Şu An Okunan
2025’te Türkiye Sineması: Hiçbir Şey Normal Değil Ama Her Şey Sıradan
Advertisement

2025’te Türkiye Sineması: Hiçbir Şey Normal Değil Ama Her Şey Sıradan

2025’te Türkiye sineması, “orta sınıf” filmlerin silindiği, birkaç “gişe canavarı” ile görünmezleşen “hayalet filmler” arasındaki uçurumun derinleştiği bir döneme işaret ediyor. Buna rağmen alternatif gösterimler, ekiplerin şehir şehir gezdiği turneye dönüşen özel gösterimler ve Hiçbir Şey Normal Değil gibi melez anlatılar, hâlâ umut ve direnç üreten bir sinema ihtimalini canlı tutuyor.

Ece Vitrinel

Son üç yılımızın her birini yerli sinemadan bir film adıyla anlat deseler hiç zorlanmam. 6 Şubat depremleriyle ülkenin üzerimize çöktüğü, seçim gündemiyle sarsıldığımız, ekonomik krizin boynumuzu büktüğü, sadece sosyal medya akışlarımızda yaşanıyormuş da gerçekte yokmuş gibi davrandığımız bir savaş ve kıyım gölgesinde sonlanan 2023’ü özetleyen film olarak Sanki Her Şey Biraz Felaket’i (2023) seçerim hemen. Hakkımızı aramak için yola çıkmayı başarsak bile giderek absürdleşen gündelik hayatın içine çekilerek bir nevi susturuluşumuz Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (2024) yapar 2024’ü. Siyasi gündemin hâlâ bir şeylere anlam vermeye çalışma çabamızı bile anlamsız kıldığı, içerisinin dışarıdan kalabalık, içimizin hiç olmadığı kadar kabarık olduğu 2025’e de Ceylan Özgün Özçelik’in melez anlatısı Hiçbir Şey Normal Değil (2024) yakışır en çok. Bu filmin mahiyetine yazının sonunda az da olsa değineceğim ama madem başka ne yapacağımızı bilmediğimizden hiçbir şeyin normal olmamasını normalleştirerek devam ediyoruz hayatlarımıza, her yıl yaptığımız gibi önce Türkiye sineması bağlamında bir değerlendirelim geçtiğimiz seneyi.

İhtimallerin Heyecanına Üzülmek

Büyük resimden, gişe rakamlarından başlayalım. Box Office Türkiye’nin 51. Hafta verilerine göre bir önceki yılın aynı zamanına oranla yaklaşık 4,5 milyon daha az biletin satıldığı ve toplamda 30 milyon bilete dahi ulaşamayan 2025, 60-70 milyondan fazla biletin satıldığı şaşaalı yıllarla birlikte pandemi sonrası yeşeren toparlanma ümitlerinin de artık iyiden iyiye geride kaldığı bir döneme işaret ediyor. Fakat burada kullandığım “şaşaalı yıllar” ifadesinin yol açabileceği bir yanlış anlaşılma ihtimalini hemen düzeltmek, Türkiye sinemasının 2000’li yılların ikinci yarısında kaydettiği etkileyici büyüme eğiliminin hep az sayıda filmin gişe başarısına dayanan bir “podyum efekti” olarak kaldığını, ülkede hiçbir zaman sürdürülebilir dengeli bir film endüstrisinin, sağlıklı bir sinema ekosisteminin oluşmasıyla sonuçlanmadığını hatırlatmak isterim. En çok bilet satılan yılda dahi kişi başına bir biletten daha azının düştüğü Türkiye, Avrupa’da sinemaya gitme oranının en düşük olduğu ülkelerin başında geliyor. Daha da önemlisi, ciddi artış dönemlerinde dahi Avrupa’ya oranla oldukça düşük kalan seyirci ilgisi ancak belli başlı yerli filmler ve birkaç büyük Hollywood yapımı üzerinde yoğunlaşıyor ve bunların dışında kalan hemen her üretim tekelleşmiş bir yapım, dağıtım ve gösterim pazarında marjinalleştirilerek ticari döngünün dışına doğru itiliyor. Peki o zaman şimdi değişen tek şey izleyici sayısındaki azalma mı? Bu soruyu da minik bir kıyaslama ile cevaplamaya çalışayım.

