mümkün kılmış binlerce insanın ismi var jenerikte. Watkins’in film yapma biçimi bu kolektif üretim anlayışını mümkün kılıyor. Dolayısıyla soruya cevabım şu: Asıl mesele sahnelerin, ortamların oluşturulması. Biz de böyle bir zeminin kurulmasına destek olacak projeler yapmak istiyoruz.

D.T.: Birisi ilk filmini yaparken bazen çok küçük bir çevre için üretiyor; iki arkadaşının izlemesi bile motivasyon olabiliyor. Ben de öyleydim. İlk kısa filmlerimi yaparken hayattaki en büyük isteğim !F’te gösterilmesiydi. Bu hayalim gerçekleşince çok mutlu olmuştum; sonra pek çok önemli gösterimler deneyimledim ama o ilk heyecanı bir daha yaşamadım. Bu tür alanların yokluğu hissediliyor. !F’in yokluğu mesela yıllardır konuşuluyor. O yüzden Kırık’ın, Altyazı’nın yaptığı işler, ya da Othon gösterimleri bu anlamda önemli. Umuyorum ki hem bizim hem de böyle çeşitli kolektifler ve inisiyatiflerin etkinlikleri de bu boşluğu farklı biçimlerde doldurulabilir. 

Türkiye’de özellikle yaratıcı belgesel hattında zaman zaman bir hareketlenme hissediliyor. Arka arkaya birkaç güçlü iş çıkınca “bir şeyler oluyor galiba” diyorsun; ama sonra o ivme sanki bir eşiğe gelip duruyor. Tarif ettiğiniz sahneye, sinema ortamına etki eden kurumların sürekliliği de önemli. !F’in kaybından bahsettin. Benzer bir yerden Yeni Film Fonu’nu düşünüyorum mesela. Çok büyük bir gücü yoktu belki ama üretim üzerinde çok ciddi bir etkisi oldu; bugün hâlâ dolaşımda olan pek çok iyi belgeselin yolu oradan geçti. Sadece fon sağlayan bir yapı da değildi, sektörde bağlantılar kurmayı, karşılaşma ve etkileşim alanları açmayı önemsiyordu. Bu tür damarları zamanla kaybettik. Şimdi Kadınlar Kayıtta projesi, biraz dönüşmüş bir biçimde benzer bir şeyi yapmaya çalışıyor. 

D.T.: Kesinlikle. Diğer yandan daha enternasyonalist kurumlar ve ağlar da çok güçlü değil. Watkins projesiyle biraz da bu bağları kurmak, ilişkileri genişletmek istiyoruz. Türkiye’de yaratıcı belgesel alanında görülen o dalgalanma biraz da destek eksikliğiyle ilgili. Yaratıcı belgesel üretiminin yalnızca Türkiye içindeki imkânlarla sürdürülebilmesi her zaman mümkün olmuyor. İnsanların bir ya da iki film yapma gücü olabiliyor belki; ama sonrasında bir tükenmişlik ya da ekonomik imkânsızlık devreye giriyor. 

M.G.: Sahne meselesiyle finansman meselesi burada kesişiyor. Baktığımızda çoğu zaman insanların ancak rekabet ortamlarında bir araya geldiğini görüyoruz. Birtakım platformlar, festivaller belgeselcileri buluşturuyor; ama buralar sinemacıların aynı ödül ya da destek için yarıştıkları yerler. Deniz’in bahsettiği tükenmişliğin evet maddi boyutu var ama aynı zamanda biraz da yalnızlaşmanın, dayanışma ağlarının olmamasının sonucu. Rekabet dışında bir araya gelmenin başka bir yolu olabilir mi? Birlikte düşünmenin ve üretmenin başka bir zemini mümkün mü? Bizim de önemsediğimiz meselelerden biri bu ve bu anlamda bazı projelerimiz olacak. 

D.T.: Mesele aslında hem kaynak hem seyirci hem de teşvik yaratmak. Yani üretim koşullarını ve izleyici zeminini birlikte düşünmek. Bir sinemacı olarak kendi kaynağınızı ve özel seyircinizi yarattığınızda, çoğu zaman onu kendinize saklıyorsunuz. O alanı daha açık, başkalarına da yardımcı olacak bir zemine dönüştürebilen çok az kişi var. Elbette bunun binbir türlü nedeni var, hepimizin bildiği nedenler. Ama yine de neden olmasın? Biraz sürekli ve daimî bir iyimserlikle bakmak gerekiyor belki de.

Ara ara değindik ama şu anda devam eden Peter Watkins programını biraz daha konuşalım. Bu programı nasıl tasarladığınızı, şu anda kadarki etkinliklerin nasıl geçtiğini ve gelecek etkinlikleri biraz anlatır mısınız?

