Şu An Okunan
Nesimi Yetik’le Toz Ruhu Üzerine Söyleşi

Nesimi Yetik’le Toz Ruhu Üzerine Söyleşi

Bol ödüllü Toz Ruhu gündelikçi olarak çalışan arabesk tutkunu bir adamın öyküsünü anlatıyor. İnsanın öngörülemez yönleri ve tek başına mutlu olma hâliyle ilgilenen yönetmen Nesimi Yetik’e göre her şeyin başı ironi.

Söyleşi: Berke Göl

Fotoğraf: Gözde Onaran


Bu söyleşi, Altyazı’nın Mayıs 2015 tarihli 150. sayısında yayımlanmıştır.


Nesimi Yetik, adını ilk olarak kendi annesiyle birlikte kamera karşısına geçtiği kısa filmi Annem Sinema Öğreniyor’la (2006) duyurdu. Basit bir fikre dayanmakla birlikte büyük beğeni kazanan film, 2007 yılında Berlin Film Festivali’nden Alman Akademik Değişim Kurumu ödülüyle döndü. Yönetmenin ilk uzun metrajı Toz Ruhu (2014) ise geçtiğimiz sonbaharda arka arkaya Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Sanat Yönetimi, Malatya Film Festivali’ndeyse En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine uzandı. Kendi korunaklı dünyasında mutlu mesut yaşayan temizlik işçisi Metin’in hayatından bir kesit sunan, onun dışarıdan gelen ufak müdahalelerin ardından gündelik rutinini sürdürmekle yeni bir yola girmek arasında kalmasını anlatan filmde Tansu Biçer, incelikli performansıyla göz dolduruyor. Toz Ruhu’nun kamerası Metin’i serinkanlı bir üslupla, hep belirli bir mesafeden takip etse de, Nesimi Yetik, karakterlerine “laboratuvardaki birer denek faresi” muamelesi yapan Michael Haneke gibi yönetmenlerin sinemalarına sıcak bakmadığını, karakterlere yaklaşım anlamında kendini John Cassavetes gibi isimlere çok daha yakın hissettiğini söylüyor.

Son kısa filminiz Döşeğimde Ölürken’den (2008) Toz Ruhu’nun tamamlanmasına yaklaşık altı yıllık bir süre geçti. Bu sürecin nasıl geçtiğinden bahsederek başlayalım mı?

Aslında Toz Ruhu’ndan önce bir kısa film daha yaptım; filme ilham veren gerçek karakterin oynadığı sekiz dakikalık bir şeydi. Bir yerde göstermedim ama, uzun metraja hazırlık olarak yaptığım bir filmdi. Toz Ruhu’ndan önce ‘Vaha’ adlı bir senaryo üzerinde çalışıyorduk, birtakım atölyelere de seçilmişti. Yeterli finans sağlanamadığı için o filmi yapamayacağımızı anlayınca başka bir şey yapmaya karar verdik. O süreçte komşumuz Metin Tosyalı’yla tanışmış, onu gözlemlemeye başlamıştık. Onun filmini yapma fikri, filmin ortak senaristi Betül Esener’den çıktı. 2010’un sonunda da yazmaya başladık Toz Ruhu’nu.

Metin Tosyalı’nın hikâyesini bire bir anlatmak düşüncesiyle mi yola çıktınız yoksa baştan itibaren niyetiniz o karakteri tamamıyla kurmaca bir hikâyenin içine yerleştirmek miydi?