Parçalı Yıllar

139 yerli yapımın vizyon gördüğü ve sadece yerli yapımların 30 milyondan fazla izleyiciye ulaştığı 2016 yılında bu 139 filmden 11’i bir milyon barajını aşmışken 62’si 10 binden az kişi tarafından izlenmiş. Toplamda ancak 15 milyon izleyiciye ulaşabilen 147 yerli yapımın vizyona girdiği 2025 yılında ise 83 yerli film 10 binden az izleyiciye ulaşmışken bir milyondan fazla izlenen tek bir film var: Anaakım sinemaya uzun zamandır özlediği coşkuyu tam da sene sonuna yaklaşırken getiren Yan Yana (2025).  Ne çok popüler ne de tam olarak arthouse kategorisine giren fakat belli sayıda seyirci ile kâra geçebilen “orta sınıf” filmlerin yokluğunda, azınlığı oluşturan ama çok sayıda kopya ile haftalarca gösterimde kalan yerli “gişe canavarları” ile 5000 kişiye dahi ulaşamayan, afişleri bir görünüp bir kaybolduğu için “hayalet filmler” olarak adlandırdığım çoğunluğu oluşturan yapımlar arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini yıllardır yazıp durdum. Şimdiyse kutuplardan biri neredeyse yok olduğu için bir uçurumdan bahsetmek o kadar da mümkün görünmüyor ama bu durum kimsenin lehine de değil. Çünkü orta sınıf filmler hâlâ yok, az izlenen film sayısı daha da çok ve anaakım da eskisi gibi izleyici ilgisine mazhar olabilecek filmler üretemiyor. Etkisi inkar edilemez ekonomik kriz ve pandeminin hızlandırdığı platformlara göç bu denli bir seyirci kaybını tek başlarına açıklamıyor. Gitmekte olan trene istikameti umursamadan atlayan, patlamış mısır krizi örneğinin çok berrak bir şekilde ortaya koyduğu gibi yalnızca günü kurtarmaya çalışan, risk almayan, yıllardır aynı hikâyeleri evirip çevirip izleyicinin karşısına çıkaran büyük yapım şirketlerinin bindikleri dalı bile isteye kestiklerini de görmek gerekiyor. Bir filmde gülünebilecek ne varsa fragmanda toplanıyor, tıpkısının aynısı afişlerde o kadar çok sayıda oyuncu yan yana üst üste diziliyor ki John Malkovich Olmak (Being John Malkovich, 1999) misali birini diğerinden ayırmak mümkün olmuyor. Üstelik biz bu filmi de daha önce izlemiştik zira Yeşilçam’ın sonunu da, başka faktörlerin yanı sıra tıpkı şimdi olduğu gibi birbirinin aynısı filmler, izleyici adına yapılan izleyiciyi küçük gören işler, Cem Kaya’nın çok iyi belgeseli Motör: Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması’nın (2014) yaratıcı potansiyelini es geçmeden vurguladığı gibi özensiz bir seri üretim modeli getirmişti. 