N.K.: Aslında daha Görültü’nün adı bile ortada yokken bu projeye niyetlenmiştik. Peter Watkins’in oğlu Patrick Watkins’e ulaştık. Hakların ailede olması ve özellikle festival dışı, kolektif yapıların yaptığı mütevazı gösterimlere destek vermeye açık olmaları bu işe girişmemizi mümkün kıldı. 2018’de Wolf’un Berlin’de yaptığı retrospektif o tarihe kadarki son kapsamlı retrospektifti ve her filme odaklanan bir yayını da vardı. Bunun dışında genel olarak Watkins, üretim ağlarının biraz dışında kalmış, akademide de yeterince ele alınmamış bir sinemacıydı. Bu yüzden yalnızca bir gösterim programı değil, bir yayın da hazırlamak istedik. Editör olarak Çağla Özbek ve Emrah Serdan’la çalışmaya başladık ve yazar arayışına başladık. Watkins üzerine çalışmalar daha çok ABD ve İngiltere’de yoğunlaşıyor; biz ise farklı coğrafyalardan sesleri bir araya getirmek istedik. Böylece Filipinler’den Yunanistan’a, Brezilya’ya uzanan bir yazar ağı oluşturabilmek için çok uğraştık. Kitabı retrospektifin hemen ardından hem Türkçe hem İngilizce yayımlamayı planlıyoruz. Bu süreç Watkins hayattayken başlamıştı, kendisiyle de telefonda görüşmüştük. Oğlu, Watkins’in ‘Monoform: Ayın Karanlık Yüzü’makalesini bizim için yeniden ele alabileceğini söylemişti. Ancak yaz sonuna doğru sağlığının kötüleştiği haberi geldi ve 30 Ekim’de Peter Watkins’i kaybettik. Yazı yenilenemedi; bizim için de çalışma süreci daha hüzünlü bir tona büründü ve kitap ile program biraz daha onun mirasını düşünmeye yöneldi.

Toplamda neredeyse bir yıldır sürekli Watkins’le meşgulüz; hakkında konuşmadığımız ya da üzerine çalışmadığımız bir gün yok gibi. Ama böyle bir sinemacıya bir daha rastlamak da kolay değil. Üretim biçiminden izleyiciyi sürece dâhil etme isteğine, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde auteur’lerin hiyerarşik yapısını sorgulayan denemelerine kadar pek çok açıdan çok özel bir yerde duruyor. Görültü’nün birçok meseleyi düşünme biçiminde de Watkins’in üretim pratiğiyle güçlü bir karşılaşma oldu. Bazı şeyleri nasıl düşündüğümüzü ve nasıl yaptığımızı etkileyen önemli bir referansa dönüştü diyebilirim.

M.G.: Yolculuk’ta tekrar eden bir replik var, Watkins izleyiciye, “Bunu biliyor muydunuz?” Ben bilmiyordum” diyor. Bu ilişki kurma şekli aslında bizim çalışma biçimimizi de iyi özetliyor. “

O.K.: Bu gerçekten bize ilham verdi. Yirmi yaşında, sinemayla ilgilenen biri olarak böyle bir şeyle karşılaşsaydım ufkum açılırdı diye düşünüyorum. Gerçi şimdi de açılıyor. Külliyatına baktığınızda hem çok özgün kalabilmiş hem de çok derinlikli çalışabilmiş bir sinemacı. Retrospektif boyunca fikirlerinin zaman içindeki gelişimini ve yaptığı radikal denemeleri görmek mümkün. Gerçekten kolay karşılaşılmayan türden büyük bir kaynak.

M.G.: Gösterimlerle beraber forumlar düzenliyoruz mesela. Bu Watkins’in özellikle önemsediği bir şeydi; filmlerinin yalnızca sinema uzmanları tarafından incelenmesini değil, izleyiciler arasında konuşulmasını istiyor. O yüzden izleyicilerin filmleri tartışmasına alan açmaya çalışıyoruz. 

D.T.: Okay’ın söylediği o ilham ve şevk meselesine katılıyorum. Ben belgesel yapmayı ciddi ciddi ilk kez Komün’ü izledikten sonra düşünmeye başlamıştım. O dönem bir iki filmini daha izlemiştim ve gerçekten Watkins’in çok şevk verici bir tarafı var. Konuşma üslubu, hali tavrı belki çok “punk” gibi görünmeyebilir ama karakter olarak bayağı punk bir yerde duruyor bence.

Peki, bundan sonrası için planlarınız belli mi? Görültü’nün yakın ve orta vadede aklında olan projeler, yönelimler neler? 

N.K.: Gösterimler, tartışmalar ve yayınlar devam edecek, ama bir yandan da az önce konuştuğumuz gibi, Türkiye’deki film üretimine dönük çalışmalara da yönelmek istiyoruz. Bir de mekân konusunu düşünüyoruz. Şu anda gezgini ve aslında etkinliklerimize ev sahipliği yapan kurumlardan çok memnunuz, yaptığımız iş birliklerinden çok şey öğrendik. Ama belli bir mekânımızın olmasını da istemeye başladık. Böyle bir buluşma alanına sahip olmak, beraber düşünme, üretme, bir topluluk olma arzularımız açısından da iyi olur diye düşünüyoruz.

Bir de Peter Watkins programıyla ilgili güzel bir haberimiz var: Peter Watkins’le Komün (Paris, 1871), Yolculuk ve Edvard Munch (1973) filmlerinde birlikte çalışan Norveçli görüntü yönetmeni Odd Geir Sæther, retrospektifin konuğu olacak. Sæther, 15 Mart Pazar günü saat 14:00’te gösterilecek Edvard Munch’u sunacak ve filmin ardından 17:30’da Deniz Tortum ile gerçekleştireceği “Kameraya Bakmayı Unutmayın” başlıklı sohbette izleyicilerle buluşacak.

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.