Bir adamın hayatını bire bir anlatmak çok belgeselvari oluyor. Belirli bir gerçeklikten yola çıksak da hayal ettiğimiz şeyleri yapabilmemiz için ondan uzaklaşmak gerekiyordu. Werner Herzog söylemişti sanırım, mesele gerçekliği, olan biteni aynen kaydetmekse, bunu mobese’ler de yapıyor. Sinemanın da bir anlam üretimi olduğunu düşünürsek, evet, bir gerçeklik var ama bunun anlamlandırılmış bir gerçeklik olmasını istiyoruz. Bu noktada kurmaca giriyor işin içine. Biz bu adamın varoluşunu nasıl anlamlandıracağız? Genellikle birtakım duygulardan yola çıkıyoruz, bu filmde de bir insanın tek başına mutlu olma hâlinden yola çıktık. Niye mutlu tek başına, nasıl mutlu oluyor? Kendimize de çok sorduğumuz bu soruları filme dönüştürmeye çalıştık.

Bütün film Metin karakteri ve dolayısıyla Tansu Biçer’in performansı üzerine kurulu. Karakteri oluştururken ya da sette nasıl bir yöntem uyguladınız?

Tansu gerçek Metin’le tanışmadı. Senaryoyu okumasından sonra ben “istersen tanışabilirsiniz” dedim ama o bunu istemedi. Çok uzun süre konuştuk senaryo hakkında. Uzun bir toplantıda bütün senaryonun üzerinden kelime kelime, cümle cümle geçtik. Senaryo burada tam olarak ne anlatıyor? Bu sahnenin duygusu ne? Tansu da bu uzun konuşmalardan yola çıkarak bir adam yarattı; ona bir yürüyüş, bir duruş, bir ses buldu. Sette de sahnelerin duyguları üzerinden ilerledik; Tansu bir şeyi belirli bir biçimde yapamadığını, yapmak istemediğini söylediğinde, “peki, nasıl yapmak istiyorsun” diye sorduk, o duyguyu koruyarak nasıl yapacağımızı bulmaya çalıştık birlikte.

Bazı şeylerin o ânın emprovizasyonuyla yaratılmasını seviyorum ben. Tabii ki ortada baştan sona yazılmış bütünlüklü bir senaryo var; hatta şunu söyleyebilirim, filmde gördüğünüz şeylerin, replikler ve mizansenler dahil, yüzde 98’i senaryoda bire bir var. Ama mesela izleyenlerin çok beğendiği polis sahnesinin filmde yer alan hâli, sürekli tekrar çekildikten sonra, profesyonel olmayan oyuncumuza “sen sadece duyguya ve konuya odaklan ve ne söylemek istiyorsan onu söyle” dememizle çekildi. Pek çok izleyici de filmdeki en iyi oyunculuklardan birinin orada olduğunu söylüyor.

Metin karakterinin yalnızlığından, tek başına mutlu olmasından bahsettiniz. Bu anlamda akıcı bir anlatıdan ziyade Metin’in hikâyesini epizotlar hâlinde anlatma tercihinizden bahsedebilir misiniz? Filmin parçalı yapısı, biraz da Metin’in çevresinden kopukluğunun altını çizmeye mi hizmet ediyor?

Başlangıçta Toz Ruhu’nun zamansal olarak birbirine sıkı sıkıya bağlı bir senaryosu vardı; günün biri bitiyor biri başlıyordu. İyi kurulmuş, girift bir yapı vardı ama montajda pek çok sahneyi atmak zorunda kaldığımızda –çünkü ilk kurgudan sonra ortaya üç saatlik bir film çıkmıştı– böyle epizotlar belirmeye başladı. O epizotlar arasında sizin görmediğiniz bir sürü sahne vardı ama bunlar filmi tekrara götürüyordu. Filmin senaryodaki finali dahil, pek çok şeyi atmak zorunda kaldık. Bu kurgu seyircide biraz da içine girememe, biraz dışarıdan bakma duygusu da yaratıyor sanırım. Kamera da hep belirli bir mesafeden takip ediyor olayları, bunun da etkisi olabilir o parçalılık hissinde.

Metin’in en önemli özelliklerinden biri de arabesk tutkusu ve bestelediği şarkılar. Gerçek Metin Tosyalı da beste yapıyor muydu?