Çöküş çöküşü çağrıştırıyor olsa gerek 2025’in en hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri Yeşilçam’ın efsane oyuncusu Adile Naşit’i konu alan aynı adlı, Çağan Irmak imzalı film oldu. Bu biyografinin sorunu bir dönem başarı getiren “gerçek” hikâyelerle markalaşan “Ayla ve Müslüm’ün yapımcısı” tarafından yapılmaması değildi elbette. Film, fiziksel benzerlik endişesini öne koyarak parodileşme tuzağına düşmesinin yanı sıra Yeşilçam’ın kendisine rağmen annelik kalıbına sıkıştırmaya çalıştığı çok renkli ve katmanlı bir figürü bu defa aradan geçen yıllara rağmen kendi anneliği üzerinden okumaktaki tercihi üzerinden eleştirildi en çok. Yeşilçam’ı Yeşilçam’la anlatma ısrarı henüz vizyona girmese de 2025’de Altın Portakal ve Ankara Film Festivallerinde yarışan ve Yeşilçam’ın seks filmleri dönemini konu alan Hasan Tolga Pulat’ın üçüncü uzun metrajı Parçalı Yıllar’da (2025) da karşımıza çıktı. Yeşilçam’ın alametifarikası melodram şablonunu birebir uyguladığından hikâyenin nasıl akıp sonlanacağını ilk dakikalardan anlamamızı görmezden gelebilir, 80’lere doğru yaşananları karakterlerin ağzından uzun uzun dinlemeyi “bağlama hakim olmayanlar için gerekli olabilir” diye sineye çekebiliriz belki. Peki seks filmleri furyasını “kötü yola düşürülen” aşırı iyi kalpli bir adamın perspektifinden izlemeyi, bizden beklenenin bu filmlerde oynamak zorunda kalmanın masum bir erkeğin ruhunda açtığı yaralara odaklanmak olmasını ne yapacağız? Hele de melek gibisiyle kötücülüyle son derece tek boyutlu çizilmiş kadın karakterler “iş”lerine bakarken. Adile Naşit’in (2025) de, Parçalı Yıllar’ın da taşıdığı potansiyelleri düşünüyor ve ister istemez ihtimallerin heyecanına üzülüyor insan.

Filmlerle Turneye Çıkmak ve Tiyatromuzda Sinemacılar Dönemi

2025’te sinema gündemimiz deyince son aylarda sinema işletmelerinin aralarında anlaşmasıyla Çarşamba günleri ülke genelinde tüm biletlerin 120 TL’ye satılmasının minik bir canlanma getirdiğinden, mevcut iki vitesli sistemde konumlanmakta zorlanan Ümit Ünal’ın Evcilik’i (2024) gibi filmlerin vizyonda bulamadıkları izleyiciyle dijital platformlarda buluştuklarından, Atlet (2025) gibi bazı filmlerin ticari dağıtımı pas geçip doğrudan platformlara geldiklerinden de bahsetmek gerekir. Çok sayıda filmin pazarın tekelci yapısı tarafından erişilemez kılınmasının bir çeşit sistemli sansüre dönüşmesiyle alternatif gösterim mekânlarının ve Görültü gibi yeni ve bağımsız izleme, tartışma kolektiflerinin çoğaldığına da şahit oluyoruz. Bu ortamda vizyona girebilmeyi başaran filmlerin ekiplerinin de önce alım gücü giderek düşen, maddi imkânları sınırlı seyirciyi evinden çıkarabilmek, sonra da bu seyircinin gösterimdeki diğer filmleri değil de kendi filmlerini tercih etmesini sağlayabilmek için artık her bir seans için bir “event” statüsü yaratabilmeleri, filmlerinin peşinden salon salon, şehir şehir dolaşmaları, hiç durmadan soru/cevaplar, söyleşiler yapmaları gerekiyor. Bu durum film ekiplerini oyunlarıyla turneye çıkan tiyatro gruplarına yaklaştırırken sinematik olanın tiyatroya sızması dijitalin sunduğu imkânlarla son yıllarda irili ufaklı pek çok tiyatro tarafından benimsenen video ve multimedya kullanımıyla sınırlı da kalmıyor. Sinemacılar artık doğrudan tiyatro yapıyor. 

Atlet

Son dönemde sinemacıların oyun sahneye koymalarını Emin Alper’in Dostoyevski’nin aynı adlı eserinden uyarladığı ‘Öteki’ üzerinden konuşur olsak da, Karışık Kaset (2014) ve İnsanlar İkiye Ayrılır (2020) filmlerinden tanıdığımız Tunç Şahin yazıp yönettiği ilk oyun ‘Canavar’ ile daha 2023’te ateşlemişti fitili. Sonra bu iki oyuna 28. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan iki oyun daha eklendi. 2020 tarihli Yangın Yerinde Orkideler (2020) filminde sanatçı Ali Arif Ersen’in hikâyesini anlatan Selin Şenköken, Ibsen’in ‘Norasını (Bir Bebek Evi) yönetti. Tek mekânda geçen Taksim Hold’em’inden (2017) bildiğimiz Michael Önder, Mayenburg’un ‘Gece Diyarı’nı sahneye taşıdı. İlk uzun metrajı Karnaval’ı 2013’te izlediğimiz Can Kılcıoğlu yazıp yönettiği ilk oyun ‘Küçük Balkon’ ile 2025’te çıktı izleyici karşısına. Yazıp yönettiği ‘Palamut Zamanı’ ile Çağan Irmak ve Güneşin Oğlu (2008) filmini aynı adla sahneye uyarlayan Onur Ünlü de bu yıl sonunda sinemacı tiyatrocular listesine eklenen son iki isim oldu. 

“Tiyatromuzda bir ‘sinemacılar dönemi’ mi başladı?” diye sorduracak kadar çok sinemacının tiyatro yapmasına nelerin vesile olmuş olabileceği üzerine daha önce de yazmaya çalışmıştım. Aslında tiyatroda da durum sinemadan pek farklı değil. Bilet fiyatlarının pahalılığına rağmen salonları doldurabilen, tanıdık oyuncular ağızlarını açtığı anda herkesin sözleşmiş gibi güldüğü büyük yapımlar (artık İstanbul’un da bir Broadway tiyatrosu olduğu iddia ediliyor) ile kimisi sadece 30 seyirci alan küçücük sahnelerde sergilenen performanslar sanki eşit bir hızla çoğalıyor. Çağan Irmak ve Onur Ünlü isimleri, Zorlu PSM gibi kurumların sinema ve televizyonda hatırı sayılır izleyici kitleleri toplayabilen yönetmenlerin bu gücünü sahnede test etmeyi denediğini gösterirken ilk saydığımız isimler sanki farklı bir eğilime işaret ediyor. Varını yoğunu ortaya koyup, Bakanlık desteği de alıp bir film yaptıktan sonra dağıtım ve gösterim aşamasında büyük bir hayal kırıklığı yaşayan, işine yabancılaşan, bir daha da film çekemeyen yönetmenlerle sinemamız bir ilk filmler mezarlığına dönüşmüş durumda. Evet tiyatro yapmak da çok zor, prova yapacak yer yok, kiralar yüksek ve sadece tiyatro yaparak hayatını kazanabilmek çok az sayıda tiyatro insanı için bir ihtimal. Yine de mevcut ekonomik durumun aylar sonra çekilecek bir filmin bütçesini yapmayı iyice imkânsız kıldığı bir ortamda oyun yapmak, dağıtım-gösterim pazarının yabancılaştırıcı etkisinden bir nebze olsun uzak kalarak seyirciyle doğrudan temas kurmak, biraradalığı, oradalığı, çekim süreciyle sınırlı kalmayan kolektif bir ruhu hissetmek tüm zorluklarına rağmen sinemacılara kaybettikleri bir tatmini sağlamış gibi görünüyor. 