O da arabesk seviyor ama kendi şarkılarını yapmıyor. Metin’in evi, filmde gördüğünüz eve benziyordu. Gömlek koleksiyonu, kasetler, kasetçalarlar, duvarlarda arabesk posterleri… Bir nevi 90’lardan kalmış bir ev gibiydi. Biz senaryo sürecinde, bu adamın esasında farklı bir şey yapmak isteyebileceğini düşündük ve bir adım ileriye giderek arabeski bu kadar seven Metin’in kendi şarkılarını da yaptığını hayal ettik. Bu adama aslında çok iyi olmayan ama dinleyenlere başka şarkıları hatırlatan arabesk şarkılar yazmaya başladık. Betül sözlerini yazdı, Ezgi Baltaş da besteledi. Orhan Ölmez’in şarkılarını hatırlatan bu şarkıların çok iyi olduğunu söyleyemeyiz ama kötü de değiller. Hatta birileri elinden tutsa, bu adamın piyasaya da sürebileceği şarkılar bunlar.

İnsan bir taraftan kendi kabuğunda yaşamak isterken bir taraftan da dışarısının cazibesine kapılır. Metin de bu belirsizliği yaşıyor.

Filmin açık uçlu finalinin hemen öncesinde, Metin’i tv stüdyosunda kaybolmuş hâlde görüyoruz. İnceden bir medya eleştirisi de yapan bu bölümde tv dünyasının o sirk gibi atmosferi, Metin’in o kendi kendine yetme, kendi kendine mutlu olma hâlinin tam zıddı gibi. Karakteri hayatından çıkarıp bambaşka bir yere sokuyorsunuz bu bölümde.

Filmin en baştan bu adam etrafında kurulmuş bir düzeni var. Gömlekleri, kendine kurduğu o dünya, işine olan sevgisi… Ama bir şekilde o dünyaya giren iki kişi, o dünyayı yavaş yavaş esnetiyorlar, Metin’e başka bir şeyi dayatıyorlar. Peki tam da o dünyanın dışına doğru bir hamle yaptığında, neyle karşılaşacaksın? İnsan bir taraftan kendi kabuğunda yaşamak isterken bir taraftan da dışarısının cazibesine kapılır. “Buradan başka bir yere gideyim” der, peki gittiğinde neyle karşılaşır? Ben mesela Ankara’da yaşıyordum. Kısa film yapıyordum. Sonra İstanbul’a geldim, uzun metraj yapmak istedim. Karşılaştığım ortam kırılıp geri dönmeme de yol açabilirdi, burada kalıp savaşmama da. Metin Tosyalı da bu belirsizliği yaşıyor. Kimileri filmin daha belirgin bir finalinin olması gerektiğini de söyledi ama ben bunu tercih ettim. Edebiyatçı bir arkadaşımız böyle bir adamın o tv stüdyosuna zaten hiç gitmeyeceğini söyledi örneğin. Aslında filmin çekilen finalinde o kapıdan çıkıp ne yaptığıyla ilgili bir cevap da vardı; belki kimilerini daha fazla tatmin eden bir final olacaktı ama o belirsiz finaldeki kuşku hoşuma gitti benim. İntihar ediyor diyenler ya da daha farklı yorumlar yapanlar da oldu. Ama izleyiciye bu adamın orada ne yapacağını dayatmak istemedim.

Toz Ruhu’nun ödüllerle dolu bir festival yolculuğu oldu.

Eylül 2013’te bitti çekimler, tam bir yıl sonra Adana’da ilk gösterimi gerçekleşti filmin. Uluslararası festivallerden gelecek haberleri bekleyebilirdik ama Adana’yı seçtik. Böyle kararlar biraz da sezgisel oluyor. Maddi ve manevi anlamda gerçekten çok yorucu bir süreçten geçmiştik ve o ödüller gerçekten iyi geldi. Kimilerinin hiç beğenmeyeceği, kimilerinin de çok seveceği bir film olacağının daha senaryoyu yazarken farkındaydık. Festivallerde izleyiciden gelen tepkilerde de bunu gözlüyorum.