Salt Yapılabilmesine Sevinir Olduğumuz Festivaller, Festivallerimiz

Büyükşehir Belediyeleri tarafından düzenlenen ve belediye başkanlarının her zaman çok görünür olduğu iki büyük festival, Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal, 2025’te belediye başkanlarının tutukluluğunun gölgesinde yapıldı. İstanbul Film Festivali kuir filmlerin yer aldığı “Nerdesin Aşkım?” bölümünün yanı sıra ulusal yarışma kategorilerini kaldırmasıyla da bolca tartışma yarattı. Ankara Film Festivali belgesel olduğu gerekçesiyle ulusal uzun film yarışmasına kabul etmediği Orhan Eskiköy’ün Ev (2025) filmini belgesel kategorisine de yönlendirmeyerek festivalin dışında bırakmasıyla haber oldu. Bu belirsizlik ortamında ekiplerin yoğun çabalarıyla festivallerin salt yapılabilir olmasından mutluluk duyar hale geldiğimiz için söylememiz gerekenleri giderek daha çok içimize atar olduk. Festivallerin özerkliğinden bahsetmek zaten hep lükstü de yönetmeliklerin gözden geçirilmesini, değerlendirme jürisi/danışma kurulu ayrımlarının netleştirilmesini, jüri oluşum ve karar alma mekanizmalarının şeffaflaştırılmasını talep etmek artık neredeyse gülünç hale geldi. Filmlerle buluşabileceğimiz alanlar da giderek daralırken izleyici olarak bağlılık duyduğumuz festivallerimizi koruma refleksimiz şikâyet ettiğimiz ne varsa sıradanlaştırdı sanki. Toptan reddedemedikçe içine hapsolduğumuz kapanda debelenip duruyoruz. Buradan çıkış yolunu bilmiyorum, o yüzden ben de en kolay yapabildiğime dönüp her şey normalmiş gibi yarışma seçkilerinin kısa bir değerlendirmesiyle devam edeceğim.

Gündüz Apollon Gece Athena

Türkiye film endüstrisinin mevcut koşullarından kaynaklanan ilk film sayısının çokluğunun festival programlarına etkisi malum. Örneğin 2024’te düzenlenen 61. Altın Portakal’da ulusal kategoride yarışan on iki filmden yedisi, 31. Altın Koza’da ise on bir filmden altısı yönetmenlerinin ilk filmiydi. En büyük ulusal yarışmalardaki bu ilk film yoğunluğu seçkilerin sinemasal olgunluk düzeyi hakkında soru işaretleri yarattığı gibi festivallerde verilen “yeni bakış”, “umut vaat eden yönetmen” ya da doğrudan “ilk film” gibi ödüllerin anlamını da sorgulatıyor. Bu sebeplerle ben geçtiğimiz yıl 44’üncüsü düzenlenen İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma kategorilerini kaldırarak tür kısıtlaması olmaksızın birinci ve ikinci yerli uzun metrajların Seyfi Teoman’ın adını taşıyan ödül için yarışacağı “Yeni Bakışlar” adlı bir bölüm açmasını olumlu bulanlardanım. Altın Lale’de yarışacak filmlere daha büyük bir uluslararası görünürlük sağlanabilmesi koşuluyla bu kararın İstanbul Film Festivali’nin uluslararasılaşmasında, bölgesel olarak daha prestijli bir konuma gelmesinde önemli bir adım olacağını öngörebiliriz. Keşke Ankara Film Festivali de temelde Altın Koza ve Altın Portakal’dan gelen filmleri Ankara izleyicisiyle buluşturma misyonunu sürdürürken yarışmasını bu filmlerle sınırlamak yerine ilk filmlere ve keşfe açabilse. Bu şekilde kendini dört büyük ulusal festival içinde ayrı bir yere konumlandırabilse… 

İlk filmlere dair bu uzun paragraftan sonra 2025’te Pelin Esmer, Tayfun Pirselimoğlu, Özcan Alper gibi “usta” yönetmenlerin son filmlerinin yer aldığı uzun metraj yarışma seçkilerinin önceki yıllardan daha farklı bir görünüm sergilediğini de söylemeliyim. 62. Altın Portakal’da yarışan on iki filmden beşi, 32. Altın Koza’da yarışan on filmden ise yalnızca üçü ilk filmdi. Üstelik Altın Koza 2024’te uzun ve kısa metraj kategorilerinde yarışan filmlerden sekizinin görüntü yönetmeninin kadın olmasıyla ses getirmişken, 2025’te de uzun metraj yarışmasındaki 10 filmden dördünü kadınların yönetmesiyle öne çıktı. 

Son bir parantezi de usta yönetmenlerin benim açımdan hayal kırıklığı olan filmleri için açacağım. İdea (2025) kimlik sorunlarına aşina, belli devamlılıkların peşinde olan Tayfun Pirselimoğlu izleyicisini memnun edebilecek olsa da yaşadığımız tüm saçmalıkları nasıl normalleştirip devam ettiğimize dair bir ipucu sunmayan, yönetmenin kendini tekrar ettiğini düşündüren bir film. Özcan Alper’in ilk filmi Sonbahar’ın (2008) yeri pek çok kişinin gönlünde olduğu gibi benimkinde de ayrıdır. Fakat Erken Kış’ın (2025) hikâyeye dair bütün ayrıntıları hem gerek hem de doğal olmayan bir şekilde telefonda aktaran şirret kadın karakteri, annesiyle ilişkisi sorulduğunda sigarasından bir nefes alıp uzun uzun uzaklara bakan namuslu ve vicdanlı erkeği yüzünden Sonbahar ile aynı coğrafyaya dönmenin hevesi kursağımızda kalıyor maalesef. Pelin Esmer’in ünlü bir yönetmenin egosunu, yaratım sancılarını didik didik ettiği 2025’in en güçlü yerlilerinden O da Bir Şey mi (2025) filminde anne karakterinin yönetmen oğluna ettiği şu lafı hatırlıyorum sonra: “Aman bıktık sizin travmalarınızdan, gene ne olmuş?” Sevdiğimiz yönetmenlerden daha iyisini bekliyoruz. 

Bu yazıyı hayal kırıklıkları ile değil 2025’in heyecanlandıran filmleri ile kapatacağım. Geçtiğimiz yıl beni en beklemediğim yerden vuran iş bir “ilk film”, Emine Yıldırım’ın Gündüz Apollon Gece Athena’sı (2024) oldu. Bireysel olanı toplumsal yaralarımızla birlikte düşünürken mizahı hikâyenin duygusal yoğunluğunu hiç eksiltmeden devreye sokabilmekteki başarısıyla bu filmin sinemamız için önemli bir iş olduğunu düşünüyorum. Düet (2022) belgeselinde tanıklık ettiğimiz hikâyeyi hatırlatan, kadın bir sporcunun bedeniyle, sporun vatan milletle, başarının maddiyatla ilişkisini konu alan Atlet, 2025’in en “Oh be, sonunda farklı bir şey izledik” dedirten filmiydi. Yılın en fantastik ve absürt filmi ödülünü ise Ceylan Özgün Özçelik’in Hiçbir Şey Normal Değil’i kimselere bırakmaz. 2014’te terk edilmiş dünyanın ilk eko-otellerinden korkunçluğu ile hayranlık uyandıran Naturland’in portresini, kurmaca ve belgesel arasında gezinerek öyle bir sunuyor ki film, kafanızda bir sürü soruyla olduğunuz yere mıhlanıyorsunuz. Bir söyleşide Özçelik harabe halindeki Naturland için “Bir türlü bırakıp da gidemediğiniz memleket gibi bir şey” demişti. Üzerine ekleyelim: Ülkeyi terk edemediğimiz gibi sinemamızdan umudu da kesemiyoruz. İyi değiliz ama buradayız. Bekliyoruz. 

© 2013-2022 Altyazı Aylık Sinema Dergisi / Altyazi.net'in içeriği dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.