Bir filmin bir meseleye sırtını dayaması, benim çok da hoşlanmadığım bir şey. Bazen şöyle yorumlar yapılıyor mesela Toz Ruhu’yla ilgili, “bu adam bir temizlikçi, nasıl bu kadar mutlu olabilir?” ya da “işçi sınıfı mensubu bir karakter bu, burjuva karakterlerle arasındaki çatışmayı, eve gelen kıza nasıl davranacağını niçin görmüyoruz?” Bunların insan ilişkilerinde hiçbir şeyi belirlemediğini tabii ki iddia etmiyorum ama bu söylenenler bütünüyle başka bir film demek. Bireylerin hikâyelerini anlatmak yerine karakterlerin bütünüyle birer toplumsal sınıfın temsilcisi olmasını, bunun dışında hiçbir özellik taşımamasını sevemiyorum. Ben bir insanın öne çıktığı bir film yaptım. Evet adam temizlikçi, arabesk seviyor, küçücük bir evde yaşıyor. Ama o beklenen kodlar üzerinden bir film yapmak değil o adamın dünyasını anlatmak amacıyla yola çıktık. Seyirci olarak o sınıfsal ilişkileri sen de benim kadar iyi biliyorsun. Bildiğin bir şeyi niye bir kez daha benden duymak istiyorsun? Ben sana belki bilmediğin bir duyguyu hissettirmeye çalışıyorum. Herhangi bir sosyoloji dergisinde yayımlanmış bir şeyi bir de ben göstersem, bu benim filmimi daha güçlü yapmaz.

Peki son dönemin bu sınıfsal duruma daha fazla odaklanan filmleri hakkında ne düşünüyorsunuz? İlk elden Çoğunluk (2010) geliyor mesela akla.

Tabii, Çoğunluk’u seviyorum. Bunu yapan birçok iyi filmin olduğunu da düşünüyorum. Ama başıma bir şey gelmeyecekse, Haneke sinemasıyla derdim var. İlk kez Ölümcül Oyunlar’ı (Funny Games, 1997) izlediğimde sinemayla yeni tanışmış bir insandım. O güne kadar izlediğim filmlerden çok farklı bir filmdi ama zamanla bende ‘eskidi’. Tiyatro bölümünde okudum ben; tiyatro tarihi teorisinde Ibsen için söylenen bir şey vardı, hocalarımızdan birinin yazdığı bir kitaptaydı sanırım, diyordu ki: “Ibsen karakterlerini bir laboratuvara koymuş ve o laboratuvarda incelemiş, gözlemlerini yazmış.” İnsana soğuk, mesafeli, bir bilim adamı yaklaşımıyla bakıyor. Bence Haneke de böyle, karakterlerini laboratuvardaki birer denek faresi olarak görüyor. Başlarına bir şey geliyor, tepki veriyorlar, Haneke de not alıyor, “burjuvalar şöyle” diyor mesela. Tamam, güzel, notları aldın ama bu çok soğuk, çok mesafeli bir bakış. Böyle bakacaksan bile burada aynı zamanda bir ironinin olması gerek. Galiba ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ kitabının girişinde bir cümle vardı, “modern dünyada” diyordu “kimse bir şeyden bahsederken, en büyük hakikati bile söylese, bir ironi olmadan söyleyemez.” Haneke’nin filmlerinde böyle bir ironi göremiyorum, bir tanrının konuşmasıyla konuşan bir yönetmen görüyorum. Aşk’ta (Amour, 2012) da yaşlı çiftin kızı gelir, babasına şöyle davranır, sonunda o evin sahipliğini üstlenir, vb. Bu kadar yukarıdan, bu kadar ‘haklı’ bir yerden konuşmak beni rahatsız ediyor. Neden o kadar haklı bir yerde duruyorsun ki? Niye dünyanın en doğru cümlelerini söyleyen adam sen olmak zorundasın?

Bu ironi Ulrich Seidl’da var. Yorgos Lanthimos’ta da var. Lanthimos’un filmlerini Haneke’ninkilere benzetirler. Kendisi bir söyleşide bu konudaki soruya “İlla bir Avusturyalı’ya benzetecekseniz Seidl’a benzetin” diye yanıt vermişti. Ben John Cassavetes’in karakterlerine yaklaşımından, insanın öngörülemez bir varlık olduğunu anlatma biçiminden de çok etkileniyorum. Ama Haneke o kadar öngörmüş ki, her şey o kadar belli bir yere doğru ilerliyor ki, onun karakterleri birer karakter gibi gelmiyor bana. Senin kafanda bir kurgu var ve sen oraya doğru götürüyorsun bizi.

Peki Türkiye’den? Örneğin Toz Ruhu’yla Yozgat Blues (2013) arasında bir akrabalık var mı?

Evet, Yozgat Blues’a benzediğini söyleyenler oldu. Atmosferi açısından Demirkurbuz’un filmleriyle karşılaştıranlar oluyor. Onur Ünlü’ye de benzetiyorlar. Beni sevindiren, hepsinin iyi yönetmenler olması. Yozgat Blues’a benzetmelerinin sebebi ise sanırım naif bir karakteri anlatması. Aslında naif bir karakteri anlatmak çok zor. Öyle görünmüyor olabilirim ama ben kötücül tarafları anlatmaya meyilliyim daha çok. Bu filmin senaryosunu yazmak da o nedenle zor oldu benim için.

Her şey henüz çok taze ama, İstanbul Film Festivali’nde yaşanan sansür kriziyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Altın Portakal’da baş gösteren sansür meselesi bugün İstanbul’a ve Ankara’ya kadar ulaştı. Bizim yaptığımız türde filmlerin en önemli gösterim alanı festivaller; filmlerimiz oralarda da seyirciyle buluşamayacaksa ne olacak bilmiyorum. O yüzden bu alan terk edilmemeli bence, orada kalabilmek adına sonuna kadar çaba gösterilmeli. Öbür tarafta da başka türlü baskılar var, filmlerimizin az izlenmesinin sebeplerinden biri de vizyonda salonların bize açık olmaması. Bunun üzerine başka baskılar gelmeye başlayınca artık neredeyse filmlerimizi internetten yayacak duruma geliyoruz, onun da başına yarın öbür gün ne geleceği belli değil. Bu filmlerin tabii ki sinema salonlarında izlenmesini istiyoruz. Herkesin bir araya gelmesi, filmlerimizi özgürce göstereceğimiz bir festival ortamını savunması gerekiyor. Bunun yolu kimi zaman filmleri geri çekmekle olur, kimi zaman da kalmak ve festivalde gerekli eylemleri yapmakla. Kişisel olarak filmleri göstermemenin iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu bizim kendi eserimizi, seyirciyi cezalandırmak. Hatta bunu yapan insanları sevindiren bir şey filmleri geri çekmek. Ama diğer yandan, Antalya’dan sonra İstanbul’da farklı bir şeyin denenmesinin doğru olduğuna da inanıyorum. Hepsi denenmesi gereken yollar ama bunlar da işe yaramazsa ne olacak? Bu süreç sonunda bakanlık “biz aynı belgeleri istiyoruz, belgesi olmayan filmlere aynı sansürü uygulayacağız” tavrını sürdürürse ne yapacağız? Elimiz ne kadar güçlü, bizim bu ülkedeki varlığımız ne kadar önemli? Bilmiyorum, çok umutlu bakamıyorum. Ama şunu söyleyeyim, bu filmleri bir sürü engele rağmen bir şekilde yapıyor olmak zaten umut oldu bize. Seyirciye ulaştırmanın da bir yolunu buluruz.


Toz Ruhu, 6 Aralık 2020 tarihinden itibaren 30 gün boyunca MUBI Türkiye’de izlenebiliyor.

© 2013-2020 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.